You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Küreselleşme Hareketİ (David Graeber)

Küreselleşme Hareketİ (David Graeber)

Forumcu
Küreselleşme Hareketİ (David Graeber)
Kimi Noktaların Açıklığa Kavuşturulması

Küreselleşme karşıtı denilen hareket - özellikle de daha radikal,
doğrudan eylem kanadı- hakkında pek çok saçmalık yazıldı ama
hareketin içinde bulunmuş insanlar çok az şey yazdılar. Pierre
Bourdieu'nun bir süre önce söylediği gibi, hareketin Kuzey Amerikalı
akademisyenlerce göz ardı edilmesi skandaldan başka bir şey değildi.



Yıllar boyunca akademik pozisyonlarını koruyabilmek için yazdıkları
makalelerinde gerçekte varolmayan geniş toplumsal hareketlerden söz
etmiş akademisyenlerin kafaları karışmış gibi görünüyor ya da daha
kötüsü, her yerde ortaya çıkan gerçek hareketleri,yukarıdan bakarak
küçük görüyorlar... Bir antropolog olmanın yanı sıra hareketin
içinde aktif bir katılımcı da olarak, tarihsel sorumluluklarını
üstlenmekle ilgilenebilecek entelektüeller için geniş bir arka plan
sunmak istiyorum.



Bu denemenin amacı bazı yanlış kavrayışları açıklığa
kavuşturmaktır."Küreselleşme karşıtı" hareket ifadesi ana medya
tarafından bulunmuştur ve hareketin içindeki insanlar, özellikle
NGO'lardan (Sivil Toplum Örgütleri)olmayan doğrudan eylem
kampındakiler asla bu ifadeden hoşlanmadılar. Aslında bu,
neoliberalizme karşı ve yeni küresel demokrasi formları yaratmayı
amaçlayan bir hareket. Maalesef, bu ifade Birleşik Devletler'de
neredeyse anlamsız, çünkü medya bu tür konuları yalnızca
propagandist terimlerle ele almakta ısrar ediyor ("serbest
ticaret", "serbest pazar") ve neoliberalizm terimi genelde
kullanılmıyor. Sonuçta, toplantılarda insanların "küreselleşme
hareketi" ve "küreselleşme karşıtı hareket" ifadelerini aynı anlamda
kullandıklarını duyabiliyorsunuz.

