Temel vurgusu birey ve bireyin özgürlüğü olan Liberalizm, felsefi bir fikir olarak eski Yunan düşüncesine kadar uzanan, XVII. yüzyıldan itibaren gelişme gösteren bir siyasal teoridir. II. Dünya savaşından sonra Japonya, İsrail, Yunanistan, Türkiye ve bazı Latin Amerika devletlerinin politik sistemlerinde kendini hissettirmiş, XX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İngiltere, İtalya, Almanya v.b. ülkelerde "liberal..." adını taşıyan partiler kurulmuştur. Bu teorinin önemli dayanaklarından biri tabii hukuk, diğeri sosyal sözleşme (toplum sözleşmesi) ve anayasacılık gibi teorilerdir. Klasik liberalizmin entelektüel boyutunu besleyen önemli bir kaynak, aydınlanma felsefesi ve rasyonalizm akımı olmuştur.
Tabi hukuk doktrininin ilk izleri Yunan felsefesinde ve Roma hukuk düşüncesinde görülmektedir. Eski Stoacı “felsefe”, insanın ahlaki özgürlüğüne, yüksek çeşitten bir doğallıkla ulaşabileceği kanaatine varmıştı. Doğaya uygun yaşama, stoa ahlakının temel kavramıydı. Bu felsefede insanın bağımsızlığı, esas düşünceydi. Erdem, doğaya ve (onunla aynı anlama gelen) akla uygunluk olarak yorumlanmaktaydı.
Roma felsefesinde ise insanı boş inançlardan, temelsiz kuruntulardan kurtarmak önemli bir hedefti. Cicero (ö. M.Ö. 43), insan mutluluğunun insanın kendisini bilmesinden geçtiğini; ama doğayı bilmenin de, insanın kendini bilmesinin yarısı olduğunu öne sürüyordu, bütün insanlar için geçerliliği olan bir doğa hukukunu akıldan türetmek denemesini yapmıştı. Öldürmek, hırsızlık, yalancı şahitlik gibi fiiller, yargıçların kararıyla kötü değiller, bunların kötülüğünü duyuran, doğal hukuktur diyordu. Roma doğa düşüncesi, yaşarken doğaya uygun olarak yaşamayı, ayrılırken de doğaya uygun ayrılmayı öğütler.
Rönesans (doğa) felsefesine gelindiğinde, Kopernik'in öğretisiyle, artık ne yeryüzü evrenin merkezi idi, ne de evren insan için yaratılmıştı. İnsanın yurdu sonsuz evrendeki küçücük bir toz tanesi gibi olan şu dünya idi! Hıristiyanlığın antroposentrik dünya görüşü ve Aristocu skolastik felsefe, Rönesans felsefesiyle tarümar ediliyor; evrenin insanın yüzü hürmetine var olduğu görüşü büyük darbe alıyordu.
Tabi hukuk düşüncesinin başlıca hareket noktaları "akıl" (reason) ve "insan tabiatı" kavramlarıdır. Akıl, tabii hukukun kaynağı ve dolayısıyla müspet hukukun düzenleyici ilkesidir. Tabii hukuka aykırı sayılan toplumsal-siyasal düzenlemeler adaletsiz ve gayri meşrudur.
Aydınlanma felsefesi, doğa ile akıl arasında keşfettiği uygunluktan hareketle, sadece doğal olayların değil manevi olayları da akılda yerleşik olan ilkelerle açıklamaya girişmiştir. Buna göre, Tanrıyı ve adalet gibi kavramları, akılda doğuştan bulunan ilkelerle bilebiliriz, Buradan da aydınlanmanın akıl dini, akıl ahlakı ve doğal hukuku, doğmuştur. Modernleşmenin yarattığı toplumsal değişmeler muvacehesinde ortaya çıkan göç, şehirleşme ve teknolojik gelişme feodal/ geleneksel toplumun her şeyi kuşatan ahlaki bütünlüğünün yerini aldı ve daha minimize olmuş bir toplumsal düzen doğdu. Bu yeni düzende siyaset dinden; birey de toplumdan ayrıldı. Artık birey, toplumun parçası olarak görülemiyordu. İnsan hakları kavramı buradan itibaren doğmaya başlamıştı.
Aydınlanma çağı, "tabiatın tanrılaştırıldığı itikadın cismanileştirildiği ve evrensel bir dinin tasarlandığı” bir dönemdir. Bu dönemde "Günah" yerine "gelişme, ilerleme" den; "kader" yerine, artık insanın yaratış gücünden bahsediliyordu.
