You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Mevlevîlerde Manevi Eğitim

Mevlevîlerde Manevi Eğitim

Cezalı Üye
Mevlevîlerde Manevi Eğitim
Mevlevilikte ve Tasavvuf terbiyesinin icra edildiği ve mevlevi Dervişinin Muhiblik ve Dervişlikle başlayıp 1001 günlük çilesini tamamlayarak Dede ünvanını aldığı mekânlar, Büyük Mevlevî Dergahları olan Mevlevîhanelerdir. Bu tarz Mevlevihanelere, Asitane ismi verilir ve içinde, bir Mevlevi Büyüğünün Kabri(Türbe), genellikle bu kabre bitişik Semahane, Harem, Selamlık, Mescid, Meydan, Matbahı Şerif(Mevlevî Dervişlerinin terbiye edildiği matbah) ve Derviş hücreleri gibi kısımlar bulunur. Seven anlamına gelen Muhib, bir Şeyh tarafından başına sikke tekbirlermiş ve böylece Mevlevilik yoluna girmiş kişidir. Muhibbin, Mevleviliğe bağlanması küçük bir törenle gerçekleştirilir Muhib olmak isteyen, sevdiği ve kendisine muhabbet beslediği bir Mevlevî Şeyhine müracaat eder. Şeyh Efendi tarafından müracaatı kabul edilirse bir sikke bulup, gusül abdesti alıp, kabul edilen bir zamanda gelmesi söylenir. Şeyh, Dervişten beraber okumasını talep ederek tevbe içeren duayı okur. Daha sonra Şeyh, Muhibbin başını dizine koyar, sikkesini giydirir, tekbir getirir ve bir Fatiha der, her ikisi de Fatihayı okurlar, sonra görüşürler, birbirlerinin elini aynı anda öperler. Bu basit törenden sonra Şeyh, Dergâhtaki dedelerden birine teslim eder. Bu dede Muhibbin dedesi sayılır, onun elinde Mevlevî terbiyesine başlar, tarikatın adab ve erkanını öğrenir.

Muhib, Dergâh dışında ailesi, mesleği meşgalesi olan biri olduğu için, dışarıda sivil giyimli olabileceği gibi, Mevlevî kıyafeti ile de gezebilir. Sadece Mukabele Günleri Dergaha gelip dedesinin hücresinde sema elbisesi giyerek mukabeleye katılabilir. Dedenin hücresi, aynı zamanda bir terbiye ve sülûk mektebidir. Mevleviliğin adab ve erkanı öğretilir, Mesnevi okutularak bu yolun gerekleri, hal ve hareketleri ruhuna nakşedilmeye çalışılır. Zamanla nasıl yürüyeceği, nasıl konuşacağı, nasıl yiyip içeceği, nasıl yatıp kalkacağı gibi günlük davranışlarından, nasıl düşünmesi gerektiği, dünyayı ve eşyayı algılama hususunda bakışının ne olacağına kadar her türlü ince ayrıntılar, bütün davranışları kontrol altına alırcasına bu hücrede verilir.

Ney üflemeye, kudüm meşk etmeye kabiliyeti olanlar Neyzen ve Kudümzenliğe, Mesneviyi Şerh etme yeteneği olanlar Mevlevîhanlığa yönlendirilir, sanata ve şiire kabiliyeti olanların da bu yönlerini geliştirmelerine dedeler rehber olur. Gün geçtikçe özü ve sözüyle gelişir, Mevlevî adab ve erkanının, nezaket ve inceliğinin temsilcisi hâlini alır.

Mevleviliğe bağlanan ikinci grup için derviş, matbah canı veya aşık gibi tabirler kullanılmakla birlikte, Derviş sıfatı daha çok kullanılmaktadır. Dervişin, kelime anlamı kapı eşiği demektir ki tevazu ve alçakgönüllülük onun ayrılmaz vasfi olur. Bu grupta olanlar, kendilerini tamamen Mevlevî yoluna adamış ve bu hususta Şeyhine söz vermiş kimselerdir.

