Semâvât âlemi yeryüzüne ayak bastığı günden beri âdemoğlunun hep ilgisini çekmiştir. “Acaba orada yaşayanlar var mı? Varsa kimlerdir? Yaşam biçimleri nasıldır? Onlarla irtibat kurmak mümkün müdür? Ne ile uğraşırlar?” gibi sorular insanoğlunu bugüne kadar hep meşgul etmiştir.
Gerek semâvî dinlerde gerekse diğer inanışlarda semâvât sakinlerine farklı isimler verilerek değişik anlamlar nmiştir.
Bu çalışmada sadece semâvâtta değil vazife icabı kâinatın her yerinde bulunabilen semâvâtın bu nurlu sakinlerinin yani meleklerin varlıklarına dair aklî ve naklî deliller getirilerek onların sıfat ve özellikleri bazılarınınsa hususî vazifeleri ele alınacaktır.
Arapça’da Melek kelimesi “göndermek” anlamındaki “l’ek” kökünden olup “haberci elçi güçlü kuvvetli tasarrufta bulunan yöneten manalarına gelmektedir. Çoğulu melâikedir.
İslâmiyet melâikenin varlığını hem aklî hem de naklî delillerle ispat etmiştir. Îmanın altı rüknünden biri de “melâikeye iman” olduğundan melâikenin varlığına iman etmek farzdır ve onları inkâr etmekse küfürdür. Duyularımızla müşahede edemediğimiz melekler âlem-i gaybda Allah’ın mükerrem kullarıdır; latîf ve nurani varlıklardır.
MELÂİKENİN VARLIĞINA DÂİR AKLÎ DELİLLER:
Melâikeye iman öyle bir meseledir ki bir tek meleğin varlığı ile melek taifesinin umumunun varlığı bilinir. Meleklerin varlığına dâir birçok aklî delil vardır. Bu delillerden bir kısmı aşağıda zikredilecektir:
1. Dünyadaki canlılar meleklerin varlığına delildir.
Dünyadaki canlılar meleklerin varlığına delildir; çünkü uzaya nispetle çöldeki bir kum tanesi mesabesinde olan dünyamızda milyonlarca canlı türünün yaşaması ve bir devridaim suretinde dünyanın sürekli canlı türleri ile doldurulup boşaltılması uçsuz bucaksız semâvâtın boş bırakılmasını aklen kabul edilemez hale getirmektedir. Küçücük dünyayı bunca canlı ile doldurup kâinatın geri kalan kısmını boş bırakmak büyük bir israf gibi görünmektedir. Hâlbuki âlemin hiçbir yerinde ve hiçbir ferdinde zerre kadar israf ve abesiyete müsaade etmeyen hadsiz hikmetle iş gören bir zat böyle bir çirkinliğe asla razı olmaz.
2. Canlı varlıklar sadece gördüklerimizle sınırlı değildir. Kâinatın her tarafı hayat ve şuur sahibi canlılarla doldurulmuştur.
İnsan canlılardan sadece görüş alanına girenlerini görebiliyor. Bunun dışındaki varlıkları görebilmek için ya üstün özelliklere ya da onları görmeyi sağlayacak aletlere sahip olmak gerekir. Mesela bakteriler ve bir kısım mikroskobik canlılar çıplak gözle görülmez. Onları görmek için ya gözün görme kabiliyeti geliştirilmeli ya da bir mikroskop kullanılmalı. Çıplak gözle görünmeyen canlıları yok farz etmek yalnızca cehaletin delili sayılır. Hâlbuki o varlıkları görememek onların olmadıklarına delil olamaz. Aynen bunun gibi şu nihayetsiz semâvâtın her köşesini görecek gözlere âletlere sahip olunmadığı halde orada (oraya münasip) canlıların yaşamadıklarını iddia etmek delilsiz bir varsayımdan öteye gidemez. Balıkları suda aslanları karada yaşayacak şekilde uygun cihazlarla donatan Allah’ın melâikeyi de semâvâta münasip bir şekilde yaratmasına engel hiçbir aklî neden yoktur.
3. Hayat meleklerin varlığına delildir.
Varlık hayatla değer kazanır. Hayat varlığın kemal mertebelerindendir. Hayatı olmayan bir varlığın varlığı ile yokluğu arasında pek fark yoktur. Mesela büyük bir dağ bir karıncaya nispet edildiğinde küçük olmasına rağmen karınca dağdan daha değerli olur; çünkü karınca hayat sahibidir. Yaşadığı çevreyle irtibatı alış verişi vardır. Hatta kâinatla bir şekilde münasebeti vardır. Dünyadaki canlılara bakıldığında onların çok basit ve kesif maddelerden yaratıldığı görülür. O basit ve şeffaf olmayan maddeler hayatla şuurla nurlandırılmıştır. Toprak ve su basit ve kesif iki maddedir. Fakat bunlardan sayısız canlıları yaratmakla bu iki unsur nurlandırılmıştır. Acaba pis bir sudan (meni) insanları ve hayvanları yaratan kuru topraktan had ve hesaba gelmez bitki türlerini var eden bir zat toprak ve suya göre daha şeffaf ve latif olan ateş gibi nur gibi unsurları hayatsız şuursuz bırakır mı? Kuru toprağa ve pis suya değer verip de ateşe nûra ehemmiyet vermemek hikmetine yakışır mı? Elbette nihayetsiz hikmet sahibi olan o Zat-ı Hakîm hikmetine bütün bütün zıt olan böyle bir abesiyete asla ve kat’a izin vermez. Basit unsurları hayatlı şuurlu ve idrak sahibi canlılar yaratmak suretiyle değerlendirip de kıymetli olanları hayatsız ve şuursuz bırakarak israf etmez. Ateş gibi nur gibi latif ve şeffaf unsurlardan da latif ve nuranî varlıklar yaratması hikmetinin gereğidir.