[Resim: 004-full.jpg]
Doğrusu, eğer küreselleşme sınırların kaldırılması, insanların,
malların ve fikirlerin serbest dolaşımı olarak alınırsa, o zaman
hareket sadece küreselleşmenin bir ürünü değildir, ayrıca bu
harekete katılan grupların çoğu, özellikle de en radikalleri, genel
olarak küreselleşmeyi IMF (Uluslararası Para Fonu) ya da WTO (Dünya
Ticaret Örgütü) destekçilerinden daha fazla desteklerler. Örneğin;
hareketin gerçek kökenleri Halkın Küresel Eylemi (PGA, People's
Global Action) denilen uluslararası bir ağda yatmaktadır. PGA,
Barselona'da 1998 yılında yapılan bir Zapatista toplantısında
(encuentro) ortaya çıkmıştır. Kurucu üyeler arasında sadece İspanya,
Britanya, Almanya'daki anarşist gruplar değil, Hindistan'daki
Gandici Sosyalist Köylü Birliği, Arjantinli öğretmenler sendikası,
Yeni Zelandalı Maoriler ve Ekvadorlu Kunalar gibi yerli gruplar,
Brezilyalı Topraksız Köylüler Hareketi, Güney ve Orta Amerika'daki
kaçak köleler tarafından kurulmuş toplulukların oluşturduğu bir ağ
da yer alıyordu. Kuzey Amerika (yerini internet'e bırakana kadar
PGA'nın iletişim merkezi olarak çalışan Kanada Posta İşçileri
Sendikası hariç) uzun zaman pek temsil edilmeyen birkaç bölgeden
biri olarak kaldı. J18, N30 (Seattle'daki 1999 WTO toplantılarına
karşı düzenlenen doğrudan eylem) gibi eylem günleri için ilk
çağrıları yapan PGA'ydı.Enternasyonalizm ayrıca hareketin
taleplerinde de görülmektedir. Burada sadece İtalyan Ya Basta!
grubunun oluşturduğu platformun (İmparatorluk adlı kitaplarında,
kaynak belirtilmeden, Tony Negri ve Michael Hardt tarafından
sahiplenilen) üç büyük ilkesine bakmak yeterlidir:
evrensel olarak garanti edilmiş "temel gelir", insanların sınırları
aşan özgürce hareketlerini garanti edecek bir küresel yurttaşlık
ilkesi, ve -uygulamada patent hakları üzerindeki aşırı sınırlar
anlamına gelen (bu hakların kendileri korumacılığın sinsi bir
biçimidir)- yeni teknolojiye serbestçe erişim ilkesi. Protestocular,
neoliberal "küreselleşme" vizyonunun metaların serbest akışıyla çok
fazla sınırlı olduğu ve aslında insanların,enformasyonun ve fikir
dolaşımının önündeki engelleri artırdığı gerçeğine,giderek daha çok
dikkat çekmeye çalışmışlardır. Defalarca işaret ettiğimiz gibi, ABD
sınır muhafızları gücünün büyüklüğü NAFTA'nın imzalanmasından buyana
üç katına çıkmıştır.Bu gerçekte şaşırtıcı değil, çünkü dünya
halklarının çoğunluğunu, varolan toplumsal garantilerin giderek
ortadan kaldırılabildiği, yoksullaştırılmış kapalı bölgelerde
hapsetmek mümkün olmasaydı Nike ve The Gap gibi şirketlerin oralarda
üretime başlamaları da mümkün olmayacaktı. Örneğin Cenova'daki
protestolar, Avrupa'ya ve Avrupa dışına serbest göçü talep eden
50.000 kişilik güçlü bir yürüyüşle başlamıştı -bu olgu uluslararası
basın tarafından tümüyle hasır altı edildi, ilginçtir sonraki
günlerde George Bush ve Tony Blair'in manşete çıkarılan iddiaları,
protestocuların bir "Avrupa kalesi" istedikleriydi. Buna rağmen,
enternasyonalizmin eski biçimlerine karşıt olarak, bu hareket Batı
örgüt modellerini dünyanın geri kalanına ihracını savunmakla
kalmadı,tam tersine akış öbür yönde gerçekleşti.



Hareketin kullandığı tekniklerin çoğu (oybirliğiyle karar süreci,
sözcü konseyleri, hatta şiddetsiz kitlesel sivil itaatsizliğin
kendisi) ilk önce Güney yarıkürede geliştirilmişti. Uzun vadede bu,
hareketin en radikal öğesi de kabul edilebilir.Seattle'dan bu yana
uluslararası medya, doğrudan eylemin sözde şiddetini haykırdı durdu.
Birleşik Devletler'deki son iki yılın artan militan protestolarında
henüz bir protestocu tarafından burnu kanatılmış tek bir kişi bile
gösterilememesine rağmen, bu şiddet terimini en ısrarla kullanan
Birleşik Devletler medyasıydı. İktidardakileri gerçekten rahatsız
eden şey,silahlı direnişin bildik biçimlerine girmeyi reddeden
açıkça devrimci hareketlerle nasıl uğraşacaklarını
bilememeleriydi.Bu noktada, mevcut paradigmaları yıkmak konusunda
çok bilinçli bir çaba vardır. Bir zamanlar pankartlarla yürümeye tek
alternatif, ya Gandici şiddetsiz sivil itaatsizlik ya da tam
ayaklanma olarak görülüyordu, şimdiyse Direct Action Network,
Reclaim The Streets, Black Blocs, Ya Basta! Gibi gruplar kendi
tarzlarında, bu ikisi arasında kalan tümüyle yeni bir alanı
oluşturuyorlar. Başka zaman olsa sokak tiyatrosu, festival
sayılabilecek ve sadece (örneğin, Black Bloc anarşistlerinin, hiçbir
insana doğrudan fiziksel zarar vermemek anlamındaki şiddetsizlik
kavramlarıyla) şiddetsiz muharebe olarak adlandırılabilecek
öğelerden oluşan ve pek çok kişinin "yeni bir protesto dili"
dedikleri biçimi icat etmeye girişiyorlar. Örneğin Ya Basta!hareketi
tutti bianci'leriyle, yani beyaz tulumlularıyla; köpük zırhlar, iç
lastikler, kasklarıyla yaptıkları özel yürüyüş tarzları ve onların
imzası kabul edilen kimyasal maddelere dayanıklı beyaz tulumlarıyla
ün kazanmışlardır. Bu şiddetsiz ordu, kendilerini yaralanmaya ve
tutuklanmaya karşı koruyarak polis barikatlarını aşmaya çalışırken -
şekilsiz, elverişsiz ama neredeyse zarar vermesi imkânsız- dalgacı
halleriyle insanları karikatür karakterlerine çeviriyor. (Kostümlü
yürüyüşçüler polise balonlar, su tabancaları ve kuştüyünden toz
alıcılarla saldırdığında, etkisi iyice artıyor.) En militanları
bile -örneğin, Earth Liberation Front gibi eko -sabotörler-
insanlara zarar verecek herhangi bir şeyden özenle
kaçınıyorlar.Geleneksel kategorilerin bu şekilde karışımı düzenin
güçlerini bozuma uğratıyor ve onları olayları umutsuzca bildik
alanlara çekme arzusuna itiyor(yani basit şiddete); öyle ki,
Cenova'da olduğu gibi, aşırı bir şiddet kullanma bahanesi yaratmak
için faşist holiganları saldırtmaya kadar varıyor bu.



