Hadisin kaynaklarına yer vermeden önce, hadisin tarihi önemine dikkati çekmek istiyoruz. Sahih olan rivayetlere göre hadis-i şerifi peygamber efendimiz veda haccında onbinlerce Müslüman’ın huzurunda buyurmuştur. Ayrıca tarihte bu hadis o kadar meşhurdur ki, söylendiği günün tarihi de bellidir. Peygamber efendimiz hicretin onuncu yılında zilhicce ayında yakınları ve kalabalık bir topluluk ile veda haccına gitmişti. Mekke’de haccını eda ettikten sonra Medine’ye dönerken Cuhfe nahiyesinde Ğadir-u Humm adlı gölbaşında konaklaması için vahiy inmişti. (Bunun rivayetlerine, tefsirin içinde yeterince yer vereceğimizden şimdi tafsilatına girmiyoruz.) Gölün kenarındaki büyük ağaçların altına kendisine yer yapılmıştı. Yaz günlerinin öğle vakti idi. İnsanlar yere oturabilmeleri için elbiselerini altlarına seriyorlardı. Çok şiddetli bir sıcaklık vardı. Peygamber efendimiz öğlen namazını kıldırdıktan sonra hazır olan 90 ile 120 bin Müslüman’ın önünde hazırlanmış olan mimberine çıktı. Yanına Hz. Ali’yi alıp şöyle söze başladı: “Ey insanlar! Yakın bir zamanda aranızdan ayrılacağım. Rabbimin davetine icabet edeceğim şüphesizdir. İçinizde, onlara tutundukça asla doğru yoldan çıkmayacağınız değeri biçilmez iki ağır şey bırakıyorum. Birincisi onda hidayet olan Allah’ın kitabı ve Ehl-i Beyt’im. Bunların ikisi de kıyamet gününe dek asla birbirinden ayrılmayacaklardır!” Bunun üzerine yanında duran imam-ı Ali’nin elinden tutup havaya kaldırdı. O kadar kaldırdı ki, ikisinin de koltuk altları gözüktü ve buyurdu ki: “Ey insanlar! İman edenlere kendi nefislerinden daha evla olan kimdir?” Hazır olan Müslümanlar bağrışarak şöyle dediler: “Allah ve peygamberi daha iyi bilirler.” Bunun üzerine peygamber efendimiz şöyle devam buyurdular: “Allah, şüphesiz benim Mevla’mdır. Ben de iman edenlerin Mevla’sı ve onlara kendi nefislerinden daha evla olanıyım. Ben kimin Mevla’sı isem bu Ali de onun Mevla’sıdır!” Peygamber efendimiz onbinlerce hazır Müslüman’a bunları üç veya dört defa tekrarladıktan sonra mübarek ellerini havaya kaldırıp açarak şöyle duada bulundu: “Ey Allah’ım! Kim Ali’yi kabul ederse sen de o kişiyi kabul et ve her kim Ali’yi buğz ederse sen de onu buğz et; kim Ali’ye yardımcı olursa sen de ona yardımcı ol, kim Ali’yi küçük düşürmek isterse sen de o kişiyi küçük düşür ve hakkı daima Ali ile beraber kıl! Hazır olanlarınız mevcut olmayanlara bunları bildirsinler!” Bunun üzerine tüm hazır olanlar kadın erkek hepsi de imam-ı Ali’yi kutlamaya başladılar. İlk olarak kutlayanların arasında Ömer ve Ebu Bekir vardı. Ömer dedi ki: “Sana kutlu olsun, sana kutlu olsun ey Ebu Talib’in oğlu! Bugün benim ve tüm iman edenlerin Mevla’sı olarak sabahladın!”
Hadis-i şerif tam metni veya muhtasar olarak çok sayıda muteber kitaplarda nakledilmiştir. Hadis-i rivayet edenler başta ashap olmak üzere 110 sahabedir. Bütün bu sahabeler Ğadir-u Humm hadisini kendilerinden sonrakilere aktarmışlardır. Ashabı gören tabiinden de güvenilir 84 kişi de hadisi o sahabelerden nakletmişlerdir. Sonraki alimlerden 360 kişi de bu hadisi kitaplarında zikretmişlerdir. Ğadir-u Humm hadisi için de hususi olarak da 26 alim kitaplar yazmıştır.