Liberalizmin temelinde insan kişiliğinin (bireyin) en önemli değer olduğu varsayımı yatar. Bunun için insanın varlığı, her türlü toplumsal-siyasal düzenlemenin hareket noktası olmalıdır. İnsan kutsal bir konumdadır. Rasyonel bir varlık olan insan, -tabi hukuka uygun olarak-, kendi amaçlarını gerçekleştirirken ve kendisi için en iyi olanı belirlerken, hiçbir dış engelle müdahaleyle karşılaşmamalıdır. Bu anlamda insanın Tanrı, toplum ve devletle olan bağları yeniden tanımlamak durumundadır. Zira özel, toplumdan bağımsız/ aynı bir birey yaratılmak zorundadır. Birey kendisi için “iyi”yi özgürce belirleyebilmelidir. İnsan haklarının koruduğu alan ve etkinliklerde birey adeta "kral"dır. İnsan tekinin değer ve amaçlarını hesaba katmayan bir "toplumsal iyi" olamaz. Devlet de böyle faraza bir "ortak iyi”yi zorla kabul ettiremez.
Toplum, cemaat, millet ve devlet gibi organizasyonların bireyin karşısında ve apayrı bir varlığı yoktur. Bunlar olsa olsa birey için birer araçtırlar. Alman filozofu I. Kant gibi bazı filozofların özgürlüğün, herkesin özgürlüğünün başkalarınınkiyle uyuştuğu, örtüştüğü durumlarda söz konusu olabileceğini vurgulamış olması bir "toplumsal özgürlük” kavramını çağrıştırmamalıdır. Çünkü aslolan bireyin özgürlüğüdür.
Liberalizmin iktisadi, ahlaki ve siyasi versiyonlarından bahsetmek mümkündür. İktisadi liberalizm en basit anlamıyla iktisadi hayatta serbestlik, rasyonellik, fırsat eşitliği ve serbest rekabet esaslarına dayanan bir ekonomik sistem anlayışıdır. Bu anlayış "Laissez faire-laissez passer" sloganı ile özetlenmektedir. Bunun anlamı "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" demektir ve devletin ve esnaf loncalarının ticari ve sanayi hayata geçirdiği tahditleri kaldırma isteğini dışa vurmaktadır. Malthus bu slogana "bırakınız ölsünler"i de eklemiştir. Çünkü Malthus, nüfus artışının açlık getireceğini, az nüfusun daha mutlu olacağını düşünmekteydi. Ona göre doğal düzen, para artışına karşı eğlenceyi ve lüksü; insan artışına karşı yoksulluğu ve ahlaksızlığı koyarak dengeyi sağlamaktadır. İnsanlar bu dengeye müdahale edip de onu bozmamalıdırlar.
İktisadi liberalizmi yönlendiren temel dinamiklerden biri olan rasyonalizm bu bağlamda, insanın başkalarını takip ve taklitten kaçınıp tamamen kendi zevk ve tercihleri doğrultusunda hareket etmesini telkin eder. Ardından insanın, kendi menfaatleri alanında maksimum, zahmetleri alanında ise minimum arayış içinde olmasını önerir. İnsan, çok tüketmeyi az tüketmeye; az çalışmayı çok çalışmaya tercih eder. Bu çerçevede insanlar daima fayda-zahmet hesabı yaparak, zahmeti faydasından az olan girişimleri tercih ederler. İnsanlar kendileriyle ilgili kararları dolayısıyla çıkarları en iyi şekilde kendileri ölçüp biçerler ve somutlaştırırlar. Öyleyse bütün insanlar kendi kararlarını özgürce ve hiç kimsenin veya kurumun etkisi ve yönlendirmesi altında kalmaksızın kendileri almalıdırlar.
Liberalizm, hiçbir insanın kendi güvenliğinden, kendi kazancından başka bir şey düşünmeyeceği, fakat kendi çıkarını kovalarken toplumun çıkarına yararlı olacağı iddiasındadır. İnsanda kişisel menfaat temin etme itkisi bulunduğuna göre bundan, hem bireyin kendisi hem de toplumun yararı için en azami derecede yararlanılmalıdır. Toplumsal çıkar, bireysel çıkarların toplamından ibaret olduğuna göre, bireysel çıkarların tamamen serbest bırakılmasıyla toplumsal çıkarlar da gelişecektir. Liberalizmin temelinde faydacılık felsefesi yatmaktadır. Gerçeğin ölçüsü faydadır. Faydalı olan iyi; faydasız ise kötüdür. İşte insanları bu kişisel faydaları yani çıkarları yönetir.