Aslında, harekete fazlasıyla esin veren Zapatistaların kendileri bir
öncül olarak kabul edilebilirler. Onlar tahayyül edilebilecek en
şiddetsiz "ordu" durumundalar (en azından son beş yılda, gerçek
silahlar bile taşımadıkları bilinen bir şey). Bu yeni taktikler,
hareketin genel anarşist anlayışıyla; devlet iktidarını ele
geçirmekten çok yönetim mekanizmalarını söküme uğratmak,
yetkisizleştirmek, savunmasız bırakmak ve daha büyük otonomi
mekânları kazanmakla mükemmel bir uyum içindedir. Bununla beraber,
kritik nokta, bütün bunların sadece genel bir barış atmosferinde
mümkün olmasıdır. Aslında, bana öyle geliyor ki bunlar, 21. yüzyılın
genel yönelimini belirleyebilecek bir an olan içinde bulunduğumuz
anda mücadelenin nihai kazanımıdır.
[Resim: 052-full.jpg]

(Britanyalı tarihçi Eric Hobsbawn'ın bize hatırlattığı gibi) 19.
yüzyılın sonlarında anarşizmin devrimci solun merkezi olduğunu bugün
hatırlamak pek çok insan için güçtür. O zamanlar Marksist partilerin
çoğu hızla reformist sosyal demokratlara dönüşüyordu. Bu durum,
sadece Birinci Dünya Savaşı ve tabii ki Rus devrimiyle birlikte
değişti. Bize genelde söylendiğine göre,özellikle Rus devriminin
başarısı, anarşizmin gerilemesiyle komünizmin her yerde öne
çıkmasına yol açtı. Fakat buna başka bir açıdan da
bakılabilir.19.yüzyılın sonunda insanlar, savaşın sanayileşmiş
güçler arasında yaşanmasının geride kaldığına dürüstçe
inanıyorlardı; sömürge maceraları bir değişmeyendi, fakat bugün
olduğu gibi, Fransa ya da İngiltere toprağı üzerinde Fransa ile
İngiltere arasında bir savaş düşünülemezdi. 1900'lerde,pasaport
kullanımı bile modası geçmiş bir barbarlık olarak görülüyordu.
(1914'te başlamış ve 1989 ile `91 arasında bir yerlerde bitmiş gibi
gözüken)20. yüzyıl ise aksine, insanlık tarihinin en kanlı yüzyılı
oldu. Neredeyse tamamı ya dünya savaşlarıyla ya da dünya savaşları
için hazırlanmakla geçti.Politik etkililiğin nihai ölçütü devasa
öldürme aygıtları yaratma ve bunu sürdürme yeteneğine dönüşürken
anarşizmin hızla devre dışı kalması şaşırtıcı değildi. Bu, sonuçta,
tanımları gereği, anarşistlerin asla çok başarılı olamadıkları bir
alandı. (Partileri zaten emir komuta yapısıyla örgütlenen ve devasa
öldürme aygıtlarının organizasyonunda çoğu kez özellikle başarılı
oldukları anlaşılan) Marksizm, anarşizm ile karşılaştırıldığında
açıkça çok daha pratik ve gerçekçiydi.