Dû cihanda ister isen altın ola nâmın
Gir sikkesi altına Hazret-i Mevlanâ'nın

Hâmid Zübeyir topladığı bilgiler:


1927 yılında Türk Yurdu Dergisi’nin XXVII. sayısında Münib Çelebi ve dervîşlerinden aldığı malumatlarla “Mevlevîlikte Matbah Terbiyesi” başlıklı bir makale yayınlayan Hâmid Zübeyir (Koşar), bu hususta topladığı bilgileri şöyle aktarır:


“Dervîşliğe niyet etmeye ve başlamaya “ikrâr” denilir. Âşık gelip Kazancı Dede’ye “soyunacağım” diye müracaat eder. O da tekkenin şeyhine durumu arzeder ve ikrârını alır. Kazancı Dede; “Dervîşlik zordur, çileyi kırmak iyi değildir, dervîşlik ateşten gömlek, demir leblebidir. Aç kalmak, dövülmek, haksız yere söz işitmek vardır. Dervîşlik ölmezden evvel ölmek demektir. Bunlara tahammül edersen gir” der.


İkrâra yeni gelen nevniyâza “can” tabir olunur. İntisabta esas, derûnî muhabbettir. Can saka postunda üç gün oturup, kalıp kalmayacağını düşünür. Ondan sonra yapabilirse kalkıp hizmete soyunur. Saka postu matbahın kapıdan girince solundadır. Can saka postunda iki dizi üzerine murakabe şeklinde oturur, diğer canların hizmetini seyreder. Mecburiyet olmadıkça konuşmaz. Bir şey de okumaz. Hizmete soyunduktan sonra “Ayakçı” olur. Ayakçı ortalığı süpürür, odun getirir. Üzerine başka bir can gelinceye kadar devam eder. Ondan sonra “Pazarcı” olur. Pazara gidip öte-beri alır. Ayakçı semaya başlamayınca sikke giyemez. Sema’ı “Semazen Başı” ta’lim eder. Mutfakta ufak bir çivi vardır. Sol ayağını direk tutarak oraya basar, sağ ayağıyla çarh atar. Sağ ayak ufkî olarak sol ayak yanına atıldığı cihetle göğüs ileriye hareket eder. Bu ameliye tekrar edilirse ikinci bir tur yapar, dönme hâsıl olur. Ayak ileriye atıldığı takdirde aynı zamanda ileriye gidilmiş olur.”


Bahrdir âyin-i Monla Mevlevî emvâcıdır
Giy kulâh-ı rif’ati gel kim saâdet tâcıdır



Nevniyâz üç gün oturduğu saka postundan çileye soyunma kararıyla kalkar ve kararında durduğunu ifade ederse, Kazancı Dede’nin huzuruna götürülür, geldiği elbisesiyle on sekiz gün “Ayakçılık” hizmetinde bulunur. Bu hizmette, canlara lazım olan şeyleri getirir götürür. Bir müddet sonra Aşçı Dede’nin emriyle bir arakiye, matbah tennuresi ve elif-i nemed verilir. Bu şekilde geldiği elbiseyi çıkarıp, dervîş elbisesini giymiş olur ki, artık çileye soyunmuş bir dervîştir.


Bu sûrette çileye soyunan sâlik Kazancı Dede’ye teslim edilir. O da nevniyâza yapması gereken hizmetleri gösterir. Yukarıda da ifade edildiği gibi dervîş, önce ayakçılık hizmetini görür, bu esnada sema çıkarır ve zamanı gelince “Pazarcı” olur. Pazarcının vazifesi tekkenin ihtiyaçlarını kendisine gösterilen dükkânlardan almak, verilen görevin dışına çıkmadan, gittiği yerlerde oyalanmadan, vazifesini ifa edip hemen tekkeye dönmektir.


Pazarcı bu hizmeti gereği gibi yerine getirdikten sonra, yine Kazancı ve Aşçı dedelerin tensipleriyle, 1001 günlük çilesi müddetince yerine getirmesi gereken dergâhtaki on sekiz görevden şunları yapmaya vazifelendirilir. Sofrayı kurup kaldırma vazifesiyle “Somatçı”, canlara ve dergâha gelip gidenlere kahve yapma vazifesiyle “İçeri Meydancısı”, dergâhın kandillerini temizlemek ve yakmak vazifesiyle “İçeri Kandilcisi”, dedelerin ve matbahın kahvesini dövüp hazırlama vazifesiyle “Tahmisci”, canların yataklarını yapıp kaldırma vazifesiyle “Yatakçı”, dışarıdaki kandilleri uyandırmak (yakmak) vazifesiyle “Dışarı Kandilcisi”, bahçeyi ve etrafı süpürmek, temiz tutmak vazifesiyle “Süpürgeci”, matbahın şamdanlarına bakmak hizmetiyle “Çerağcı”, matbahtaki kapların, kalaylanması ve temiz tutulması nezareti hizmetiyle “Dolapçı”, bulaşıkları yıkamak ve yıkatmak hizmetiyle “Bulaşıkçı”, dergâhta luzum ettikçe şerbet hazırlama vazifesiyle “Şerbetçi”, tuvalet, şadırvan ve muslukların temizlenmesi vazifesiyle “Âbrizci”, dedelerin ve canların elbiselerini yıkamak ve yıkatmak vazifesiyle “Çamaşırcı”, hücrede bulunan dervîşlere Tarikatçi veyahut Aşçı dedelerin emirlerini bildirmek vazifesiyle “Dışarı Meydancısı”, matbaha yeni giren canlara yol göstermek ve onları yetiştirmek hizmetiyle “Halife Dede”, canların inzibatına bakarak onlara nasihat ve rehberlik vazifesiyle “Kazancı Dede”.


