Forum Gündemi:

Konu Başlığı : İTİRAZ VE İSYAN EDİYORUM...

*
Bu konu; tarihinde açılmış olup, 0 defa yorumlanmıştır.
Konu Sahibi : çakyamuni
Konuyu Oyla:
  • Derecelendirme: 0/5 - 0 oy
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Çevrimdışı
General
*
4,930
mesajlar
2,255
konular
1,320
REP PUANI
Yeni Üye

Aug 2011
(Kayıt Tarihi)
Erkek
(Cinsiyet)
#1
28-05-2021, Saat:06:52 AM
Sevgili Tanrı’m! Bana diyorsun ki; ‘’EMROLUNDUĞUN GİBİ DOSDOĞRU OL!’’ Şimdi Tanrı’m bende diyorum ki; yemin ederim Seni anlamaya çalışıyorum ve bir şekilde anladığımı da düşünüyorum. Ama yarattığın dünya çok garip bir yer, vahşi bir orman gibi, elbette Sen de bunu biliyorsundur. Evet, bu dünyada ya günahlara batacağım ve şeytan gibi yaşayacağım ya da dosdoğru olup insan gibi tertemiz yaşayacağım. Yani kaderimizi seçimlerimiz belirleyecek. Belirleyecekte, tamam da, bu seçimlerimizi yapmakta ne kadar özgürüz ve özgürce yapılamayan seçimlerin bedelini neye göre ödeyeceğiz? Şayet emrolunduğum gibi dosdoğru olursam bu dünya bana cehennem oluyor ve olacak yahut günahlara batarsam ve şeytan gibi yaşarsam da öbür dünya bana cehennem oluyor ve olacak ve bunu çok iyi biliyorum. Tercihimi nasıl ve neye göre yapacağım? İşte bu paradoksu çözemiyorum Tanrı’m. Ne yapacağım ben? Nasıl kurtulacağım bu dilemmadan? Göz göre göre bu dünyamı cehennem mi kılacağım ya da öbür dünyamı mı yakacağım? Eğer suçlanacaksam hangi argümanlara göre suçlanacağım ve tatbik edilecek ceza neye göre tatbik edilecek ama ödüllendirilirsem elbette burada anlaşılmayacak bir şey yok, zira iyi olan ödüllendirilir? Bu girift durumu imtihan olgusuyla izah edilecek kadar basit bir durum olarakta göremiyorum ve sormakta, sorgulamakta inat ediyorum. Senin varlığını değil, yarattım dediğin dünyanın kötülüğünü ve nasıl bu kadar kötülüklerle lebalep olduğunu ve nasıl olupta hiçbir şey yapılamadığını hatta yapılmak istenen şeylerinde engellendiğini ve tüm bunlardan sonra cezalandırmanın nasıl ve neye göre yapılacağını sorguluyorum. Behemehâl insan olmaklığımın bir neticesi olarak emrolunduğum gibi dosdoğru olup cehennemi mi yaşayayım yoksa günahlara dalıp, şeytan gibi yaşayıp cehenneme mi gideyim? Ki, bir ödül peşinde de değilim, münhasıran yapmam gerekenleri yapmak istiyorum. Şimdi cehennemi yaşamamak için şeytan gibi yaşarsam, biliyorsun ki böylesi bir tercihi isteyerek yapmayacağım, bu dünyada ki insani korkularımdan dolayı böyle yapacağım ama öbür dünyada da bu yüzden tecziye edileceğim, peki niçin ve nasıl tecziye edileceğim, kendi isteğimle tercih etmediğim bir şeyden dolayı? Ya Senin dinin garip ya da dinine inandıklarını söyleyenler münafık. Benim Tanrı’m Sensin ama bu dünyada herkes bana tanrılık yapmaya çalışıyor. Yalan söylemiyorum, dünyanın inkârı mümkün olmayan realitesi maalesef ki bu. Bu dünya Seninse Tanrı’m, ben bu dünyayı anlayamıyorum ve böyle bir dünyayı da ittihaz edemiyorum. Binaenaleyh, bu dünyaya itiraz ve isyan ediyorum. Bilemedim, bilemiyorum, galiba hiçte bilemeyeceğim Tanrı’m. Bir şekilde bildirme kudretinle bildirebilir misin lütfen Tanrı’m? Ama behemehâl emrolunduğum gibi dosdoğru olmayı, badema da bu istikamette kalmayı tercih edeceğim elbette, çünkü ben bir şeytan değilim ve günahlara batamam, insanım ve insan gibi dosdoğru olarak yaşamak zorundayım. Ama bir gün yanına geldiğimde Sana mutlaka soracaklarım olacak. Hesaplaşacağız Tanrı’m! Geçelim!  
