“Bana bak, aradığını sana bildireceğim”
Memleketin dünyaydı. Dünya, seni ağırlayan bir misafirhaneydi. Sen de nazlı ve nazdar bir misafir. Dünya seni ağırlarken sen binbir hissi ağırlıyordun. Halden hale geçiyordu kalbin. Tatmadığın duygu, girmediğin halet-i ruhiye yoktu.
Semaya benziyordu kalbin.
Seferi bulutların seyri süluk ettiği masmavi bir yol gibi.
Sert, haşin bir rüzgâr dövüyordu yeryüzünü. Camlar zangırdadı, arabaların alarmları çaldı, kediler kuytu köşelere sindi. Kuşlar oluklara sığındı.
Başını kaldırıp o an yaratılmakta olan enfes manzaraya baktın.
Aradığını bulduracaktı sana rüzgâr. Bilemediğini bildirecek, görmediğini gösterecekti.
Sen, kainattan Yaratıcı’sını soran bir seyyahtın. İşin de buydu gücün de. Her sabah evinin kapısından çıkıp akşam yeniden girmenin manası da buydu. Doğumunun da ölümünün de tek bir sırrı vardı: O’nu tanımak, O’nu bilmek.
“Bana bak, aradığını sana bildireceğim,” dedi sema.
Baktın.
...Öyle garip bir dünya...
...Olmaz dediğin ne varsa olur...
...Düşmem der düşersin...
...Şaşmam der şaşarsın...
...En garibi de budur ya;...
...Öldüm der durur yine de Yaşarsın...
