“Kul hakkıyla karşıma gelme.” ayetini hepimiz biliyoruz. Buna rağmen ‘başkalarının hakkını gasp etmek’ dediğimizde uzun bir liste çıkıyor karşımıza.
“İşte sırtım, hakkı olan vursun.” diyen Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ardından gelenlerin aynı duyarlılıkla hareket ettiğini görürüz. Hazreti Ebubekir, hizmetçisinin getirdiği bir bardak sütü, kaynağı belli olmadığı için istifra ediyor. Hazreti Ömer, şahsî işlerini yaparken kamu malı olan mumu söndürüyor. Ömer bin Abdülaziz, yanına ganimet malından misk getirildiğinde burnunu tıkıyor ve şöyle diyor: “Bunun faydası kokusudur, bu ise Müslümanların hakkıdır.” Onlar, ellerinden geldiğince, şahsî menfaati ve grup çıkarı yerine Hak rızasını ön plana almış, bütün insanları kardeşleri gibi kucaklamış, yardımlarına koşmuşlardır.
*** Kutup yıldızı gibi bize yönümüzü gösteren ashabın devrinden çağımıza geldiğimizde ise içler acısı örneklerle karşılaşıyoruz. Kul hakkının yalnızca maddî konularda ihlal edilebileceği şeklinde bir yargı var inananlar arasında. Ancak ‘kul hakkına girmemek’ dediğimizde; ima ile dahi hiç kimseyi incitmeyecek bir ölçüden söz etmiş oluyoruz.
***İmam Gazali Hazretleri, ‘Kalplerin Keşfi’ eserinde kul hakkını, Allah ve ahiret imanının bir gereği olarak yorumlar. Ona göre kul hakkı ruhlara hakkın üstünlüğünün nakşı gibidir: “Her Müslüman kendi için ne diliyorsa bütün mü’minler için de aynı şeyi istemesi, kendi hoşlanmadığı şeyleri yapmaktan uzak durması imandandır. Peygamberimiz, ‘Din kardeşine rahatsız edici nazarla bakmak Müslüman’a helal değildir.’ buyuruyor.”
...Öyle garip bir dünya...
...Olmaz dediğin ne varsa olur...
...Düşmem der düşersin...
...Şaşmam der şaşarsın...
...En garibi de budur ya;...
...Öldüm der durur yine de Yaşarsın...