 
Şimdi, mezkûr girizgâhtan sonra, şu çürütülmesi ve öldürülmesi muhal ender muhal olan ölümsüz gerçeği, ilk evvelde, sarih ve beliğ bir şekilde ve olabildiğince tafsilatlı olarak izah ve izhar edelim ki, hiçbir tereddüde mahal kalmasın ve aklımızdan da asla ve kata çıkmasın, lütfen bunu unutmayalım, zira okumamızın sonrasında çözümleme ve değerlendirme yaparsak ve herhangi bir yargılama yapmak istersek aklımızda bulunsun ve yapacağımız şeyi namusumuzla, şerefimizle, dosdoğru ve dürüst olarak yapalım yani önce dinleyelim, anlayalım, kavrayalım, sonra vuracaksak yine vuralım, zira hakikatin kestiği yer acımaz, vurulmaya da hazırız haksız olursak hatta haksızsak darağacında sallandırılmaya da hazırız, tüm değerlerim üzerine yemin ederim ki buna hazırım, eğer haksızsam ve bu konuda bendenizi mutlak ve muhakkak olarak ikna ederseniz, akabinde de ıskat edebilirseniz ve son durum da bu olursa yani haksızlığım kanıtlanmış ve tescil edilmiş olursa ve o vakitte siz sallandırmazsanız alçaksınız. Arthur Schopenhauer’in muhteşem bir sözü vardır ve temel felsefe bu olmalıdır, şöyle der; ‘’VUR AMA BENİ DİNLE!’’ Geçelim!
 
Ve sadede gelelim! Hiçbir kimse, hiçbir şekilde, hiçbir kimseye, bahsedeceğimiz mevzularla alakalı olarak; bu senin işin değil, sen git yapman gereken işini yap, bu işler senin anladığın işler değil diyemez. O zaman benden oy istemeye de gelmeyeceksiniz onursuzca yahut benim efendi olduğumu bitevi ağzınıza pelesenk etmeyeceksiniz ve temcit pilavı gibi her dönemde getirip önüme koymayacaksınız ahlaksızca. Efendi bensem, o vakit bunu bilecek ve ona göre tavır alacaksınız, bilakis sahtekârlık ve riyakârlık etmeyeceksiniz. Bu toprakların çocuğu olan herkes, bu toprakların mukadderatıyla ilgilidir, ilgilenir, ilgilenmek zorundadır. Ki, çendan, böylesi bir şey, içimizde ki Tanrı’nın bizlere hamlettiği sorumluluktur ve biz de bu sorumluluğu deruhte etmekte ikileme düşmeyiz ve tereddütsüz tolere ederiz, ki, zaten etmişte bulunmaktayız. Önünü ardını sorgulamıyorum, orası başka bir mevzu ve mutlaka orayı da bir yazı serisi olarak yazacağız. Çünkü her bir insan kendi yaptığı, yapmadığı, yapacağı, söylediği, söylemediği, söyleyeceği her şeyden sorumludur ve bu sorumluluğunda bir bedeli vardır ve bedeli yine herkes kendisi ödeyecektir, öyleyse herkes görevini namusluca yapmak ve kendisini temize çıkarmak zorundadır. Bu yüzden kimse bize işine bak diyemez, zaten işimize bakıyoruz, işimiz olmayan bir şeyin içinde değiliz. Topraklarımızın kaderiyle ilgileniyoruz, ilgilenmek zorundayız, badema da ilgileneceğiz, çünkü bu