Hadis-i şerifte geçen ifadeler herkesin kolayca anlayabileceği şekildedir. Kur’an-ı Kerim ve Ehl-i Beyt, ikisi birbirine bağlanmış, kıyamete dek asla birbirinden ayrılmayacaktır. İkisinden sadece birine tutunmak asla doğru yola götürmez. Buna dair hadiste açık ifade vardır. O zaman Kur’an-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’e nasıl tutunmamız lazım? Tabarani’nin nakletmiş olduğu hadiste peygamber efendimiz şöyle buyurmuşlar: “Ehl-i Beyt’ime bir şey öğretmeye kalkışmayınız, zira onlar, sizlerden daha bilgilidirler!” Ehl-i Beyt’in bilgisi şüphesiz olarak Kur’an-ı Kerim’de de öncüdür. Nitekim şanı yüce Allah her şeye dair Kur’an’da ilim olduğunu çok yerde buyurmuştur. Kur’an-ı Kerim, onun ilmi ve Ehl-i Beyt birbirine bağlı olarak bizlere vasiyet edildiğine göre, Kur’an bilgisini Ehl-i Beyt’ten hariç bir yerden almamız nasıl doğru olabilir? Kur’an-ı Kerim şanı yüce Allah tarafından kâmil olarak tanıtıldığına göre, onunla kıyamete dek beraber olan Ehl-i Beyt’in de kâmil olması gerekmez mi? Kamil olanı noksan birinin temsil etmesi akılcı olur mu? Kur’an-ı Kerim’in her türlü şüpheden ar olduğuna dair ilahi bir beyan vardır. Buna bağlı olarak Ehl-i Beyt de her şüpheden ardır. İkisinde şüphe uyandıracak bir taraf olması düşünülemez. Aksi takdirde noksan olan kâmil olanı sığamaz. Şanı yüce olan Allah şöyle buyuruyor: “Şüphe yok ki bu, pek güzel ve şerefli Kur’an’dır. Ona, temiz olanlardan başkası dokunamaz.” (Vakıa Süresi: 77-79). Ayeti kerimenin zahiri anlamına bakıp hüküm vermek doğru olamaz. Nitekim Kur’an’a temiz olan veya olmayan da el sürebilir. Ayetin esas anlamına gelebilmemiz için te’vile başvurmamız gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim’in içinde her türlü pisliklerden ar edildiğini bildirdiği beş kişi vardır. Ehl-i Beyt’in kimler oldukları bölümünde sizlere ayrıntılı bir şekilde Ehl-i Beyt’in beş kişiden oluştuğunu ve bunların hakkında Ahzab Süresi’nin 33. ayetinin de şöyle ifade edildiğini bildirmiştik: “Ey Ehl-i Beyt! Allah, ancak ve ancak sizden her türlü pisliği gidermek ve sizleri tertemiz kılmak ister.” Yine önceki temizliğe dönersek ayetin anlamını vermek şimdi mümkün olabilir: Ancak özü temiz olanlar Kur’an’ın ilmine erişebilirler. Bunlar da Ehl-i Beyt’ten başkaları değillerdir. Tertemiz olan Kur’an ve tertemiz olan Ehl-i Beyt. Ehl-i Beyt imamlarından alınmayan tefsirlere baktığımızda ortada ne kadar çelişkilerin bulunduğunu hemen fark edebiliriz. Nitekim Ehl-i Beyt’in dışındaki tüm âlimler noksandır, Ehl-i Beyt ise kâmildir. Tercih aklıselim insanların elinde olunca elbette kâmil olanları seçeceklerdir. Kur’an-ı Kerim’in tefsirini ashaptan alanlar, ashabın genel olarak yapısını bildikten sonra ondan vazgeçmeleri gerekmektedir. Nitekim ashabın içinde münafık olanların varlığı şüphesizdir. Aynı zamanda ashabın içindeki iyiler de her türlü pislikten ar edilmemişlerdir. Yani yalan söyleyebilirler veya kendi nefislerine uyabilirler. İşte bütün bu durum Ehl-i Beyt imamlarından uzaktır. Çünkü kendileri her türlü pislikten Allah’ın isteği üzere temizlenmişlerdir. Her şey ortada, Kur’an-ı Kerim’in tefsiri ve te’vilini doğru bir şekilde bizlere aktarabilecek ancak ve ancak Ehl-i Beyt imamlarıdır. Şanı yüce Allah te’vil konusunda şöyle buyurmuş: “Hâlbuki onun (Kur’an’ın) te’vilini ancak Allah bilir ve ilimde derinleşmiş olanlar ki: Biz ona inandık, hepsi Rabbimizin katındadır, derler. Ancak akıl sahipleri düşünebilirler.” (Al-i İmran Süresi: 7). Bu ayetin okunuşunu başka bir şekilde Türkçeye aktaranlar çoktur. Onlara göre; Kur’an’ın te’vilini ancak Allah kendisi bilir ve iman edenler de buna inanmıştır, şeklinde Türkçeye meal olarak verilmiş. Kur’an-ı Kerim’in te’vilini ancak ve yalnız Allah bilir dediğimiz zaman, O’nun göndermiş olduğu peygamberlerin zayıflığını ifade etmiş oluruz. Şüphesiz bütün peygamberler ilahi kitapların te’vilini biliyorlardı. Aksi takdirde onların bilmediklerini bizlere öğretemezlerdi. Onlar da şüphesiz olarak şanı yüce olan Allah’ın te’vili biliyorlardı. Nitekim kendileri O’nu yeryüzünde temsil ettiklerine göre elbette geniş ilme sahip olmaları gerekmektedir. Eksik olan kâmil olanı temsil edemez. Peygamber efendimiz Muhammed (s.a.v.) ashabına hitaben şöyle buyurmuştu: “Kur’an’ın inişinde savaştığım gibi benden sonra içinizden biri Kur’an’ın te’vili için savaşacaktır.” Ashabın içinde hazır olan Ebu Bekir dedi ki: “Ey Resulullah! O kişi ben miyim?” Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Hayır, sen değilsin!” Bunun üzerine Ömer dedi ki: “Ey Resulullah! O kişi ben miyim?” Peygamber efendimiz cevaben buyurdu ki: “Hayır, sen değilsin. Lakin o ayakkabılarımı tamir edendir!” Ashap, peygamberin ayakkabılarını tamir eden Hz. Ali’nin yanına varıp ona bu müjdeyi verirler. Hadisin kaynaklarına geçmeden önce onun açıklamasına girmekte fayda görüyoruz. Hz. Ali Kur’an’ın te’vili için savaşacağı açık bir şekilde ifade buyrulmuştur. Hz. Ali, te’vilin ne olduğunu bilmese onun uğruna nasıl savaş verebilir? Bilhassa Hz. Ali’ye karşı kimlerin savaştığını tarihte gördüğümüzde peygamber efendimizin buyurmuş olduğu hadisin önemini daha iyi anlarız. İmam-ı Ali hazretleri peygamber efendimizin vefatından sonra Yahudi veya Hıristiyanlara karşı savaşmamıştı. Müslüman olduklarını iddia edenlere karşı savaşmıştı. İşte burada te’vilin yeri vardır. Nitekim bütün ihtilaflar te’villerden dolayı olmuştu. Ama peygamber efendimiz bu ihtilafları önlemek için ashabına bu durumda yapacaklarını bildirmişti. Onların yapacakları sadece İmam-ı Ali’nin yanında yer almaktı. Tarihe baktığımızda ashabın sayısı az denmeyecek kadarı İmam-ı Ali’ye karşı cephe almışlardı. İmam-ı Ali’ye karşı savaşanlar Kur’an’dan hiçbir şey anlamayanlardır. Tıpkı Kur’an’ın inişinde peygamber efendimize karşı savaşanlar gibidir. Onlar da Kur’an’ın ne getirdiğini bilmiyorlardı. Neticede diyebiliriz ki: Kur’an-ı Kerim’in te’vilini Ehl-i Beyt imamlarından başka bir yerden almak, peygamber efendimizi terk edip başka yerden almak gibidir. Kur’an’ın te’vili hakkında şimdiye dek Ehl-i Beyt’ten hariç bir yerden getirilen bütün rivayetler insanların kendi akıl mahsulünden başka bir şey değildir. Ehl-i Beyt imamlarının getirmiş oldukları te’viller ise sadece vahyin sahibi olan peygamber efendimize aittir. Bunu inkâr etmek akıl ve mantığa ters düşer. Yukarıda zikretmiş olduğumuz hadisi nakledenler şunlardır:
Hanbelî mezhebinin imamı Ahmed bin Hanbel “Müsned” adlı kitabında.
Sahih sahibi Nesei “Hasais” adlı kitabında.
Hakim en-Nişaburi “Müstedrik” adlı kitabında.
Ebu Nu’aym el-İsfahani “Hilyet’ul-Evliya” adlı kitabında.
İbn-ül Esir “Usud-ul Ğaabe” adlı kitabında.
İbn-i Hacer el-Askalani “El-İsabe” adlı kitabında.
El Muttaki el-Hindi “Kenz-ul Ummal” adlı kitabında.
İbn Abdel-Birr “El İstiy’ab” adlı kitabında.
Ebu Ya’la “Müsned” adlı kitabında.
Beyhaki “Şu’b el-İman” kitabında.
Said bin Mansur “Sünen” kitabında.
Deylemi “Firdevs” kitabında.
İbn Huban “Sahih” kitabında.
Muhib et-Tabari “Riyad-un Nadara” kitabında.
Heysemi “Mecma’uz-Zevaid” kitabında.
Peygamber efendimiz Muhammed (s.a.v.) başka hadislerinde de, Kur’an-ı Kerim’in bilgisini İmam-ı Ali’den almamıza açık bir şekilde işaret buyurmuştur: “Ali Kur’an ile beraberdir. Kur’an’da Ali ile beraberdir. İkisi kıyamet gününe kadar asla birbirinden ayrılmazlar!” Bu durumda Kur’an’ı İmam-ı Ali’den öğrenmemiz gerekmez mi? Kur’an ile beraber olanın her şüpheden ar olması gerekmez mi? Nitekim İmam-ı Ali hazretleri Muaviye ve ordusuna karşı savaştığında, yenilmek üzere olan Muaviye ordusunda büyük bir hileye başvurulmuştu. Muaviye ordusu mızraklarının ucuna Kur’an-ı Kerim’i asarak İmam-ı Ali’nin ordusunu muhakemeye davet etmişti. İşte bunun üzerine İmam-ı Ali hazretleri kendi ordusuna şunları buyurmuştu: “Bunların gösterdiklerinin arkasında hileden başka bir şey yoktur. Gösterdikleri susan Kur’an’dır, ben