Hoca efendiyi seven hapishanedeki bir amir şöyle der:
"Sizi emir gereği tutuklamamız gerek, bari hangi suçları işleyenlerin arasında kalacağınızı siz seçin"
O alim zat ise:
"İdamlıkların, canilerin, katillerin" yanında kalmak istediğini söyler.
Hoca içeriye girince karanlık bakışlı bir sürü adam etrafını çevirir önce. Hayatlarından tuğlalar çekilmiş, kırık dökük insanlar hepsi...
Belki niyetleri onu hırpalamaktır. İşte o an Hocaefendi, elini kulağına götürüp, kırık gönlünden gelen, yanık sesiyle şu ilahiyi söylemeye başlar:
Hoştur bana senden gelen,
Ya hilat-ü yahut kefen,
Ya taze gül, yahut diken,
Kahrında hoş, lütfun da hoş.
Önce mahkumlar donup kalır, sonra koğuş ağası:
"Çökün lan! çökün dinleyin" diye bağırır. Avın etrafında aç kurtlar gibi dolaşan onca kaba saba adam, yere diz çöküp dinler.
Kalplerdeki yarayı saran sözler...
Allah dileyince her şey değişir, O'na dost olup, yardım görmeyen var mı?
Allah'ın izniyle bu kelimeler; oradakilere çok tesir ediyor.
Özellikle de hırpalanmış, yaralı ve kaybetmiş insanların ruhlarına el bombası gibi düşüyor kelimeler, ve alev alev yakıyor onları...
Koğuş ağası yirmi iki yaşlarında bir delikanlı o esnada. Gözlerinde bu ilahi söylenirken tuhaf ışıklar dolaşıyor. Bu ilahiyle iyileşmek istiyor sanki, kelimelerle değişmek istiyor...
O koğuşta daha sonra neler mi oluyor? Gönenli hazretleri bu katillerin görünmeyen yaralarını sohbetleriyle tedavi ediyor, kelimelerle...
1943 yılının Denizli Hapishanesindeki katiller koğuşundan çıkan mahkumların hepsi, Denizli civarındaki köylere imam oluyorlar...