toprakların kaderiyle kaderimiz iç içedir ve asla tefrik edilemez, et tırnak meselesi yani anlayacağınız. İşimize geldiğinde buyur gel denilip, işimize gelmediğinde hadi git denilemez. Oy zamanı geldiğinde boyun bükülüp, iktidar olunduğunda kibir dağı olunamaz. İşimize geldiğinde sen patronsun, sen asıl olansın, sen efendisin denilip; işimize gelmediğinde sen bu işlerden ne anlarsın, git görevini yap bu işler seni aşar, sen sıradan bir insansın verilen görevi yapmakla mükellefsin, aklının almadığı işlere karışma denilemez yani tanrılığa soyunulamaz. Bu en hafif tabiriyle nezaketsizliktir. Misal; bir insan restoran işletiyor ya da terzilik yapıyor yahut bahçıvanlık görevi ifa ediyor olsun, bu insan hem işini en iyi şekilde yapar hem de ülkesi üzerine düşünür ve konuşur ve dahi ülkesi için elinden gelen bir şey olursa gücü nispetinde yapmaya çalışır. Kimse çıkıpta; sen git işinle ilgilen kardeşim, bu işler seni ilgilendirmez diyemez. O zaman bende derim ki; iş sizin işinizse, o vakit işinizi namusluca, onurluca ve insanca yapınız, namussuzluk, onursuzluk etmeyiniz. Ki, bizde müdahil olmayalım ve insanca yaşamaya bakalım. Bir zamanlar karşısında boyun büktüğün insana, o insanla işin bitip istediklerine ulaştıktan sonra benim karşımda secdeye kapanacaksın denilemez, kutsal ve ulvi olgularla karşısına geçip ne yaparsam yapayım tolere etmektir senin görevin denilemez. Zira bu ülkede olan biten her şey onu da ilgilendirir ve o da kendisini ilgilendiren şeyle ilgilenir. Görev, görev mahalline dairdir ve o mahalde görev namusla, şerefle bihakkın ifa edilir ama görev mahallinden çıkılınca kişi özgürdür ve özgürce yaşamak hakkına maliktir, görev alanıyla toplumsal alan karıştırılmaz. Zaten görevi ile düşüncesini karıştıran ve görev alanında düşüncesi minvalinde hareket eden insan onursuzdur. Ama görev mahallinden çıkıldığı vakit kişi hürdür ve şahsi hayatını istediği şekilde yaşar, kimse de tek bir söz edemez. Devlet hayatında olsun, özel hayatında olsun herhangi bir görev yapan biri, hem yaptığı bu görevi en iyi şekilde yapabilir hem de söylediğimiz mevzularla ilgilenebilir, ki, ilgilenmesi de iktiza eder, zira toplumsal hayatta zuhur eden her olay onu da ilgilendirir, ilgilendirmektedir de zaten. Evini korumak, her insanın üzerinde ağır bir sorumluluktur ve sorumluluk yükü ölümden bile ağırdır, kimse de bu sorumluluktan uzak tutulamaz, bunu yapmaya kimsenin hakkı yoktur. Beni, görevimi yapmam hususunda hangi hakla engelleyebilir engelleyecek olan, böyle olduğu zaman ortaya çıkacak sonucun bedelini kim ödeyecek? Geçelim!