İktisadi liberalizmin savunucuları bireysel ve toplumsal gelişmenin maksimum düzeyde gerçekleşmesi için bilhassa mülkiyet, akit (sözleşme) ve girişim özgürlüğünün herkes için geçerli olmasını savunmuşlardır. Mülkiyet, insanın zeka ve emeğinin ürününe sahip olma konusunda doğal bir hak olarak ortaya konmuştur. Akit özgürlüğü, bireysel ve toplumsal menfaatin uyum içinde gerçekleşmesini temin eden bir faktör olarak değerlendirilmiştir. Girişim özgürlüğü ise insanın zeka ve yeteneklerinin olabildiğince açımlanmasının koşulu sayılmıştır. Toplumsal faaliyetlerde etkili bir rekabetin ortaya çıkmasını girişim özgürlüğü temin eder.
İktisadi liberalizmin tam işleyebilmesi için her şeyden önce tam bir rekabet ortamının sağlanması öngörülmektedir. Böylece fiyatların tekelden belirlenmesinin önleneceğine ve fiyatların kontrolünün arz-talep dengesiyle korunacağına inanılmaktadır. Arz-talep ilişkisi, "piyasa fiyatı"nı oluşturur. Halbuki "piyasa fiyatı", "gerçek" ya da "doğal fiyat" değildir.
Tam işleyen demokratik bir düzen ve kısıtlanmayan özgürlükler, iktisadi liberalizmin mükemmel şekilde işleyebilmesinin lazım-ı gayri münafık olarak görülmektedir. Ahlaki açıdan liberalizm, bireylere belirli bir hayat tarzının empoze edilmesini reddeder; çünkü bu özgürlüğe aykırıdır. Bu, değerlerin rölativizminden duyulan bir kaygıdan değil, ahlaki çoğulculuktan neş'et etmektedir. Bireyler farklı değerlere inanabilirler ya da aynı değerlere farklı derecelerde ehemmiyet verebilirler. Bu da işte toplum içindeki ahlaki çoğulculuğun varlığını gösterir. Herkesin kendi kendine, iyinin ne olduğunu kararlaştırma hakkı vardır. Hiç kimse (hele de devlet) bireyler adına iyinin ne olduğuna karar veremez. Bireyin kendi başına buna karar verme ve hiçbir zorlamaya uğratılmama hakkı vardır.
Liberalizmin tasarladığı özgür birey eylemlerini kendi özgür iradesi ile seçebilmeli, kendi kaderini kendisi belirleyebilmeli, kendi ahlak yasasını özgürce koyup ona göre (özgürce) eylemde bulunabilmelidir. Birey kendinin efendisi olmalı, başkalarının kölesi değil; kendisinin aracı olmalı, başkalarının iradesi değil; bir özne olmalı, nesne değil; karar alıcı olmalı, üzerinde karar alınan değil; kendini yöneten olmalı, başkalarının onu bir hayvan gibi güttüğü değil.
Bu nedenlerle liberalizm her türlü cemaatçi, ümmetçi, kollektivist görüşe karşıdır. Liberal dünya görüşü temelde insan (birey)-merkezcidir. Buradan da gayet doğal olarak anlaşılacağı gibi, değerin temel kaynağı olarak, insanüstü bir kaynağı referans alan teolojik görüşlerden kesinlikle ayrılır. Çünkü teolojik referansların insan özgürlüğünü kısıtlayıcı doğası herkesin malumudur. Bunun için insan (birey) hiçbir zaman başka bir şeyin aracı olarak görülmemeli amaç olarak görülmelidir.