Ebced hesabıya “Rızâ” kelimesine denk gelen 1001 günlük çile hizmetini bu vazifelerle tamamlayan dervîş, Mevlevîlere has bir merasimle “Dede” unvanı alarak “hücrenişîn” olur ve kendisine dergâhta bir hücre tahsis edilir. Dilerse tekkede oturur, dilerse başka bir tekkeye gider. Bu tarz yetişen Mevlevî dedeleri arasından, tekkeden çıkıp bir işle meşgul olup evlenenler olduğu gibi, tekkede kalıp kabiliyetine göre dervîşlere ve muhiblere Mesnevî okumak, musiki dersleri vermek veya ayin meşkettirmek gibi hususlarda rehberlik edenlerde olur.
Yukarıda sıralanan tekkedeki on sekiz vazifeyi 1001 günlük çile müddetince yerine getirmeye çalışan dervîş, bir sabır ve rıza adamı olarak, kendisinden önce başkalarına hizmet etmeyi ibadet ve hayatının gayesi görür ve nefsini zaaf ve çıkarlarının esiri yapan benlik duygusundan arındırmaya gayret eder. İsm-i Celâl zikri, ezkâr ve evrâdını aksatmadan yerine getirerek manen de terakkisine devam eder ki bu terakki hayatı boyunca sürecektir. Meşhur Mevlevîlerden İsmâil Ankaravî (ö. 1631) Minhâcu’l-Fukara isimli eserinde bu manevi terakkinin mertebelerini ayrıntılı olarak izah etmiştir.
Mevlevî dergâhları ilk bakışta sadece dînî nitelikte merkezler, bir âyin ve ibadet mekanları gibi görünse de gerçekte; musiki, sema ve dergâh hizmetlerini birer vasıta kılarak bir sanat ve eğitim merkezi, bir moral sisteminin uygulama mekanı ve kendisine has özellikleriyle bir akademi niteliğindedir.
Bu dergâhlarda her şey en ince ayrıntılarına kadar belirli kurallara bağlıdır. Hiç kimsenin bu kuralları bozma ve kuralların dışına çıkma yetkisi yoktur. Görünmeyen bir otorite dergâhın bütün havasına sinmiştir. Sofrada kaşığın nasıl tutulacağından, suyun nasıl içileceğine, tennûrenin nasıl giyileceğinden, selamlaşma, emir alma, pabuç çıkarma, oturma, kalkmaya kadar, kısaca günlük hayatın bütün davranışları bu kuralların ışığı altında düzenlenir. Dergâhta terbiye gören dervîş, eğitiminin sonunda, Mevlevî üslûbunun topluma sunmaya çalıştığı insan tipinin özelliklerini ve mesajlarını taşır.
Bu insan her şeyden önce, toplum düzenine ve başka insanlara son derece saygılı, daima muhatabının nefsine tercih ederek, kendisini arka planda tutmasını bilen bir kişidir. Konuşması, yürüyüşü, hareketleri, gülüşü, yemek yiyişi ölçülüdür. Bu gün dilimizde eskisi kadar kullanılmayan ve daha çok Mevlânâ soyundan gelen zevâta unvan olan “Çelebi Efendi” terimi, Mevlevî terbiyesinden geçmiş bütün dervîşlerin bu sıfatı resmen kullanamasalar bile davranışlarına sıfat olmuştur.
Mevlevîlerin aldıkları manevî eğitim ve hayatları boyunca tabi olacakları Mevlevîlik yolu, davranışlarına aksettirdiği güzellikler kadar, günlük konuşmalarına da bir takım zarafet ve nezaket kelimeleri yerleştirmiştir. Agâh olmak, aşk-ı niyâz etmek, ganîsi olmak, gönül etmek, sır olmak, hak vere gibi kelimeler Mevlevî zarafetini yansıtan kelimelerden bazılarıdır. Yine onların dilinde, yakmak, söndürmek, kapatmak, gömmek gibi olumsuzluk ifade eden kelimelere yer yoktur. Onlar, ışığı yakmak yerine ışığı uyandırmak, ateşi söndürmek yerine ateşi dinlendirmek, gömmek yerine sırlamak, kapatmak yerine sır etmek demeyi daha zarif bulmuşlardır.
Her Mevlevî olayları daima hayra yormağa, hayır söylemeye ve hayır üzerinde olmaya adeta kendini mecbur tutar. Onlara göre, bütün yaratılmışların sorumluluğunu üzerinde taşıyan insan, hadiselere olumlu yaklaşırsa olumlu sonuçlar alır. Bu Hz. Peygamberin; “Ya hayır söyle, ya sus” hadisinin hayata geçirilmesidir. Bu sebeple Mevlevîlerin dilinde; “düşeceksin, hasta olacaksın, kaybedeceksin, pişman olacaksın” olumsuz ifadelerinin yerini “düşmeyesin, hasta olmayasın, kaybetmeyesin, pişman olmayasın” gibi olumlu ifadeler almıştır.
Mevlevîlerin davranışlarında ve lisanlarında ortaya çıkan bu incelik ve zarafet aynı zamanda, her Mevlevî’nin yine ruh inceliği sadedinde, şiir, hat, musiki, tezhip, minyatür, oymacılık, nakkaşlık, çiçekçilik, camcılık gibi bir meşgalesinin olmasını da mecbur kılmıştır. Osmanlı musiki, sanat ve edebiyatı üzerine yapılan araştırmalar bu neticeyi açıkça ortaya koymaktadır.
Mevlevî dergâhlarındaki eğitim yönteminin temel hedefi, her yönüyle huzurlu, kendi iç dünyasında barışı ve sükuneti temin etmiş ve bunu topluma yansıtabilme kabiliyeti kazanmış model insanlar yetiştirmektir. Bu da ancak sağlıklı bir beden, sakin bir ruh yapısı, sağlam bir sinir sistemiyle mümkündür. Bunu Mevlevîliğin ilim ve amele dayalı manevî eğitim sistemi ortaya koymuştur. Bu sistemin el kitabı Mevlânâ’nın en önemli eseri Mesnevî, arınma ve kendini bulma vasıtası da musiki ve semadır.
Dinle sözümü sâna direm özge edâdır
Dervîş olana lazım olan aşk-ı Hudâdır
Aşıkın nesi var ise mâşuka fedadır
Sema safâ cana şifa ruha gıdadır.
Bütün bu manevi eğitim gayretleri neticesinde varılacak noktayı