ise konuşan Kur’an’ım!” İmam-ı Ali hazretleri kâğıt üzerine yazılan Kur’an’ın nasıl algılanmasını güzel bir şekilde ifade buyurmuştur. Fazilet üzerine yazılmış olduğu kâğıtta değildir. Kur’an’ın esas fazileti onu anlatan, beyan eden akıldadır. İnsanların aklı olmasaydı Kur’an’ın ne faydası olabilirdi? İşte kâmil aklın timsali İmam-ı Ali hazretleri de buna işaret buyurmuştur. Kendisi Kur’an’ın tercümanıdır. Şimdiki yüksek okullarda okutulan kitaplar yeterli olsaydı, o okullarda okutan öğretim hocalarına gerek kalmazdı. Herkes kitabını alıp kendi başına doktor, mühendis veya avukat olabilirdi. Lakin burada bilgilerin doğruluğunu ve beyanını ifade edenlere gerek vardır. Aksi takdirde herkes okuduğunu kendi anlayışı ile tespit ederse, ortaya çıkacak olan ihtilafı düşünmek lazım. Aynı konuda Kur’an’dan bahsedebiliriz. Kur’an-ı Kerim peygamber efendimiz tarafından vahiy olarak alınmış ve ondan sonra ümmetine emin eller olan Ehl-i Beyt’ine bırakılmıştı. Kur’an’ın bütün ümmete istediği şekilde algılaması için terk edildiğini söylemek, Kur’an-ı Kerim’i tekzip etmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürmekten başka bir şey olamaz. Nitekim Kur’an’ı tekzip etmek isteyenler içindeki anlaşılması zor ve te’vile ihtiyaç duyan yerlerine dayanarak yola çıkmaktadırlar. Bunu ortadan kaldırabilmenin tek yolu halen elimizde mevcut olan Ehl-i Beyt imamlarının te’vili ve tefsirine başvurmaktır. Türkiye’mizde öyle tefsirler Türkçeye daha tercüme edilmemiş olmasından dolayı normal vatandaşın onlardan faydalanması zordur. İnşallah bu durum yakın bir tarihte değişir ve herkes bahsettiğimiz ilimden faydalanır. Yukarıda zikretmiş olduğumuz hadisin kaynakları:
Hakim en-Nişaburi “Müstedrik” kitabında.
Munavi “Fayd-ul Kadir” kitabında.
Tabarani “Mu’cam-ul Evsat” kitabında.
Muttaki el-Hindi “Kenz-ul Ummal” kitabında.
Heysemi “Mecma’uz-Zevaid” kitabında.
İbn-i Hacer el-Heytemi “Sava’ik-ul Muhrika” kitabında.
Şeblenci “Nur-ul Absar” kitabında.
Peygamber efendimiz başka bir hadisinde şöyle buyurmuş: “İçinizde en doğru hüküm vereniniz Ali’dir!” Doğru hüküm verebilmek için şüphesiz Kur’an’ın ilmine sahip olmak gerekmektedir. Bu durumda İmam-ı Ali ile eş tutulabilecek hiçbir sahabe yoktur. Hüküm açısından en doğru olan elbette ümmetin her konuda müracaat yeri olmalıdır. Aksi takdirde şimdi vardığımız yere varırız. Hadis-i şerifin kaynakları şunlardır:
Hanbelî mezhebinin imamı Ahmed bin Hanbel “Müsned” kitabında.
İbn-i Mace “Sahih” kitabında.
Buhari “Sahih” kitabında.
Ebu Nu’aym el-İsfahani “Hilyet’ul-Evliya” adlı kitabında.
Suyuti “Dürr-ul Mensur” tefsirinde.
Beyhaki “Delail” kitabında.
Hakim en-Nişaburi “Müstedrik” adlı kitabında.
İbn-i Sa’d “Tabakaat” kitabında.
İbn-ül Esir “Usud-ul Ğaabe” adlı kitabında.
İbn Abdel-Birr “El İstiy’ab” adlı kitabında.
İbn-i Hacer el-Heytemi “Sava’ik-ul Muhrika” kitabında.
İbn Asakir “Tarih Damaşk” kitabında.
İbn-i Hacer el-Askalani “Fath-ul Bari” adlı kitabında.
Bağavi “Müsned” kitabında.
Muhib et-Tabari “Riyad-un Nadara” kitabında.
Heysemi “Mecma’uz-Zevaid” kitabında.
Tabarani “Mu’cem” kitaplarında.
İmam-ı Ali hazretleri mimberden hitaben şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Allah’ın kitabı hakkında bana sorunuz. Her ayetin nerede, gece mi, gündüz mü, düzlükte mi, dağlıkta mı indiğini size bildireyim!” İmam-ı Ali hazretlerinin bu meşhur sözleri bizlere onun Kur’an bilgisinin genişliğini iletmesine yeterlidir. Ayrıca bu özelliğe hiçbir sahabe sahip değildi. Kur’an-ı Kerim’in bilgisini peygamber efendimizden sonra İmam-ı Ali’den almamız, doğruyu öğrenmek açısından yararımızadır. İmam-ı Ali hazretlerinin buyurmuş olduğu sözleri nakleden kaynak kitaplar şunlardır:
Ebu Nu’aym el-İsfahani “Hilyet’ul-Evliya” kitabında.
İbn-i Sa’d “Tabakaat” kitabında.
Muttaki el-Hindi “Kenz-ul Ummal” kitabında.
İbn Asakir “Tarih Damaşk” kitabında.
İbn-i Hacer el-Askalani “Tehzib-ut Tehzib” ve “El-İsabe” kitaplarında.