Peki soğuk savaşın sona erdiği ve sanayileşmiş güçler arasında
savaşın bir kez daha tahayyül edilemez olduğu içinde bulunduğumuz
anda anarşizmin, devrimci solun tam merkezindeki uluslar arası bir
hareket olarak, 19. yüzyılın sonundaki yerine dönmesi bir rastlantı
olabilir mi? Eğer öyleyse, son zamanlardaki "anti-terörist"
seferberliğin nihai kazanımı daha da açık hale geliyor. Kısa vadede
durum, hükümetlerin 11 Eylül'den önce bile terörist ilan ettikleri
bir hareket için korkutucu bir hal almış gibi görünüyor. Pek çok iyi
insanın korkunç baskılar göreceğine hiç şüphe yok.Ama uzun vadede,
20. yüzyıl seviyesinde bir şiddete geri dönülmesi imkânsızdır.
Nükleer silahların yayılımı tek başına dünyanın giderek daha büyük
kısımlarının konvansiyonel savaş sınırlarının dışında kalmasını
sağlayacaktır. Eğer savaş devletin sağlığıysa, anarşist tarzda
örgütlenme umutları daha da artabilir.



Sol basında, küreselleşme hareketinin taktik olarak harika olmasına
karşın merkezi bir temaya ya da tutarlı bir ideolojiye sahip
olmadığını ileri süren ne kadar çok makale okuduğumu
hatırlayamıyorum bile. Bu şikâyetler,hareketin tamamen alakasız
amaçlar peşinde koşan bir grup budala çocuktan oluştuğuna dair ana
medyadaki bitmek bilmeyen iddiaların sol kanat denkleri gibi
duruyor. Daha da kötüsü, hareketin her tür yapı ve örgüte karşı
burjuva bireyciliğinde köklerini bulan genel bir muhalefetle
kirletildiği iddialarıdır. Bu, şaşırtıcı bir sıklıkla, Hardt ve
Negri, ya da Slavoj Zizek gibi konuya daha hâkim olması gereken
akademik toplumsal teorisyenlerin yapıtlarında da görülüyor.
Seattle'dan iki yıl sonra, hâlâ bunu yazmak durumunda olmam
rahatsızlık verici, ama birisinin kesinlikle yapması gerekiyordu:
özellikle Kuzey Amerika'da bu, demokrasinin yeniden icadına ilişkin
bir harekettir. Örgütlenmeye karşı değil, yeni örgütlenme biçimleri
yaratmaya ilişkindir. İdeolojiden yoksun değildir, bu yeni
örgütlenme biçimleri onun ideolojisidir. Yukarıdan aşağı (özellikle
devlet, şirket yada partiler benzeri) yapılar yerine yatay ağlar -
merkezsizleşmiş, hiyerarşik olmayan, oybirliğine bağlı demokrasiye
dayanan ağlar- yaratmaya ve kullanmaya ilişkindir.Özellikle son on
yılda, Kuzey Amerika'daki eylemciler doğrudan demokrasinin neye
benzeyebileceğinin yaşayabilir bir modelini üretmek ve kendi
gruplarının iç süreçlerini yeniden icat etmek için, özellikle de,
daha önce belirttiğim gibi Batı geleneğinin dışından örneklere
dayanarak, ortaya büyük bir yaratıcı enerji koydular. Sonuç,
örgütsel formların ve araçların zengin ve gelişen bir yelpazesi
oldu -ilgi grupları, sözcü konseyleri,kolaylaştırma araçları,
molalar, akvaryumlar, engelleyici kaygılar,gözetmenler, vb.1- tümü
inisiyatiflerin aşağıdan yükselmesine izin verecek ve muhalif
sesleri boğmaksızın, liderlik pozisyonları yaratmaksızın ya da
insanları rıza göstermedikleri bir şeyi yapmaya zorlamaksızın
maksimum etkili dayanışma sağlayacak demokratik süreç biçimleri
yaratmayı hedefliyordu. Bu, büyük ölçüde devam eden bir süreçtir ve
bu tür şeylere dair deneyimi olmayan insanlar arasında demokrasi
kültürünü yaratmak acılı ve zor bir iştir ama bu tür doğrudan
demokrasi -caddelerde protestocularla karşılaşan herhangi bir polis
şefinin de onaylayacağı gibi- oldukça etkili olabilir.Bu örgütsel
modelin gerektirdiği teori ile pratik arasındaki ilişkiyi vurgulamak
istiyorum burada.



