RE: Kuran'ı Anlama Sorunu
Demek ki "her şeyin açıklayıcısı" cümlesinden ilk akla gelen anlamı almak, başta bizzat iddia sahiplerini sıkıntıya sokar. O hâlde ayetin salt zahirini almamız mümkün değildir.
Burada mutlaka şöyle denilecektir: Bu "her şey"den maksat, Kur’ân’ın misyonuyla ilgili, hidayetle ilgili her şeydir, bununla alakalı olmayan şeyler değil.
Bu yaklaşım elbette bir yere kadar doğrudur; ama eğer bundan da dinin her detayının Kur’ân’da var olduğu kastedilirse, yine sıkıntıya gireriz. Zira asr-ı saadetten beri ibadetler, muameleler ve diğer birçok konuda ister ittifakla, ister kısmen Müslümanlar arasındaki uygulamaların küçümsenmeyecek bir bölümüne Kur’ân’dan delil göstermek mümkün değildir. Bilindiği üzere bunların hepsi, Resulullah’ın (s.a.a) açıklama ve uygulamalarına dayanmaktadır.
Peki, o zaman "Kur’ân her şeyin açıklayıcısıdır" cümlesini nasıl anlamalıyız? Ehlibeyt mektebinin bu konuda ortaya koyduğu görüş şöyledir: Kur’ân elbette her şeyin açıklayıcısıdır; ama bundan maksat her detayın Kur’ân’da olduğu değil, Kur’ân’ın hiçbir konuda Müslümanları ne yapacağını bilmez bir şekilde ve çıkmazda bırakmadığı, maslahat gördüğü miktarı kendi içinde zikrettiği, geri kalanında ise başvurulacak mercileri tanıtıp insanları onlara yöneltmesidir. Yani sorunları çözme mekanizmasını ortaya koyarak her konuda insanlara yol göstermiştir. Örneğin Resulullah (s.a.a) hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Allah’a ve Resulü’ne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız." Âl-i İmrân, 132
"Her kim Allah’a ve Resulü’ne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir." Nûr, 52
"Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan Ulu’l-Emr’e de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resul’e götürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir." Nisâ, 59
"Bununla beraber Allah ve Resulü bir işe hükmettiği zaman, gerek mümin bir erkek ve gerekse mümin bir kadın için, o işlerinde başka bir tercih hakkı yoktur. Her kim de Allah ve Resulü’ne asi olursa, açık bir sapıklık etmiş olur. Ahzâb, 36
"Hayır! Rabbine andolsun ki, iş bildikleri gibi değil. Onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe, iman etmiş olamazlar." Nisâ, 65
"O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz; O (söyledikleri) ancak vahiy olunan bir vahiydir." Necm, 3-4
"De ki: Size, ‘Allah’ın hazineleri yanımdadır.’ demiyorum; gaybı da (Allah bildirmeden) bilmiyorum ve ben size, ‘Bir meleğim.’ de demiyorum. Ben ancak bana vahiy edilene uyarım..." En’âm, 50
"Şüphesiz biz sana kitabı hak olarak indirdik ki, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin..." Nisâ, 105
"...Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan sakınıp korkun..." Haşr, 7
Burada konunun tekmili için birkaç noktaya daha değinmemizde yarar vardır:
1) Acaba "Kur’ân bize yeterlidir!" diyenler, gerçekten Kur’ân’la bütün sorunların üstesinden gelineceğini, ümmet arasındaki ihtilafın çözümleneceğini ve başka hiçbir mercie ihtiyaç kalmayacağını mı düşünüyorlar? Eğer böyle düşünüyorlarsa, o zaman şu sorunun cevabını vermeleri gerekir: 14 asırdır Kur’ân değişmez bir şekilde bütün Müslümanların elinde bulunmasına rağmen neden bu kadar bölük pörçük ve ihtilaflı hâldeler? Her birisi diğerinden farklı görüşler serdetmekte ve hepsi de güya Kur’ân’a dayandırmaktadır iddialarını.
2) Bu iddiada ısrarcı olanların bu ısrarlarında etkili olan üç önemli kaygıları daha vardır. Bunların birisi, güya bu vesileyle Kur’ân’ın saygınlığını korumaktır. Zira diyorlar ki: "Kur’ân yeterli değil demek, Kur’ân’ı eksik görmek ve onu küçümsemektir. Allah’ın kitabı nasıl eksik olur veya başka birisinin açıklamasına ihtiyaç duyar?"
Oysa bu yanlış bir düşüncedir. Evvela yukarıda da belirttiğimiz gibi başkasına müracaat etmemizde de yine referansımız Kur’ân’dır. Keyfimiz isteyen herkese başvurup söylediklerini hüccet olarak kabul edemeyiz. Yani Kur’ân bizi şaşkın vaziyette bırakmamıştır. Kur’ân yeterli değildir demek, Kur’ân değersizdir, önemsizdir, bayağıdır, demek değil. Kaldı ki Kur’ân detay kitabı da değildir. Ana prensipleri ve bazı detayları zikredip, gerisini özelliklerini belirlediği mercilere bırakmıştır.