İbn Abdel-Birr “El İstiy’ab” kitabında.
İbn Cerir et-Tabari “Cami-ul Beyan” tefsirinde.
İbn’ul Anbari “Masahif” kitabında.
Heysemi “Mecma’uz-Zevaid” kitabında.
Muhib et-Tabari “Riyad-un Nadara” kitabında.
El-Munavi “Fayd-ul Kadir” kitabında.
Ashabın hafızlarından olan Abdullah bin Mes’ud hazretleri şöyle buyurmuş: “Kur’an yedi harf üzerine indirildi. Her harfin zahir ve batın anlamı vardır. Ali bin Ebi Talib (a.s.) ise bu harflerin zahir ve batın manalarına haiz idi.” Bu haberden anlaşıldığı gibi Kur’an-ı Kerim’in gizli ve aşikâr olan taraflarını ancak hazreti Ali efendimiz biliyordu. Zaten iki ilme sahip olmadan Kur’an’a tefsir veya te’vil vermek mümkün değildir. Ashabın hafızlarından bilinen Abdullah bin Mes’ud hazretleri de o ilimden uzak olduğunu açık bir şekilde ifade buyurmuştur. Bu durumda İmam-ı Ali hazretleri Kur’an bilgisinde ashabın içinde eşsizdir. Gazali’nin meşhur bir sözü vardır: “Kur’an’ın gerçek ilmini ancak Hz. Ali’den alabiliriz!”
Kaynak kitaplar:
Ebu Nu’aym el-İsfahani “Hilyet’ul-Evliya” kitabında.
İbn Asakir “Tarih Damaşk” kitabında.
Peygamber efendimiz Muhammed (s.a.v.), kızı Fatime hazretlerine şöyle buyurmuş: “Ey Fatime! Razı olmaz mısın ki seni, ümmetimin içinde en bilgilisi, en önce İslam olanı ve en azim hilme sahip olanı ile evlendirdim!” Hadisten açık bir şekilde belli olduğu gibi ümmetin içinde en bilgilisi İmam-ı Ali hazretleridir. Kur’an ilmi konusunda başkasına gitmek doğru olabilir mi? Şanı yüce olan Allah şöyle buyurmuş: “Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu?”
Hadis-i şerifin kaynakları:
Hanbelî mezhebinin imamı Ahmed bin Hanbel “Müsned” kitabı.
Tabarani “Mu’cem” kitabı.
Hakim en-Nişaburi “Müstedrik” kitabı.
Heysemi “Mecma’uz-Zevaid” kitabı.
İbn-ül Esir “Usud-ul Ğaabe” kitabı.
Muttaki el-Hindi “Kenz-ul Ummal” kitabı.
İbn-i Sa’d “Tabakaat” kitabında.
İbn Abdel-Birr “El İstiy’ab” kitabı.
Deylemi “Firdevs” kitabı.
Munavi “Fayd-ul Kadir” kitabında.
Muhib et-Tabari “Riyad-un Nadara” kitabında.
Ebu Nu’aym el-İsfahani “Hilyet’ul-Evliya” kitabı.
Resulullah Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurmuş: “Ben hikmet şehriyim, Ali ise bu şehrin kapısıdır!”
Hikmetin ilim ile beraberlik açısından önemini fazlası ile belirtmeye gerek görmüyoruz. Nitekim hikmetsiz bir insanın ilmi de tuzsuz yemeğe benzer. İlim ve hikmet birbirine kenetlenmiş en önemli değerlerdir. Bu değerlere sahip olan İmam-ı Ali hazretleri olduğuna göre Müslümanlar nereye gidiyor? Kur’an’ın hikmetini sahibinden öğrenelim.
Hadis-i şerifin isnatları:
Termizi “Sahih” kitabında.
Ebu Nu’aym el-İsfahani “Hilyet’ul-Evliya” kitabında.
Munavi “Fayd-ul Kadir” kitabında.
Hatib el-Bağdadi “Tarih Bağdad” kitabında.
Muttaki el-Hindi “Kenz-ul Ummal” kitabında.
İbn Cerir “Tehzib-ul Asar” kitabında…
Yukarıdaki hadise yakın bir şekilde Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: “Hikmet on parçaya bölündü. Dokuz parçası Ali’ye ve geri kalan bir parçası da insanlara verildi. İnsanlara verilen o parçada Ali onlardan daha bilgilidir.” (Yukarıdaki kaynaklar)
Peygamber efendimiz başka bir hadisinde şöyle buyurmuş: “Hikmeti, biz Ehl-i Beyt’te kılan Allah’a hamd olsun!” (Hanbelî mezhebinin imamı Ahmed bin Hanbel’in “Menakib” adlı kitabından.)
Peygamber efendimiz Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ben ilmin şehriyim. Ali ise bu şehrin kapısıdır. İlim isteyen kapısına gelsin.”