 
Tanrı’nın biz insanlar için görevlendirdiği Peygamber ne demiştir? ‘’Kardeşinin derdiyle dertlenmeden, kardeşinin derdine çare aramadan deliksiz uykuya dalanlar bizim mescidimize yaklaşmasınlar.’’ Kardeş denilen kimdir? O da bir insandır? İnsan nerede yaşar? Bir toplum içinde, öyleyse kardeşiyle ilgilenmek ne demektir? Toplumla ilgilenmek demektir. Binaenaleyh, herkes içinde bulunduğu toplumla ve o toplumun üzerinde yaşadığı toprakla ilgilenmek zorundadır, bu her insan için hem insani, vicdani, ahlaki bir sorumluluktur hem de sosyal bir sorumluluktur. Keza; namuslu bir politik şahsiyetin sözüydü galiba, diyordu k; ‘’bir insandır ki; toprakları üzerinde yaşadığı ülkesinin içinde bulunduğu durum muvacehesinde, o insanın yüreği samimiyetle sızlamıyorsa, o insan gövdesinin gücü oranında çalışma hayatına katılmıyorsa ve ülkesinin üretimine katkı sunmuyorsa, o insanın beyni ülkesinin kaderi üzerinde düşünmüyorsa, kendisini o ülkenin evladı olarak görmesi kabil değildir.’’ Hakeza; bu toprakların yetiştirdiği namuslu aydınlardan ve mücadele adamlarından biri şöyle diyordu; ‘’eğer ki, bir insan gerçekten örnek olabilecek mertebeye mülaki olmuşsa, o insan kendisini bir dava adamı olarak görmek mecburiyetindedir, zira dava adamları ancak ve ancak örnek olabilecek kadar yüksek ahlaklı insanlar arasından çıkabilirler. Dava adamı demekte, hiçbir şekilde, hiçbir dış tesire maruz kalmadan, spontane olarak yani kendi kendine, bağrından çıktığı milletinin mukadderatı üzerine düşünen, sorular soran, sorgulamalar yapan ve mutlaka bir cevap arayan insan demektir.’’ Ve hakeza, Ali Şeriati’nin de bu minvalde çok kaydadeğer bir sözü vardır, şöyle der; ‘’aydın demek, peygamberi misyonun varisi demektir, peygamberlerin bıraktıkları sözü yüreklere ve beyinlere taşımaktır aydının görevi, aydın sadece söz söylemez, sözü ateşe dönüştürür ve o ateşten eylemler yaratır. Aydın hem dava adamıdır hem de eylemlerle kendisini var eden, tini tene dönüştüren bir insandır. Toplumunu bilinçlendirmeli, şuurlanmayı hızlandırmalı, yol açmalı, yol göstermeli ve toplumuyla birlikte olmalı ama onun da bir adım önünde bulunmalıdır.’’ Hülasa; tüm bu müşahhas hakikatlerden ve sarih hüccetlerden sonra, her bir insanteki, topraklarının, ülkesinin ve milletinin hatta insanlığın mukadderatıyla ilgilidir, ilgilenir, ilgilenmek zorundadır, zira bu, insan olmanın olmazsa olmaz önkoşuludur. Geçelim!
 
Devlet üzerine fasılalı olarak defaatle düşünce serdettik, gerek sığ, gerekse derinlikli olarak. Yine, dip derinliğine değin, tafsilatlı olacak şekilde bi 100 bölümlük yazı serisi daha yapmak niyetindeyim. Burada ara bir açılım yapmak istiyorum; devlet üzerine mülahazalar serdederken dünya konjonktüründe devlet olgusu bir realite olduğu için, biz mevcut mülahazalarımızı bu realite bağlamında serdediyoruz şu anlık. Yani devlet olgusunu mutlak kabullenmişlik psikolojisi üzerinden hareket edip bu temelde mülahazalar serdetmiyoruz, yani devlete bir Tanrı’lık bahşetmiyoruz, bu konuyu ayrıca irdeleyeceğiz söylediğimiz gibi çok uzun sürecek bir yazı dizisinde. Öyleyse mevcut realiteye göre devletler muhakkak, partiler ve kişiler muvakkattir değil mi? Yani devlet yaşadığımız dünyada çok eski çağlardan beri tolere edilen bir gerçekliktir, realitedir. Öyleyse biz realite bağlamında öncelikli olarak devleti düşünmek zorundayız ve devlet tarafından olaylara bakmak mecburiyetindeyiz. Çünkü o yok olduğu vakit, varolacak hiçbir şey yoktur, dünya bağlamında devletsizliğin ne acı olaylara sebep