Felsefenin hâlis bir tilmizi(öğrencisi), bir Firavun*dur. Fakat menfaati için en hasis(değersiz) şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. Her menfaatli şeyi kendine rab tanır. Hem o dinsiz şakird, mütemerrid(inatçı) ve muanniddir(küfründe inat eden). Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-ı hasise(kıymetsiz menfaatler) için ayağını öpmekle zillet gösterir denî(aşağılık) bir muanniddir. Hem o dinsiz şakird, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinad bulmadığı için, zatında gayet acz ile âciz bir cebbar-ı hodfurûştur(kendini beğenen). Hem o şakird, menfaatperest hodendiştir(kendisi için endişe eden) ki gaye-i himmeti nefs ve batnın(mide) ve fercin(cinsel ihtiyac) hevesatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessas(hileci) bir hodgâmdır.
Amma hikmet-i Kur’an’ın halis tilmizi ise, bir abddir. Fakat âzam-ı mahlukata da ibadete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi âzam-ı menfaat olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem hakiki tilmizi mütevazidir, selim, halimdir. Fakat, Fâtırının gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zaiftir, fakr ve zaafını bilir. Fakat onun Malik-i Kerîmi, ona iddihar ettiği uhrevî servet ile müstağnidir ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için kavidir(güçlüdür). Hem yalnız livechillâh, rıza-yı ilâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.
İşte, iki hikmetin verdiği terbiye, iki tilmizin muvazenesiyle anlaşılır.
Bediüzzaman
"Basar(Göz) sanatı(mahlukatı) görürde, basiret(kalp gözü) sanatçıyı(Halıkımızı, Saniimizi, Ma'budumuzu, Rabbimizi) görmezse çok abes olur."
Ne ki SEVDA:Hakka sevdalanmadıktan sonra..
Ne ki HAYAT: Hakkı yaşamadıktan sonra..
Ne ki KAVGA: Hak yolunda olmayınca..
Ne ki ÖLÜM:Şehadet vurmayınca..