Ahlak dediğimiz. toplumlarda iyi ve kötü olarak nitelenen davranış ve tutumlar. Gelenektirler; her toplumsal ahlak gelenekseldir. Toplumsal zamanla kayıtlı ahlak kuralları ve bu kuralların dayandığı değer yargıları izafidir. Geleneksel toplumlarda değer yargıları çoğunlukla, bazen tamamen dinden kaynaklanmaktadır. Orada iyi yerine sevap; kötü yerine günah vardır. Öyleyse, teolojik ahlak anlayışından uzaklaştıkça, ahlaki (moral) özgürlüğün sınırları da genişleyecektir. Bilhassa Müslüman toplumlarda, "ahlak" deyince, ivedilikle cinselliğin akla geldiği doğrudur. Ayrıca -haksız bir şekilde- ahlaki tutumu, yani ırz ve namusu korumayı özellikle kadına yüklediği, kadından beklediği de doğrudur. Fakat liberal anlayışta "ırz", "namus", "iffet" gibi kavramlar, toplumsal yasaklamalarla alakalı görülmekte; bunların da her zaman doğru olacağı iddiasına itiraz edilmektedir. Ne kız-erkek arkadaşlığı, ne de örtünün namus kavramıyla bir alakası kurulmamaktadır. Ayrıca her türlü cinsel talep ve eylem, sonuçta bireyin değerini koruma konusu çerçevesinde mütalaa edilebilir. Yani bireylerin tamamen kendi hür seçimlerine dayandığı müddetçe, "ayıp", "günah", "haram" gibi değerlendirmelerin hiçbir kıymeti harbiyyesi olmayacağı aşikardır. Öyleyse bekaret uğruna bunca kavganın verilmesi koskocaman bir hiçtir! Özgür bir çiftin özgür cinsel eylemlerine tepki göstermek ancak kıskançlık, kapris, kin, garez ve sadizm sözcükleriyle izah edilebilir! Kısacası liberalizmin etki özgürlükçü, dinin ahlakı totaliterdir!
Liberalizm kuramsal olarak din-karşıtlığını ihtiva etmez; dini konularda hoşgörüyü esas alır. Bir liberalin de dini görüşleri olabilir ama, onu diğerlerinden ayıran fark, bu dini görüşlerini başkalarına zorla kabul ettirmeye çalışmamasıdır. İnsan, görüşleri doğrultusunda çevresini düzenleme hakkına sahiptir. Fakat bunun için, bireysel yeteneklerini geliştirmeye elverişli özgür ortamın olması zorunludur. Bu da, insan özgürlüğünün hukukça güvence altına alınmasını, bir başka anlatımla insan haklarının anayasalaştırılmasını gerekli kılmaktadır.
Liberal siyasi öğretiye göre de birey esas değerdir. Bireyin devletten önce ve ondan bağımsız olarak var olan birtakım doğal hakları vardır. Bu haklar devlet tarafından korunduğu müddetçe devlet de meşruiyet kazanmış olur. Yoksa devlet gibi kavramlar sadece birer soyutlama olarak kalırlar. Başkalarına karşı zor kullanmamak ve onların kendi tercihlerine göre yaşamalarına engel olmamak koşuluyla herkesin dilediği gibi yaşama hakkı vardır. Bu hak vazgeçilemez, değiştirilemez bir haktır. Devlet, yönettiği kişileri ilgiyle, (yani onları acı ve engellenmişlik duygusuna sahip kişiler olarak görerek) ve saygıyla (yani onlar, kendi hayatlarını nasıl yaşayacaklarını belirleme ve bunu gerçekleştirmeye ehil insanlar olarak görerek) muamele etmelidir. Fakat devletin bu ilgi ve saygısı herkese eşit olmalı; mallan ve fırsatları eşitsiz dağıtmamalı; bir vatandaşın iyi hayat anlayışının başka birinden daha üstün olduğu gerekçesiyle o diğerinin özgürlüğünü kısıtlamamalıdır. Özgürlük demek her şeyden önce müdahale ve zorlamanın yokluğu demektir.
Liberal siyasi teoriye göre insanlar siyasal toplum öncesi dönemde eşit ve özgür olarak yaşamaktaydılar. Bu aşamada doğal bir düzen ve güvenlik söz konusuydu. Fakat elbette bu dönemde akla aykırı hareket ederek; tarafgirlik, hırçınlık, ihtiras, ve intikam duygularıyla hareket ederek doğa yasasını çiğneyenler de bulunmaktaydı. Bundan dolayı doğa durumundaki insanlar, haklarının güvence altında bulunduğu uygar siyasal hayata geçmek için aralarında bir sözleşme yapmışlar ve bu sözleşmeyle sivil toplum ve siyasi yönetimi kurmak istemişlerdir. Çünkü sivil toplum ve devlet, doğa durumunda olmayan, insan haklarından yararlanma güvenliğini sağlamanın araçlarıdır.