olduğuna çok büyük acılarla şahitlik etmekteyiz öyle ya. Öyleyse onun varlığıyla var olanları düşünüp, devleti yokluğa sürükleyecek olaylara bigâne ve lakayt kalamayız. Devlette kişilere ve kurumlara indirgenemez. Yani kişilerin kaderiyle devletlerin kaderi birleştirilip, buradan farklı çıkarımlara ulaşılamaz. Devlet kişilerin varlığıyla var olup, yokluklarıyla yok olacak bir nesne değildir. Devlet mücerret bir olgudur ve o hep olduğu yerde olmaya devam eder ama kişiler, guruplar, teşekküller ise muvakkattir ve gün gelir kendilerini başkalarına yahut başka oluşumlara bırakırlar. Hülasa; dünya bağlamında devletler bakidir, sair her şey fanidir. Bu yüzden kendimizi devletle özdeşleştirip, buradan olayı farklı yerlere taşıyıp ve zuhur eden olaylara başka anlamlar yükleyip kendi kaderimizi devletin kaderiymiş gibi göremeyiz. Yanlış yapıp ve devleti ortaya sürüp yanlışımızın tolere edilmesini isteyemeyiz, bekleyemeyiz. Bu çok büyük bir hatadır hatta telafisi imkânsız yanlışlara, tahmin edemeyeceğimiz hasarlara sebebiyet verir. Tarih boyunca devletler mi yok olmuşlardır yoksa kişiler, guruplar, toplumsal teşekküller mi? Yani birilerinin olmamasıyla devlette olmayacak değildir ve biz de aptal değiliz. İşimizi doğru düzgün yapmayıpta, toplum tarafından tecziye edileceğimizi düşünüpte, devleti öne sürüp durumu kurtarma yoluna gidemeyiz, bu devlete ihanettir. Zira böylesi bir durumda tüm insanları devletin karşısında yer almaya zorlarsınız zımnen. Çünkü devlete olan inancı ve güveni sarsarsınız. Yanlış yapanlar devlet adına kurban edilirler, bilakis devlet yanlış yapanlar için kurban edilemez. Kişiler kim oluyorlar ki, kendilerini devlet yerine koyabiliyorlar? Bu nasıl bir aymazlıktır? Elbette devlette böylesi şeylere tolerans göstermemelidir. Madem devletin yakasını bırakmak istemiyoruz, o vakit dosdoğru olup, işimizi namusluca yapmak mecburiyetindeyiz. Devleti ortaya sürüp, herkesin olan ve herkese eşit hizmet yapmakla mükellef olan devleti, yanlışlarımızın tenkit edilmesini engelleyici bir barikat olarak göremeyiz. Ne yani sen devletin dostusun da ben düşmanı mıyım? Devlet tanrı da ben kul muyum? Tarih bir anlamda devletlerin mezarlığıdır da aynı zamanda, elbette yapılan yanlış tatbikatlar neticesinde. Ben hep doğru olacam ama sen yanlış olacaksın ve ben seni doğrultmaya tevessül ettiğimde aramıza devleti koyacaksın ve seni yanlışlarınla birlikte tolere etmek zorunda kalacam öyle mi? Hayır bu kabil değildir ve bunu tolere etmek muhal ender mahaldir, bunu yaparsam devlete ihanet etmiş olurum. Başka bir dünya olmasın diye mevcut dünyaya mecbur ve mahkûm bırakılmam adil değildir ve bu adaletsizliği tolere etmeyi ahlaki bulmam. Madem bir şeyi çok arzu ediyorsunuz, arzu ettiğiniz o şeye seza şekilde yaşamak zorundasınız. Vazgeçen ben değilim, vazgeçen ve vazgeçmemi isteyen sizlersiniz. Devlet hizmet yeridir, küp doldurma yeri değildir. Devlet kimsenin babasının çiftliği ve külahı değildir. Devleti bana hizmet etmeye aracı kılmayıpta, bana hükmetmeye ve beni susturmaya hatta beni soymaya aracı kılmaya yeltenirseniz bu mutlaka geri teper. Yağmurla korkutulurken, doluya mecbur ve mahkûm kalmam istenemez ve beklenemez. Biz, kesin ve kör inançlı, sekter ve dar kafalı hiçbir egemenin cenderesinde yaşamaya mahkûm ve mecbur değiliz. Devleti de bir adalet devleti haline getirmek zorundayız. Biz, bizi insanca bir dünyada yaşatacak olanları istiyoruz, böyle olan herkese canımız fedadır. Böyle olun, ayaklarınızın altında halı olayım. Geçelim!