Allah rızası için doğruyu konuşalım, Müslümanların ilmi gerçekten ilim kapısı olan Hz. Ali’den midir? Hangi camide İmam-ı Ali’nin ilmine dayanarak bir fetva verildiğini duydunuz? Hangi Müslüman büyüklerinden Hz. Ali efendimize dayanarak hüküm verdiklerini duydunuz? Peygamber efendimizin vefatından sonra ilmin kapısı terk edilmiş ve yok edilmesi için de Müslümanlar ellerinden geleni bırakmamışlardı. Bu yetmiyormuş gibi de İmam-ı Ali ve onun zürriyetinden olan imamların mezhebine uyanlara da rafizi demişler ve halen diyorlar. Şanı yüce olan Allah şöyle buyuruyor: “Evlere kapılarından giriniz!” Evin kapısından değil de başka bir yerden geçen hırsızdır! Peygamber efendimizin ilim şehrine varmak isteyen şüphesiz olarak İmam-ı Ali’nin kapısından girmelidir. Bilhassa Kur’an-ı Kerim gibi önemli noktalarda ilim kapısını terk etmenin getirebileceği ve getirmiş olduğu felaketleri düşünmek pek zor değildir. Şanı yüce olan Allah ve onun elçisi bizlere kapıyı göstermişler, bize düşen onların buyruğuna boyun eğmektir. Aksi takdirde mel’un şeytanın nefsine uymuş oluruz. Kendisine secde et denildiğinde, nefsini kıyas etti ve Allah’ın ebedi lanetine duçar oldu. Bizler de kendi kendimize kıyas edip, işte şöyle olursa da olur veya böyle olursa da olur, kapıya ne gerek var? Gibi kıyaslara kapılmayalım. Rahmanın yoluna gelmekte artık gecikmeyelim çünkü öyle bir gün yaklaşıyor ki, o günde nedamet hiç fayda vermeyecektir.
Hadis-i şerifin isnatları:
Hakim en-Nişaburi “Müstedrik” kitabı.
Hatib el-Bağdadi “Tarih Bağdad” kitabında.
İbn-ül Esir “Usud-ul Ğaabe” kitabı.
İbn-i Hacer el-Askalani “Tehzib-ut Tehzib” kitabı.
Muttaki el-Hindi “Kenz-ul Ummal” kitabı.
Munavi “Fayd-ul Kadir” kitabı.
Heysemi “Mecma’uz-Zevaid” kitabı.
Tabarani “Mu’cam-ul Evsat” kitabı.
İbn-i Cerir “Tehzib-ul Asar” kitabı.
Muhib et-Tabari “Riyad-un Nadara” kitabı.
Ebu Nu’aym el-İsfahani “El-Ma’rifatu” kitabı.
Deylemi “Firdevs-ul Ahbar” kitabı.
İbn Asakir “Tarih Damaşk” kitabı.
İbn-i Hacer el-Heytemi “Sava’ik-ul Muhrika” kitabı.
Damiri “Hayat-ul Hayvan” kitabı…
Hadis-i ihrac edenler: Akili; İbn Udeyy ve Termizi.
Yine peygamber efendimiz Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ey Ali! Benden sonra ümmetimin ihtilafa düştüğü konularda onlara doğruyu beyan eden sen olacaksın!”
Ümmetin peygamberinden sonra ne kadar ihtilaflara düştüğünü tek tek saymaya gerek görmüyoruz. Nitekim ümmetin durumu herkese aşikârdır. Bütün bunların tek sebebi vardır, o da İmam-ı Ali’yi kendilerine kılavuz edinmedikleridir. Peygamber efendimiz, İmam-ı Ali’yi beyan edici olarak arkasında ümmetine bıraktığı halde, ümmet çoğunlukta o hazreti terk etmiş ve halen onu aramamaktadır. Kur’an-ı Kerim’in tefsirlerini onlarca cilde doldurdukları halde o açıklayıcı imamın ilminden zerre kadar faydalanmamış, ona müracaat etmemişler ve halen etmemektedirler. Bu kadar derin cehaletin sebebini anlamak isterdik.
Hadis-i şerifin isnatları:
Hakim en-Nişaburi “Müstedrik” kitabında.
Ebu Nu’aym el-İsfahani “Hilyet’ul-Evliya” kitabında.
Muttaki el-Hindi “Kenz-ul Ummal” kitabında.
Munavi “Kunuz el-Hakaik” kitabında.
Deylemi “Firdevs” kitabında.
İbn Asakir “Tarih Damaşk” kitabında.
İbn-i Hacer el-Heytemi “Sava’ik-ul Muhrika” kitabında.
Hadis alimi İbn Udeyy’de ihrac etmiş.
Muhterem okuyucumuz,
Kur’an-ı Kerim’in tefsiri ve te’vilini kimlerden almamızın gerektiğini sahih ve muteber olan Sünni itikadının kitaplarına dayanarak elimizden geldiğince açıklamaya çalıştık. Özellikle “Sünni” itikadının kitaplarını, üstüne basarak ifade etmemiz sadece yazdıklarımızın herhangi “Şii” kitaplarından alıntılar olmadığını kanıtlamak içindir. Yoksa bizim bu ayrılığa katkımız olsun diye değil. Bu ayrılık mevcuttur fakat bunu yok etmenin tek yolu vardır, o da hadislerde belli olduğu gibi Ehl-i Beyt imamlarına sarılmak ve din ilmini onlardan almaktır. Ne zaman din kaynağımız aynı olursa o zaman birlik ve beraberlik olur. Bu, sadece itikat açısındandır. Hepimiz aynı vatanın evladı olduğumuza göre, bizleri birleştirmesi gereken başka noktalar da vardır. O konu kitabımızın haricindedir.
