Başkanlığı bu güzel hizmetinden dolayı tebrik ederim. Bir Müslümanın mukaddes kitabını yeteri kadar tanımaması, okuyamaması, kitabı ile amel etmemesi düşülenemez, bunun mazereti de olamaz.
Bu vesile ile bu güzel hizmetin yapılmasında düşülen bir hatayı dile getirmek istiyorum... Son yıllarda Diyanet ve diğer dinî çevreler dinin öğrenilmesinde ve öğretilmesinde neredeyse meale odaklanmış durumdalar. İslamiyet kişinin yirmi dört saatine hükmeder. Bunun için Müslümanın; Kur’an-ı kerimin okunmasının yanı sıra onun tatbik şeklini de bilmesi lazımdır. Esas maksad da budur. Bunun da meal ile sağlanamayacağını aklıselim sahibi herkes bilir.
Bundan dolayı asırlardır usul olarak, meal, tefsir, hadis, işi ehline bırakılmış; Kur’an-ı kerimin hükümleri ile amel edebilmesi için halk, fıkıh, ilmihal kitaplarına yönlendirilmiştir.
MEALLERDEN HÜKÜM ÇIKARTILAMAZ
Diyanet İşleri Başkanlığı da kuruluş yıllarında bu usulü tatbik etmiş, 1909 tarihinden sonra ortaya çıkan meal, tercüme furyasına sıcak bakmamıştır. Hatta meal ve tercümeden uzak kalınması hususunda beyanname neşretmiştir. 1961 yılına kadar da meal hazırlatılmamıştır. Bu mealin önsözünde ve açıklamalarında mealden dinin öğrenilemeyeceği, dinin ancak fıkıh kitaplarından öğrenilebileceği konusunda önemli ikazlarda bulunulmuştur.
Örneğin önsözde, “Kur’an-ı kerim gibi ilâhî belâgat ve îcâzı hâiz bir kitap, yalnız Türkçeye değil, hiçbir dile hakkıyla çevrilemez. Kur’anın yalnız mânasını ifâde eden sözleri, Kur’an hükmünde tutmak, namazda okumak ve aslına hakkıyla vâkıf olunmadan ahkâm çıkarmak câiz olmaz” denilmektedir.
Kur’anın başka dillere çevirisi ile ilgili açıklamada da, “Bugün, (yabancı dilde) otuz kadar tercümeleri vardır. Ancak çeşitli eğilimli kimselerin yaptıkları tercümelerde, pek yanlış, hattâ garazkârâne olanlar vardır. Kur’an-ı kerimi başka dillere tercüme etmek câizdir. Fakat, tercümeden İslâm dîninin ahkâmının hepsi öğrenilemez. Hadis-i şeriflerle, icmâ ve kıyâs yolu ile sâbit olan hükümler de vardır. Bunlar, tafsîlâtı ile, fıkıh kitaplarından öğrenilir” denilmektedir.
Diyanet’in yeni mealinde de buna benzer ikazlar vardır. Ama önemli bir farkla:
“Kur’an-ı kerimi doğrudan meâllerinden anlamak gerektiği yolundaki iddialar gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü meâller Kur’an’dan mütercimin anlayabildiği kadar bazı şeyleri aktarabilirse de Kur’an’ın mesajını hakkıyla ortaya koyamaz.”
“Herhangi bir konuda ‘İslamda şu şöyledir’ diye hüküm verebilmek için yalnızca Kur’an-ı kerim meâllerine bakarak dinî hükümler çıkarmaya kalkmamalıdır.”
Diyanetin eski ve yeni mealinin önsöz ve açıklamalarındaki önemli fark şu: Eski mealde mealin yeterli olmayacağı belirtilerek okuyucu fıkıh kitaplarına yönlendirilirken, yenisinde ısrarla tefsire yönlendiriliyor.
YENİ YOLA İHTİYAÇ YOK
Tefsirlerin de halka, avama değil ehline, yani tefsiri okuyup anlayabilecek bir düzeyde bilgisi olana hitap ettiğini Diyanet uzmanları bizden iyi bilir. Öyleyse son yıllarda, fıkıh kitaplarından, ilmihalden (Diyanet ilmihali olmasına rağmen) kaçış niye? Eskiden Diyanet’e bir fetva sorulduğunda temel fıkıh kitapları kaynak gösterilerek cevap verilirdi. Şimdi ise âyet ve hadise dayanılarak cevap verilmektedir. Bu da haklı olarak; on asırdır Müslümanlara yol gösteren, rehberlik eden mezheblerin devre dışı bırakıldığı, Diyanet’in kendisini “mezhepler üstü” gördüğü şüphesini akla getirmektedir!..
