Sonra ayrıldım oradan. Nişantaşı’nda yaşamaya başladım. Çok sevdiğim bir arkadaşım vardı orada. Sırf bu yüzden. Bir de çok bakımlı bir semt olduğunu gördüm ve sevdim. Gayet merkezi bir yerdeydi oturduğum apartman. Teşvikiye camiinin hemen yakınındaydı. Gördüm Nişantaşı’nı. İki buçuk yıl boyunca her hafta sonu kahvaltımı Teşvikiye “Cafe” başta olmak üzere civardaki mekânlarda yaptım.
İnsanların oturma kalkma biçimlerine baktım. Sarılma, kopma, bağırma, terk etme, bağıra basma, sevinme ve kaygılanma biçimlerine.. Kahvaltılarına başlama ve bitirme ritüellerinin ayrıntılarına.. sorun ettikleri şeylerin rengine, kokusuna, ağırlığına.. uzun uzun baktım.
Seçkin bir dünyaları vardı. Rafine bir oturma kalkma kültürleri vardı. Müslümanlara çok benzeyen bir hal hatır sorma gelenekleri, vedalaşma biçimleri, sohbet tarzları vardı.
Gustav Flaubert boşuna söylememiş; “Bir şeyin ne kadar ilginç olduğunu anlayabilmek için ona biraz daha yakından bakmanız yeterlidir” diye..
Kendimi Nişantaşı sosyo-psikolojisinin deryasına saldım.
Baktım…
Çocuksuzluklarının acısını sırtlarından indirip köpeklerinin sırtlarına “ilgi” yükü olarak bindirmelerine.. Hiç kimseyi gerçekten sevememenin acısını “sevgi” olarak “bütün insanlığın” sırtına yüklemişliklerine.. Aslen iyi beslenmiş, zeki, espritüel olmalarına; ama bunun yanında kendi iki yüzlülüklerini fark edemeyecek şekilde özel olarak çarpılmış, tembelleşmiş zihinlerine.. Sorumluluk oklarını uzaklara fırlatmış solcu(!) ruhlarının o kaba, o veciz, o yavşak yan gelmişliklerine.. Ruha cesaret veren her yüksek ve seçkin his için ayrı bir eyyamcılık geleneği geliştirebilmiş gizli ruhsal bağışıklıklarına..
Ve biliyor musunuz, başını örtmüş bir kız Teşvikiye’de kalabalık bir “Cafe”nin önünden geçtiğinde n’oluyor? Kırmızı kırmızı büyümüş göz akları, linç linç kısılmış kaşlar, o kıza bakarken bir yandan da başparmakla kül tablasına sembolik sembolik ezilen izmaritler, radyoaktif saç dalgalanmaları ve vücut ürpermeleri, kasılmalar..vs. Bunlar mı? Siz böyle tahmin ettiniz, değil mi? Hayır işte. Bu, CHP’nin lümpen kanadının ideolojisidir sadece. Bu, annesi veya ablası başörtülü olan “çağdaş yaşamacı”nın retorik tepkisidir. Kendine benzeyeni dövenin psikolojisidir. Onlar şunu yapıyorlar: “YOK!” O, yok. Öyle bir şey yok yani. Yani, o yürüyen başı örtülü şey, bir canlı sadece. Ve zararsız. Bizim “normalimizle” alakalı bir şey/durum değil..
İşte baskıya tenezzül etmeyen baskı! Baskının kıralı!
Ey baskıcıların arkasındaki güç! Ey baskıya gerek duymayan derin baskıcılar!
Bana şu sorunun cevabını vermeden rahat uyuyamayacaksınız ve yataklarınızda döneceksiniz!
Nasıl oluyor da cepheye mermi taşırken başörtülü olabiliyor bu kadın, askerin yarasını sararken başörtülü olabiliyor, dağlardan cepheye ilâç ve ekmek kaçırırken başörtülü olabiliyor, kocası siperlerden mermi yağmuruna doğru fırlarken başörtülü olabiliyor, parçalanmış bir yürekle yetimlerine sarılırken başörtülü olabiliyor, bileziklerini çıkarıp yoksulların yardımına koşarken başörtülü olabiliyor, Şırnak’taki çatışma haberini hiçbir savaş analistinin dalga boyuna yaklaşamayacağı bir dehşet evreninden izlerken başörtülü olabiliyor, sonunda kendi gözleriyle takip ettiği çatışmadan kendi payına düşen cesede, sevgili oğluna sarılırken, ceset bozulmadan bir daha, bir daha, bir daha öpebilmek için nefeslerini tüketirken başörtülü olabiliyor, çatlamış elleriyle kırdan, bayırdan, tarladan topladığı yiyeceğin bir kısmını Devlet’ine vergi olarak gönderirken başörtülü olabiliyor da okurken başörtülü olamıyor?
Bana bu sofistike saçmalığın cevabını vermelisiniz!
Bu sentetik manyaklığın, bu kolektif alıklığın hesabını vermelisiniz!
selahattin yusuf