Bu tefsirimizi, peygamber efendimizin buyurmuş olduğu gibi Ehl-i Beyt imamlarına dayanarak ortaya getirdik. Şimdiye kadar okumuş olduğunuz tefsirlerden çok değişik olduğunu göreceğinizden şüphemiz yoktur. Bu durum gayet normaldir, nitekim Türkiye’mizde şimdiye kadar öyle bir tefsir mevcut değildir. Çünkü Ehl-i Beyt imamlarına dayalı Türkçe sözlü bir tefsir sunmanın zahmetine şimdiye dek kimse girişmemiş ve buna belki de gerek duyanlar olmamıştır. Bu boşluğu kısmen olsa da doldurabilirsek kendimizi mutlu sayarız. Gayret bizden, tevfik ise şanı yüce olan Allah’tandır.
Tefsir kitabımıza dair önemli bilgiler
Tefsirimiz alışılmış olduğu tarzdan çok değişik bir şekilde ele alınmıştır. Tefsirin yanına te’vile geniş bir şekilde yer verdik. Te’vili ancak Ehl-i Beyt imamlarından sabit olduğu takdirde tefsirimize aldık. Mevcut olan basılı tüm tefsirlerden istifade ettik. Basılı bir şekilde mevcut olmayan tefsir kitaplarından, basılmış olanların naklinden faydalandık. Nitekim çok mühim olup da basılmayan nice tefsir kitapları vardır. Tefsirimizde Ehl-i Beyt’in yoldaşları olan zatların görüşlerine geniş bir şekilde yer verdik. Sünni kardeşlerimizin kitaplarında faydalı tüm rivayetlere de yer verdik. Kısacası Ehl-i Beyt imamlarına dayanan tüm rivayetlere değindik. Ehl-i Beyt imamlarından gelen tefsirlerde veya te’villerde alışmayanlara zor geleceğini düşündüğümüz halde aynı şekilde okuyucumuza sunduk. Manasında zorluk çekebileceği konuları da okuyucunun kendi hür irade ve vicdanına bıraktık. Ehl-i Beyt’in değerini anlayanlar için konunun ağırlığı ne kadar zor olsa da altından kalkacaklarına inanıyoruz. İmam-ı Cafer es-Sadık hazretleri şöyle buyurdu: “Bizim Ehl-i Beyt’in hakkında size ağır gelen haberler olursa onları inkâr etmeyiniz. O haberleri bize geri çeviriniz!” Yani, Ehl-i Beyt hakkında sizlere ağır gelen bir haber duyarsanız onun varlığı veya doğruluğu hakkında hemen inkâra koşmayınız. O haberi Ehl-i Beyt’e iletip, kendilerine bırakınız. Peygamber efendimiz Muhammed (s.a.v.) de Ehl-i Beyt’inin durumunu daha açık bir şekilde bizlere şöyle buyurmuştur: “Bizim Ehl-i Beyt’in sırrı zorun zorudur. Bu sırrı ancak Allah’a yakın bir melek veya ona vahiy indirilmiş bir peygamber veya Allah’ın, kalbini iman ile imtihan etmiş olduğu bir insan taşıyabilir!” Evet, gerçekten de öyledir, Ehl-i Beyt’in esas varlığını anlayabilmek için iman ehli olmak şarttır. Ehl-i Beyt’in faziletlerine tahammül etmek her Müslüman’ın işi değildir. Nitekim her Müslüman iman sahibi değildir. Ama her iman sahibi ehl-i Müslüman’dır. İman dereceleri de farklıdır. Her iman eden aynı imana sahip değildir. Bakınız İmam-ı Ali hazretleri şöyle buyurdu: “Ebu Zer, Selman’da iki ilmi bilseydi, şüphesiz onu öldürürdü!” Yani, Ebu Zer hazretleri, Selman hazretlerinin mertebesinin yüceliğini bilseydi kendisi şüphesiz o yüceliğin sarhoşluğundan helak olurdu. Ehl-i Beyt muhiplerinin de iman derecesi aynı değildir. Herkes aynı şekilde Ehl-i Beyt’e bağlı değildir.
Kur’an-ı Kerim hakkındaki görüşümüz şudur:
1- Kur’an-ı Kerim, peygamber efendimize indiği ayet hacmi ile zamanımıza kadar aynı hacimde gelmiştir. Kur’an-ı Kerim ayet olarak ne eksiktir ne de fazladır. Bu, bizim görüşümüz açısından değil Ehl-i Beyt imamlarının bizlere bildirmiş oldukları haberlere dayanaraktan kabul edilmiştir. Ehl-i Beyt imamları daima bizlerin Kur’an’a tutulmasını vasiyet etmiş ve Kur’an’ın faziletlerinden bahsetmişlerdir. Aynı zamanda peygamber efendimiz onbinlerce haccının önünde Ğadir-u Humm yerinde bizlere, Ehl-i Beyt’inin ve Kur’an’ın birbirinden kıyamete kadar ayrılmayacaklarını bildirmiştir. Bu vasiyet Kur’an-ı Kerim’in eksik olmadığına en büyük delildir.