 
İktidar olmanın elbette nimetleri vardır ama külfetleri de bilinmelidir. Hep nimete talip olup, külfeti başkalarına bırakmak ahlaksızlık ve adaletsizliktir. Devleti gönlünce sağ, sonrada devlet için varım, devleti seviyorum de. Böyle olunca öyle olur elbette. Devleti dilediğince kullanırsan tabi ki sayar ve seversin ve devlet için olduğunu söylersin. Ne yani iktidar bir silah mıdır ki, halk toprağına çöküp, insanlık sofrasına kurulup, tüm nimetleri inhisarına geçirip, dilediğince devran süreceksin ama hiçbir külfete katlanmayacaksın? İktidar olmanın bir sorumluluğu ve o sorumluluğun da bir bedeli vardır. Nimeti topluyorsan, külfetini de göğüsleyeceksin ve yanlış yaparsan bedelini de ödeyeceksin. Korkuyorsan da tasını tarağını toplayıp gideceksin ve bir daha da talip olmayacaksın. Maalesef tüm dünyada iktidar olmak her zaman zenginleşmenin tavassutu olmuştur. Bu çok iğrenç ve tiksindirici bir şeydir. İktidara talipken umulmadık sözler verilmiştir, iktidar olununca da verilen tüm sözler unutulmuştur ve devlet gücüyle egemenliğin idamesine yeltenilmiştir yani tabir caizse devlet adeta tanrılaştırılmıştır ve insanlar da ona kulluk yapmaya davet edilmiştir, icabet edilmediğinde de zecri yöntemlerle buna zorlanılmıştır. Yaşadığımız acı tecrübelerle iyice farkına vardığımız ve idrak ettiğimiz bir realitedir bu. Her iktidar da mutlak iktidar olmanın yollarını aramış, bu yolda da iyi ya da kötü ne yapılacaksa yapmaya tevessül etmiştir, hiçbir ahlaki ilke gözetmeden. Oysa mutlak iktidar olmanın büyük getirileri olduğu bilinmekle birlikte, daha da büyük götürüleri olduğu her zaman sarf-ı nazar eylenmiştir. Bu yüzden mutlak iktidar dönemlerinde toplumlar her daim büyük kayıplar vermişlerdir. Bu kayıplar gözle görülecek kayıplar olmadığı için farkında olunamamıştır. Çünkü bu kayıplar maddi olmaktan ziyade manevi kayıplar olduğu için ancak hissedilerek farkında olunabilirdi ama hisleri dumura uğramış bir toplumun da bunu ihsas etmesi ve hissetmesi düşünülemezdi. Mutlak iktidar mutlak yozlaşmayı tevlit eder ve etmiştir de daima. Kimlikler, dinler, nice ortak olgular ve değerler hep mutlak iktidar olunan dönemlerde yozlaşmıştır, kalplerden silinip gitmişlerdir, hayatlar üzerinde ki ağırlıklarını kaybetmişlerdir ve nihayetinde de devletlerin inhitatına ve inkırazına yol açmıştır bu durumlar. Hep böylesi dönemlerde mehcur bırakılmıştır, varlığı baki ve ebedi kılan şeyler, olgular, değerler. İşte bu yüzden, insanı insan kılan ulvi ve kutsal değerlerin izzeti ve şerefi için itiraz ve isyan ediyorum ve olan bitenleri tolere etmiyorum. Böyle olmaz kardeşim. Birilerinin kaderiyle bu milletin ve dinin hatta devletin kaderi birleştirilip birilerinin her yaptığı tasvip ve tensip olunamaz. Ne yani dinin, kimliğin, devletin mutlak sahipleri siz misiniz ki, bunları münhasıran sizler koruyacaksınız ve koruma adı altında da bunlar tavassutu ile toplumu soyacaksınız. Bu nasıl bir iştir? Adalet ve ahlak neresindedir bunun? Ya yanlışları ayıklayacaksınız ya da yanlış yapanları korumak için herkse ait olanları ortaya sürmeyeceksiniz. Herkes doğru ve dürüst olmak zorundadır. Bu ülke korku ülkesi olamaz ve bu devlet korku salan bir devlet olamaz. Millet kendisini korkutandan korkar ama aynı zamanda da