"Toplum sözleşmesi" ilk bakışta liberalizmin birey-merkezci anlayışına zıt gibi görünmeye ve özgürlüğü kısıtlayıcı olarak anlaşılmaya elverişlidir. Fakat Rousseau'nun temellendirmesine göre durum böyle değildir. Çünkü her birey sonuçta bütüne bağlı ve bir uyruktur. Fakat bütün kendisini de kapsadığı için, bütünün iradesine uymakla bir dış güce değil, kendi kendisine uymuş olmakta, yine eskisi kadar özgür kalmaktadır. İşte bu bütüne 'genel irade' denmektedir. Egemenlik de bu 'genel irade'den başka bir şey değildir.
"Sözleşme"nin temel felsefesi şuydu: Her bir birey kendisi ile aynı durumda olan diğer bireylerle birlikte, doğa yasasını uygulamaya ilişkin kendi bireysel hakkını bir kamu makamına sözleşme yoluyla devrederek uyuşmazlıkları çözmek üzere yeryüzünde ortak bir yargıç yaratılmış olacaktı. Böylece, bireylerin önceki doğal hakları da korunmuş olacaktı. Bu haklar yaşama, hürriyet ve mülkiyet gibi temel haklar ile bunlardan çıkan diğer haklardı.
Liberalizm baştan sona pek çok eleştiriye elverir bir teoridir. Her şeyden önce, liberal öğreti aslında, XVII ve XVIII. yüzyıllarda, geleneksel aristokratik yönetimin devrilip yerine burjuva yönetiminin konması ile ilgili görülmüş ve dolayısıyla, söz konusu yüzyılların burjuva devrimi olarak adlandırılmıştır.
Liberalizmin özgürlük ve insan hakları gibi tezleri, aydınlanma felsefesinin şekillendirdiği zihnin ürünleridir. Bir kişi, gerçekten istediği şeyleri yaparsa bu onun özgür olduğu anlamına gelir mi? Eğer cevabımız 'evet'se, bu durumda alkol ve uyuşturucu kullanmak isteyenin sırf bu seçiminden dolayı 'özgür' olarak nitelenmesi gerekecektir. Özgürlük kavramının açmazlarını fark eden modern liberal teorisyenler, özgürlükten daha çok, eşitlik kavramına vurgu yapmaktadırlar. Kaldı ki, "bireycilik", "insan hakları" ve "özgürlük" gibi kavramlar İslami bakış açısından hiçbir anlam ifade etmezler. Çünkü İslam'a göre insanlar kuldur; kendilerinden beklenen de iyi bir kulluktur. Dolayısıyla özgürlükten bahsetmek mümkün değildir. İnsan Allah'a rağmen özgürce konum belirleme hakkına sahip değildir. Allah'a kulluğu oranında değer kazanacaktır.
Liberalizm, "bireycilik" anlayışıyla, toplumu görmezden gelmiştir. Halbuki insan, bir birey olduğu kadar da bir ailenin ferdi; bir toplumun üyesi; bir devletin vatandaşı; bir mabedin müdavimi; bir derneğin, toplumsal bir örgütün üyesidir.
İslam’ın ahlak düsturlarının bulunmadığı liberal toplumlardaki toplumsal hayatın sefahetini herkes bilmektedir. Liberal teori aslında ahlaka, dolayısıyla cemiyete yöneltilmiş en tehlikeli en yıkıcı bir söylem niteliğindedir.
Siyasi anlamda tam bir liberalizmden bahsetmek de imkansızdır. Her türlü siyasal talebi "bırakınız yapsınlar..." diyerek karşılayan bir siyasi rejim görülmüş ve görülebilir değildir. Mevcut liberal rejimlerin en iyisinin bile idealize edilen liberal öğretiden ne kadar uzak oldukları yine liberal yazarlar tarafından teslim edilmektedir. Aynı şekilde kendilerini liberal sayan toplumların insan hakları sicilleri de kesinlikle kirlidir.
Liberal devletlerin kendileri dışındaki toplumlara (bireyler toplamına) karşı takındıkları çifte standartlı tutumdan iletişim araçları sayesinde "Mısırdaki sağır sultan bile" haberdardır. Sıra İslam ve "Müslüman" toplumlara gelince liberalizmin gerçekte ne ifade ettiğini en iyi şekilde Türkiyeli Müslümanlar bilmektedirler.