Dini anlatmadaki bu usul değişimi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, 2002 yılında İstanbul Büyük Tarabya Otelinde yapılan Güncel Dinî Meselelerin Çözümü konusundaki toplantıdan sonra daha da belirgin hale gelmiştir. Halkımız tutulan bu farklı yolun “IIımlı İslam”a çıkacağından korkuyor!..
MEAL KARGAŞAYA SEBEP OLUYOR
Bunun için başta Diyanet İşleri Başkanlığı olmak üzere, bu konuya ağırlık verilerek meal demek dinde her şey demek olmadığı, Kur’an-ı kerimin hayatımıza tatbikinde mutlaka âlime, fıkıh kitabına ihtiyaç olduğu vurgulanmalıdır. Böyle yapılmadığı takdirde dinde tamiri mümkün olmayan derecede yaralar açılmakta; dinde, yanlış anlamaların, kargaşaların yaşanması kaçınılmaz olmaktadır.
Meallerde, manalar çok kısa ve öz olduğu için okuyan harama, hatta küfre düşürecek hükümler çıkartmaktadır. Mesela, Hicr sûresinin 99. âyetinde meâlen, “Sana yakîn gelinceye kadar, Rabbine ibâdet et!” buyurulmaktadır. Burada kapalı olan “Yakîn” kelimesi için Osmanlıca lügate bakıldığında, “Kat’i olma, şüphe etmeme” manasını görecek, arkasından ister istemez âyetten, “Allaha, Cennete, Cehenneme benim inancım kat’i, şüphem yok; öyleyse benim ibadet etmeye ihtiyacım yok” hükmü çıkartılacak. (Halbuki müfessirler buna “Ölene kadar” manasını vermişlerdir. Çünkü gerçek “yakîn” ölünce hasıl olur.)
Nitekim, birçok şeyhler, babalar, dedeler, şeyh kılığındaki casuslar bağlılarına, “Sizin inancınız kat’i, artık sizin namaz kılmanıza, oruç tutmanıza ihtiyacınız yok” demişlerdir. Halbuki peygamberler de dahil hiç kimse ibadetten, kulluk etmekten muaf değildir. Böyle inanan dinden çıkar. Böyle manası açık olmayan pek çok ayet-i kerime vardır.
Meal okumada karşılaşılan bir diğer tehlike de, nesh olan yani yürürlükten kaldırılmış ayetlerde yaşanmaktadır. Din yirmi üç senede tamamlandığı için önce gelen bazı âyetler daha sonra nesh edilmiştir. Mesela, Nur Suresinin üçüncü ayetinde, zina edenin ancak zina eden ile veya putperest ile evlenebileceği bildirilmektedir. Daha sonra bu âyeti kerime nesh edilmiş; müşrikle evlenmek yasaklanmıştır. Bunu bilmeyen ne yapacak? Önceki hallerinde bu tür haramlara düşüp daha sonra, tevbe edip hidayete eren kimseler, evlenmek için zani veya putperest aramaya kalkarsa ne olacak? Halbuki putperest ile yani müşrikle evlenmek caiz değil, evlenen dinden çıkar... Bunun gibi nesh edilmiş birçok âyeti kerime vardır.
TEHLİKEDEN KURTULMANIN YOLU
Bir tehlike de; zamana göre, zamanın şartlarına uydurularak yapılan, “çağdaş” mealler, tefsirlerdir. Abduh, Reşid Rıza, Efgani vb. bu ekoldendir. Halbuki din zamana göre, şartlara göre değişmez, değişirse ona din denilmez. Ülkemizde ilk ciddi meal çalışması yapan, daha sonra tehlikesini görüp mealini imha ettiren; heyecanlı dinî, millî şiirleri ile Türk milletinin kalbinde yer eden millî şairimiz Mehmet Akif, “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı”, “İnkılap istiyorum ben de fakat Abduh gibi” reformist fikirleri ile de sevenlerini üzmüştür. Üstad N.Fazıl Kısakürek, M.Akif’in dinde reformcuların önde gelenlerinden olan Muhammed Abduh’un fikirlerinin etkisinde kaldığını söyler.
Bütün bu yanlış anlamalardan kurtulmanın yolunu, Anadolu’muzda yetişmiş İslam büyüklerinden İmam-ı Birgivi hazretleri şöyle bildiriyor: “Kelâm ve fıkıh âlimlerimiz, tefsîrden, hadisten anladıklarını, avama, açık, kolay öğretmek için, binlerce “Fıkıh” ve “İlm-i hâl” kitabı yazmışlardır. İslâmiyeti doğru öğrenmek için, o fıkıh ve ilm-i hâl kitaplarını okumaktan başka çâre yoktur...”