3) İşte bu noktada bu iddia sahiplerinin şöyle bir endişesi daha ortaya çıkmaktadır; diyorlar ki: "Kur’ân yeterli değil deyip hadislerin peşine gitmek, ilâhî vahiyle beşerî kelamların birbirine karıştırılmasına ve birçok konuda Allah’ın değil, kendimiz gibi beşer olan birilerinin dediklerine itibar etmemize yol açar."
Oysa bilmemiz gerekir ki, Kur’ân’ın bizi yönlendirdiği Peygamber’in, din adına veya Kur’ân’ın açıklaması olarak sunduğu şeyler de vahiydir, ilâhî kaynaklıdır. Çünkü vahiy iki kısımdır: Kur’ânî vahiy, gayr-ı Kur’ân’i vahiy. Kur’ânî vahyin özelliği, hem lafız ve kalıplarının Allah’tan oluşudur, hem de muhtevasının. Ama gayr-ı Kur’ânî vahiylerin muhtevası Allah’tan olmakla birlikte açıklanma şekli Peygamber’e bırakılmıştır. Resulullah’a (s.a.a) gayr-ı Kur’ânî vahiylerin geldiğinin delillerini, Ehlibeyt Mesajı isimli dergide genişçe ele almışız ki isteyen kardeşler bu yazıya aşağıdaki linkten ulaşabilirler:
[Linki sadece üyelerimiz Görebilir. Üye olmak için tıklayınız...]
4) Bu tezi savunanların en azından bir kısmının bir gerekçesi de kaynaklarda nakledilen hadislerin içinde zayıf, mantıksız, İslâm ve Kur’ân’ın ruhuyla bağdaşmayan rivayetlerin varlığıdır. Bu gerekçeyi ileri sürenlerin kaygılarını anlamak mümkündür; ama bu problemin çaresi sünneti inkâr veya hadisleri bütünüyle bir kenara itmek olamaz. Çünkü o zaman çok daha büyük problemlerle karşılaşmamız kaçınılmaz olur. Bunun çaresi, belirlenen birtakım kriterler ve ölçülerle hadislerin doğrusunu yanlışından, zayıfını güçlüsünden ayırt etmektir ki, bunu da işin uzmanları zaten yapmaktadırlar. Bu konuda yine Ehlibeyt unsurunun önemi ortaya çıkmaktadır ki, ileride buna değineceğiz.
"Kur’ân Bize Yeterlidir!" Tezinin Önemli Mahzurları
1) Acaba bu tezi savunanlar, hiçbir konuda hiçbir şekilde mi hadislere itibar etmezler, yoksa bazı konularda edip bazısında mı es geçerler? Eğer hiçbir konuda istisnasız hadislere itibar etmezlerse, Kur’ân-ı Kerim’i birçok yerde müphem ve muamma gibi bir kitaba dönüştürmüş olurlar. Yok, eğer bazı yerde kabul ediyoruz, bazı yerde etmiyoruz, derlerse (ki birçok ayette, özellikle tarihle alakalı konularda sebeb-i nüzul hadislerinden istifade ediyorlar), o zaman da neye dayanarak bu ayrıcalığı ve sebepsiz tercihi yaptıklarını açıklamalıdırlar.
2) "Kur’ân bize yeterlidir!" tezi, tez sahiplerinin zannettiklerinin tam aksine, ümmet arasındaki ihtilafları ortadan kaldırma yerine daha da artıracaktır. Zira bir taraftan herkesin ilim, anlayış ve kavrayış seviyesi aynı değildir; diğer taraftan Kur’ân ayetleri açıklık ve anlaşılırlık açısından aynı düzeyde değillerdir. Bu ise doğal olarak ayetlerin anlaşılması ve onlardan çıkarılacak anlam ve hükümler açısından farlılık ve ihtilaflara yol açacaktır. Dolayısıyla bu ihtilafları ortadan kaldıracak bir merciin, mekanizmanın olması şarttır, zarurettir.
Aslında bize göre bu mekanizma İslâm’da konulmuştur. Yukarıda da beyan ettiğimiz gibi, Allah-u Teâlâ bu mercii bize Resulullah (s.a.a) olarak tanıtmış, Resulullah ise yine Allah’ın emriyle kendinden sonra bu mercileri, ilim ve irfanının vârisleri olan Ehlibeyt’i olarak tanıtmıştır. Kaynakların ortaklaşa naklettikleri meşhur ve mütevatir Sekaleyn (iki emanet) hadisi, Sefine (Ehlibeyt’i Nuh’un gemisine benzeten) hadisi gibi…
Bunu ilk beğenen sen ol.