Günümüz Türkiye’sinde liberalleşme, demokratikleşmenin ön şartı olarak gösterilmektedir. Siyasal anlamda liberalleşmenin ise siyasal özgürlüklerin genişletilmesine eş oranda devletin küçültülmesine bağımlı olduğu üzerinde durulmakta; bunun da devletin halk tarafından denetlenebilme imkanını hasıl edeceği belirtilmektedir. Liberal siyasal feslefeyle çatışan "ideolojik devlet", "anti-liberal" bulunmakta, demokrasiyi dizginleyen unsurlardan biri kabul edilmektedir. Çünkü belli bir ideolojiyi tercih etmek demokrasiyle bağdaşmaz denmektedir. Oysa ideolojisiz bir devletten bahsetmek de mümkün değildir.
Liberal felsefe, İslami versiyonunu da üretmiş görünmektedir. XX. Yüzyılın ilk çeyreğinde Hilafet'in ilgasıyla beraber uluslaşma sürecine giren İslam dünyasında, İslam'ın liberal yorumlan da anında baş göstermiştir. Özellikle Mısır'lı ali Abdurrazık'ın "el-İslam ve Us-ulü'l-Hukm" (Tercümesi: İslam'da iktidarın Temelleri) adlı kitabı, İslam'ı liberal yoruma tabi tutmanın klasik bir metni kabul edilmektedir. Abdurrazık'ın o günden bugüne, geliştirilen bütün liberal İslami yorumların özü ve özeti mesabesindeki kitapçığı, hilafet kurumunun gerekli olmadığını, İslami yönetim biçimi diye bir şeyden bahsetmenin imkansızlığını öne sürmektedir. Ona göre İslam, zamanın icaplarına uyan, tamamen özgür bir devlet kurmaya izin verir.
Giderek bu söylem, dinin siyasetten tamamen ayrı olduğu; Kuran'ın bir devlet modeli önermediği şeklindeki laik iddiaya dönüşmüş ve bunun için "bilimsel" dayanaklar keşfetmeye koyulmuştur. XX. Asrın son birkaç yılı, Türkiye'de, tıpkı Hıristiyan konsillerini andırır toplantılarda, açıktan açığa (siyasal) hakimiyetin Allah'a değil, halka ait olduğunun ilan edilmesine tanıklık etmiştir. Bu yıllarda bütün İslami siyasal kavramlar tam bir misyoner gayretiyle, liberal bir bakışla yeniden tanımlanmakta; İslam'ın bir öte-dünya öğretisi olduğunu iddia eden Kemalistlerle, dindar akademisyen ve entellektüeller eşit oranda İslam’ı siyasallıktan arındırma çabası gütmektedirler.
Kuşkusuz bu moda da, benzerleri gibi gelip geçici bir heva ü hevesden ibarettir. İslam, bütün profan dindışı ve karşıtı düşünce sistemleri ile baş edecek kendi iç dinamiklerine sahiptir. Kuran, aydınlanma felsefesinin ürettiği pek çok seküler kavram gibi liberalizme de geçit vermemektedir. Vahiyden kaynaklanmayan sosyal ve siyasal bütün projeler, önermeler sonuçta, her vadide şaşkın şaşkın dolaşan birer inhiraftan başka bir şey değildirler. Allah'ın hak sözünü işitip de ona boyun eğmeyi düşünmeyenler her dönemde, sığınacak yeni bir kavram; örümcek ağı misali yeni bir melce bulacaklardır. Fakat bu ağın en çürük sığınak olduğu Kuran tarafından çoktan haber verilmiştir.
Özgürlük, hürriyet, eşitlik, serbestlik, insan hakları, toplum sözleşmesi, doğal hukuk v.b. bütün kavramlar iyi tahlil edilmeli, bunların perde arkası iyi bilinmeli. İslami düşünüşün önüne geçirilmemeli, ya da İslami kavramlarla uzlaştırma ve eklektisizm yoluna gidilmemelidir.
Buradaki 'kulluk', seküler zihniyet sahiplerinin 'aşağılayıcı' bir içeriğe büründürerek takdim etmeye çalıştıkları olumsuz bir olay değil, aksine onların, insanı tanrılaştıran ama aynı oranda insanın onurunu yükselteceğine hayvan mertebesinden de aşağıya düşüren ve insanın evrendeki bütünlüğünü zedeleyen tutumlarının alternatifi olan insana kaybettiği varlık bütünlüğünü iade etmeyi hedefleyen bir ifadedir.
-İktibas Dergisi, Sayı: 254, -