4. Şuurun varlığı meleklerin varlığını gerektirir.
Şuur kelimesi lügatte “bir şeyi anlama tanıma ve kavrama gücü” ya da “kendi varlığından benliğinden haberdar olma hissi” olarak tarif ediliyor. Hayat nasıl ki varlıkları kıymetli bir hale getirir; varlık hayatla değer kazanır. Aynen öyle de hayat da şuur ve idrakle nurlanır. Şuur ve idrakin derecesi ne kadar yükselirse hayatın değeri de o nisbette artar. Şuur varlıkları anlayıp tanımamız ve tefekkür edip âlemdeki sırları hakikatleri kavrayıp keşfetmemiz için verilmiştir. Kendi varlık ve benliğimizin farkına vararak yaratılışımızı ve yaratıcımızı idrak edelim diye ihsan edilmiştir. Demek ki her şuurlu varlığın vazifesi “şuuru nispetinde tefekkür etmek; yani düşünmek suretiyle âlemin sırlarını hakikatlerini anlamak”tır.
Âlemdeki bunca hikmet san’at nizam ve intizam bir mana için vardır. O da yaratıcıyı tanıtarak varlığından haberdar kılmak büyüklüğünü ve yüceliğini idrak ettirerek layık olduğu medh-ü senayı yaptırmaktır. Hikmet ve san’atı anlayıp kavrayacak varlıklar olmazsa Yaratanı kim tanıyacak; varlığından kim haberdar olacak? Demek ki hikmet san’at nizam ve intizam şuur sahiplerinin varlığını zaruruî kılar. Şuurlu mahlûkat olmazsa hikmet bilinmez. San’atın nizam ve intizamın değeri anlaşılmaz. Eğer şuur sahibi varlıklar sadece dünyada yaşıyor olsaydı kâinatın geri kalan kısmında şuurlu mahlûkat olmasaydı oralardaki bütün icraat san’at ve hikmet bilinmeyecek; bu işler temaşa ve medh ü sena edilemeyeceğinden hadsiz bir israf edilmiş olacaktı. Hâlbuki insan şuurlu olmasına rağmen âlemin her tarafına gidebilecek imkâna sahip değildir. Hatta dünyadaki hikmet ve san’atı dahi tamamıyla anlayabilmiş değildir. Evet o şuur sayesinde insanoğlu pek çok sırrı çözmüştür. Fakat daha çözül(e)memiş olan nice sırlar hikmetler var. Mademki Allah ü tealâ dünyanın dışındaki âlemlerde de hadsiz hikmet ve san’atını sergiliyor buraları nizam ve intizamı altında sevk ve idare ediyor. Nihayetsiz hikmet ve san’at tefekkür edecek şuurlu mahlûkların varlığını gerekli kılar. Öyleyse o hikmeti san’atı nizam ve intizamı israf etmemek için oraya münasip şuurlu varlıkları da yaratacaktır. İşte o varlıklara İslâmiyet melâike adını vermiştir.
5. Allah’ın varlığı meleklerin varlığına delildir.
Allah’ın varlığına ve birliğine dâir olan bütün aklî deliller dolayısıyla meleklerin varlığına da delildirler. Çünkü Cenab-ı Hak gönderdiği bütün ilâhî kitaplarda onlardan bahsetmiş haklarında bizlere pek çok bilgi verip onlara iman etmemizi emretmiştir. Madem aklî deliller Allah’ın varlığını ve birliğini bizlere ispat ediyor. O’nun kâinatın yegâne yaratıcısı ve hâkimi olduğunu gösteriyor. Nihayetsiz ilim irade kudret ve hikmet sahibi olduğunu bildiriyor. Kâinatın yaratıcısının her türlü kusurdan ayıptan eksiklikten âcizlikten münezzeh olduğunu ifade ediyor. Öyle ise bütün bu vasıfların sahibi olan Zat’ın yarattığını bildirdiği meleklerin varlığında hiçbir şüphe olmaması gerekir.
6. Peygamberler meleklerin hem şahidi hem de delilidirler.
İrşad Ormaktır Muradimiz...Makam Şan Şöhret deil amacımız