2- Kur’an-ı Kerim iniş sebebine göre sıralamasının tahrif edildiğinden şüphemiz yoktur. Bazı ayetlerin yer değişmesi ile ortaya çıkan anlam kopukluğu halkın içinde Kur’an’ın tahrif edildiği veya imha edildiği kanaatini uyandırmıştı. Fakat durum başkadır. Ehl-i Beyt hakkında inen ayetler halen Kur’an-ı Kerim’dedir. Bu ayetlerin tertibi tahrif edildiğinden açık bir şekilde neyin ifade edildiğini anlamak mümkün olmuyor. Bu da, Kur’an-ı Kerim’in iniş sebebinden haberdar olmayan şahıslar tarafından bir araya toplandığı gerçeğine dayanmaktadır. İmam-ı Ali hazretlerinin her ayet hakkında malumat sahibi olduğunu açık bir şekilde ifade etmiştik. Emevilerin çizmiş oldukları oyunlar, İmam-ı Ali’nin bildiğini imha etmeye yeterli olmamış ve olamazdı. Nitekim Kur’an’ın yok olması İslam’ın yok olması gibidir. Allah’ın katında tek olarak olan İslam dininin kıyamete kadar sürebilmesi için Kur’an’ın da ebediyete kadar var olma zorunluluğu vardır. Aksi takdirde ikisi de yok olmaya mahkûmdur. Hiç kimsenin şüphesi olmasın, İmam-ı Ali ve onun zürriyetinden olan imamlar Kur’an-ı Kerim’in bilgisini ebediyete kadar intikal edeceği bir şekilde etrafına öğretmişlerdir. Hiçbir bulut güneşin varlığını yok edemez. Bu mübarek görevi Ehl-i Beyt peygamber efendimiz tarafından almış ve gerektiği gibi yürütmüştür. Kur’an-ı Kerim’in tertibini istedikleri kadar bozsalar yine de bu Ehl-i Beyt’in ilmini zedelemez. Nitekim vahyin, tefsirin ve te’vilin sahipleri onlardır.
Sahabenin büyüklerinden ve Kur’an müfessirlerinden Abdullah bin Abbas hazretleri şöyle buyurdu: “300 ayetten daha fazlası Ali’nin fazileti hakkında inmiştir!”
Peygamber efendimiz Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kur’an dört çeyrek üzere indi. Bir çeyreği biz Ehl-i Beyt’in fazileti hakkında indi; bir çeyreği biz Ehl-i Beyt’in düşmanlarının zemmi hakkında indi; bir çeyreği peygamberlerin hayatlarından ve nasihatlerinden indi; bir çeyreği ise Allah’ın insanlara çizmiş olduğu kanunları göstermek için inmiştir.”
Ehl-i Beyt’in faziletine dair bin ayetten fazlası indiğini söylemekte hatalı olamayız. Abdullah bin Abbas hazretleri şöyle buyurdu: “Kur’an’da her ne kadar; Ey iman edenler! Hitabı varsa işte bu hitabın efendisi ve başta olmak üzere sahibi Ali gelir. Şanı yüce olan Allah kitabında ashabı ayıpladığı halde Ali’yi her zaman iyilikle anmıştır.”
Ashabın müfessirlerinden sayılan Abdullah bin Mes’ud hazretleri şöyle buyurdu: “Resulullah’ın (s.a.v.) hayatında Kur’an’ın yetmiş Süresini hatmettim. Geriye kalan surelerini ise insanların en hayırlısı olan Ali’nin huzurunda hatmettim.”
Peygamber efendimiz Muhammed (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Şanı yüce olan Allah, her şeyi beyan eden kitabı bana indirdi. Ali müstesna olmak üzere bu kitabı tüm insanlara öğretmemi bana emretti. Nitekim Ali beyana ihtiyaç duyan bir kişi değildir. Şanı yüce olan Allah, Ali’nin dilini ve dirayetini benimki gibi güzel ve kusursuz kılmıştır. Hilim bir adam olsaydı, şüphesiz o Ali olurdu; güzellik bir şahıs olsaydı daha azim bir şekilde şüphesiz o Fatime olurdu!”
Abdullah bin Abbas hazretleri şöyle buyurdu: “Onda kitabın ilmi olan, Ali’dir. Nitekim evvel ve ahir tüm ilmi mevcuttur.”
İmam-ı Ali hazretleri şöyle buyurdu: “Kur’an’ın keremi bizimdir.”
İmam-ı Ali hazretleri şöyle buyurdu: “Bana, üstüne oturmam için yastıktan yer yapsalar, üstüne oturup Tevrat ehline Tevrat ile İncil ehline İncil ile ve Kur’an ehline de Kur’an ile yol gösterirdim.”
Sıffin savaşında Muaviye’nin ordusu mızraklarının uçlarına Kur’an-ı takıp havaya kaldırdıklarında İmam-ı Ali hazretleri kendi ordusuna şöyle buyurdu: “Konuşan Kur’an benim. Sizlere gösterdikleri susan Kur’an’dır.
Bizler de sayın okuyucularımızı konuşan Kur’an-ı Kerim’e davet etmek istiyoruz.