Eflaki, Menâkıbu’l-Arifin adlı eserinde Mevlânâ’dan canlı bir anekdotla şöyle aktarıyor:
“Bir gün Mevlânâ hazretleri hamama gitmişti. Hamamın ortasında bağdaş kurup oturmuş, manalar saçıyordu. Arkadaşlar da heyecan saçıyordu. Birden bire ayağa kalktı ve; “Aramızda Mevlevî kimdir?” diye üç defa bağırdı. Bütün müridler susup hiçbir şey söylemediler. Mevlânâ; “Eğer bu hamama bir yabancı gelse ve hamamın soyunma yerinde müridlerin elbiselerini görse, derhal Mevlâna’nın dostlarının burada olduğunu anlar. Şimdi elbise ve sarıklarınız sizlerin muarrifleriniz (tarif eden yani sizlerin Mevlevi olduğunuzu gösteren) oluyor da sizler niçin ruhlar ve elbiselerinizin muarrifleri olmuyorsunuz? Sizin içlerinizin de ilâhî marifet ve hakikatle süslenmiş olması lazımdır. Çünkü “Allah sizin sûretlerinize bakmaz, kalbinize bakar” buyurulmuştur. Bu itibarla her bakımdan manevî bir Mevlevî olunuz buyurdu.”
Mevlânâ burada, Mevlevî’nin imanı ile ameli, inançları ile davranışları, şekli ile ruhu arasında tutarlılık olması gerektiğine işaret etmektedir ki, bir insanın bu uyumu ve tutarlı formasyonu kazanabilmesi için belirli bir eğitimden geçmesi gerekmektedir. Bu eğitimin mekanları Mevlânâ’dan sonra Mevlevi dergahları olmuştur.
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.