Belki de (benim de iki yıldır beraber çalıştığım) Direct Action
Network gibi gruplar hakkında düşünmeye başlamanın en iyi yolu,
onları, uzun zamandan beri devrimci sol olarak nitelendirilen sekter
Marksist grup tipinin doğrudan zıttı olarak görmektir. Sekter
Marksist grup tipi tam ve doğru bir teorik analiz elde etmeye vurgu
yapar,ideolojik tekbiçimlilik ister ve eşitlikçi bir gelecek
vizyonunu şu andaki oldukça otoriter örgütlenme biçimleriyle yan
yana koyar. Buna karşın DAN,çeşitliliğe yönelir; düsturu şöyle
olabilir, "eğer bugün bir anarşist gibi davranmak istiyorsan, uzun
vadeli vizyonun daha çok seni ilgilendirir." O halde, onun
ideolojisi, pratiğinin altında yatan anti-otoriter ilkelerde
içkindir, daha açık ilkelerinden biri ise işlerin bu şekilde
yürümeye devam etmesidir.Burada gerçekten çok yeni ve potansiyel
olarak gerçekten önemli bir şey var.Özellikle oybirliğiyle karar
aşaması -temel kurallarından biri, konuşan kişi hakkında ne
düşünülürse düşünülsün, başkalarının argümanlarına temelde akılcı ve
ilkeli olduğu düşüncesiyle yaklaşmaktır-, çoğunluğun oyuna
dayanandan son derece farklı bir tartışma tarzı yaratır;
kutuplaşma,indirgeme ve önemsiz farklılık noktalarını felsefi
ayrılıklar gibi görmek yerine, uzlaşmayı ve yaratıcı sentezi teşvik
eder. Bizim alışkın olduğumuz akademik söylemlerin kutuplaşmacı
yaklaşımlara, hatta belki de, sonsuz bölünmelere ve parçalanmalara
yol açan sekter uslamlama türünden şimdiye dek tamamıyla
kaçınan, "yeni yeni sol" diye de anılan şeye ne kadar benzediğini
söylememe gerek yok. Bana öyle geliyor ki, pek çok bakımdan burada
eylemciler teorisyenlerin önünde gidiyor ve bizim açımızdan en
zorlayıcı sorun, bu grupların sonunda bir kenara koymayı
becerdikleri bıktırıcı sekter mantığı kullanmak yerine, yeni ortaya
çıkan demokratik pratik biçimleriyle daha uyumlu entelektüel pratik
biçimlerini yaratmak olacaktır.



"Engelleyici kaygılar" (blocking concerns): Ele alınmadıkça, bir
kişinin öneriyi "engelleyeceği" ya da veto edebileceği kadar ciddi
bir kaygı. Ana fikir, herkes için kabul edilebilir olan -ya da en
azından herkes için kolayca reddedilebilir olmayan- önerilerle
ortaya çıkmaktır. Önce öneri dile getirilir, ardından "kaygılar"
olup olmadığı sorulur ve kaygılar ele alınmaya çalışılır. Çoğu kez
bu noktada, gruptaki insanlar orijinal öneriye eklenecek `dostça
tashihler' önerirler veya kaygıların dikkate alındığından emin olmak
için değiştirilmesini önerirler. Sonunda, görüş birliğine varma
çağrısı yapılır ve `engellemek' ya da `kenarda durmak' isteyen olup
olmadığı sorulur. Kenarda durmak, `bunun iyi bir fikir olduğunu
sanmıyorum ya da ben şahsen bu eyleme katılmak istemiyorum ama
kimsenin bu eylemi yapmasını da engellemeyeceğim' demektir.
Engellemek ise `bence bu, grubun temel ilkelerine ve amaçlarına
aykırı' demektir. Bir veto işlevi görür: tek bir kişinin engellemesi
bir öneriyi yok edebilir (bununla beraber engellemenin gerçekten
ilkelere dayanıp dayanmadığını sorgulama yolları da vardır).



"Molalar" (break-outs): Sorunların çözümü için büyük bir toplantı
geçici olarak küçük toplantılara bölünür, daha sonra sentez
yapabilmek için yeniden toplanır. Terimin akademik toplantılarda da
kullanıldığına tanık oldum ama doğrudan demokraside amaç, "mola
toplantıları"nın (daha küçük olanların)karar almayı hedeflemesi veya
bütün grubun onayına sunulabilecek öneriler oluşturulmasıdır. Ayrıca
sözcü konseyleri sırasında da molalar verilir.



"Sözcü konseyleri" (spokescouncils): Genelde Seattle ya da Quebec
gibi büyük ölçekli doğrudan eylemlerden önce veya eylemler sırasında
düzenlenen,küçük "ilgi grupları" arasında eşgüdümü sağlayan büyük
meclisler. (4 ila 20kişilik) ilgi grupları, büyük grupta kendileri
adına konuşacak bir "sözcü" seçerler. Konseyde görüş birliğine varma
sürecine ancak bu sözcüler katılabilir. Ama önemli kararlardan önce
tekrar ilgi gruplarına dönerler ve her grup kendi sözcüsünün nasıl
bir tavır almasını istediği konusunda görüş birliğine varır. (Bu
kulağa gelebileceği kadar hantal bir süreç olmuyor!)
"Kolaylaştırıcı araçlar" (facilitating tools): Toplantılarda
yöneticilerin sorunları çözmek için ya da işlerin kötüye gittiğini
görünce canlandırmak için kullandıkları şeyler; insanlara ne kadar
aptalca olursa olsun fikirlerini sunma izninin tanındığı ama
başkalarının fikirlerini eleştirme izninin verilmediği "beyin
fırtınası" oturumları veya bir karar verme yolu olarak değil de
sadece insanların bir öneri hakkında ne hissettiklerini görmek için
odadaki insanlardan el kaldırarak oy vermelerinin
istendiği"bağlayıcı olmayan oylamalar."



"Akv[/b]owl) da bu araçların görece daha ender
kullanılanlarından biridir. Derin bir görüş ayrılığı olduğunda, her
görüşün ikişer temsilcisi -her iki taraftan bir kadın ve bir erkek-
ortaya oturur, gruba öneri olarak sunabilecekleri bir uzlaşmaya
varıp varamayacaklarını anlayabilmek için diğerleri onların
etrafında sessizce bekler.



Özellikle cinsiyetçilik, ırkçılık
gibi konularda, kişisel yıkıcı dinamikleri yakalayıp "ara" verdirmek
böylece insanların dinlenmelerini, sigara içip gerinmelerini ve
genelde tansiyonun düşmesini sağlamak, uç durumlarda sorun çıkartan
birinin sakinleşmesini veya dışarı çıkmasını istemek ya da
toplantıda kaç kadın ve kaç erkeğin bulunduğunu, kadınlarla
erkeklerin kaç kez konuştuğunu saptamakla görevli kişiler.Items &
Issues(cilt 2, no. 3, güz 2001) TÜRKÇESİSaskin. EVREN - RAHMİ G. ÖĞDÜL

David Graeber kaleme almış. Yale Üniversitesi'nde antropoloji
profesörü olan David Graeber, The False Coin of Our Own Dreams:
Toward an Anthropological, Theory of Value adlı kitabın yazarıdır.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 16-11-2008, Saat:08:53 PM, Düzenleyen: Zefyhr.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.