yüreğinden söküp atar kendisini korkutan ne varsa. Peki, bunun nasıl sonuçlar intaç edeceğini tahmin edebiliyor musunuz? Korkuyla büyütülen nesillerin yarınları olamaz ve yarınlarda kendi topraklarına katacakları bir değer de üretemezler. Güvenlik deyip duruyoruz, güvenliği tehdit eden unsurlar varsa, devlet sessizce yapar görevini, bağırarak çağırarak bu işler yapılmaz kardeşim ve güvenlik diyerekte insanlar üzerine korku salınamaz. Güvenliğimizden sorumlu olan tüm teşkilatlarımız elbette başımızın tacıdır ama yapılan şeyler onlara da ihanettir. Zira halk nezdine ki itibarları sarsılmaktadır böyle yapılarak. Güvenlik bahane edilerek ve bu sebeple de devletin varlığı ve yokluğu ortaya sürülerek, yaşamak hakkımız yok edilemez ve hayatımız cehenneme döndürülemez. Devletin ve iktidarların görevi; insanları yaşatmak ve mutlu etmektir. İnsanın yaşamadığı yerde, devletin yaşamasının mümkünatı var mıdır, kabil midir böylesi bir şey? İnsanları korkutarak sindirmek değildir devletin görevi. İnsanların umudu olmaktır, yarınlarının garantisi olmaktır. Ne yani böylesi bir şeyi vicdanımın ve aklımın tolere edeceğini mi düşünüyorsunuz? O vakit insanlığım ne olacak? İnsanlığımdan feragat etmedikçe, böylesi bir şey kabil olmayacak. Beni yaşatmayın, siz yaşayın, yanlışlarınız ortaya çıkarsa da devleti bahane ederek beni susturun, oh ne güzel memleket ya. Geçelim!
 
A, B, C, D, E, F, G şahısları yahut gurupları niçin böylesiniz? Niçin hepiniz birbirinize benzersiniz? Niçin biriniz diğerinin yanlışlarını ortaya koyarak egemen olurken, egemen olduğunda aynı yanlışları yaparak yok olur gider? Niçin verdiğiniz sözlerde durmazsınız? Oysa her biriniz daha güzel bir dünya, daha mutlu bir yaşam sunmak için gelmiyor musunuz, bizlere böylesi şeyler vaat etmiyor musunuz? Ne biçim bir paradoks gizlidir burada? Niye hepiniz birbirinizin fotokopisisiniz, niye böylesiniz gerçekten, buradaki sır nedir? Bu değişmez ve değiştirilemez bir kader midir? Böyle olmak zorunda mısınız? Ve niye böylesi bir zorunluluk var ve bu zorunluluğu yaratan ve sizleri buna intibak etmeye zorlayan kimdir? Yahut gerçekten böylesi bir şey var mıdır? Devlet böylesi bir şey midir gerçekten? Biz sizlerin ve devletin kulu, kölesi miyiz? Eğer böyleyse bunu kim buyurdu böyledir diye? Tanrı’nın bir buyruğu mudur yoksa bu? Sizlerden korkarak mı yaşamak zorundayız? Korkarak yaşanılır mı bu ömür ve biter mi bu şekilde? Korkuyla dolu bir yaşamın cehennemden ne farkı vardır? Siz kimsiniz ki, sizlerden korkmalıyız? Gerçekten kimsiniz ki sizlerden korkmak zorundayız? Tanrı mısınız ki sizlerden korkalım? Ki, Tanrı bile bizi korkutarak Kendisini sevdirmiyor. Bizleri niçin korkutuyorsunuz? Bizleri korkutmak mıdır sizlerin göreviniz yoksa bizlere umut vermek midir? Bizim düşlerimizin katili misiniz siz yoksa bizleri düş kuracak insanlar mı kılmaktır göreviniz? Hayır ya gerçekten kimsiniz ki sizlerden korkalım? Ne yaparsınız? Tanrı’nın verdiği canımızı mı alırsınız? İnsanın ölümüyle insanlık ölür mü sanıyorsunuz? Bu devlet, bu topraklar sizlerin babalarınızın malı, mülkü mü ve bu millet sizlerin güdeceğiniz sürüleriniz mi? Yaptığınız her şeyle, devlete, kimliğe, dine ne büyük zararlar verdiğinizin farkında mısınız? Devlet’te, Türklük’te, İslam’da, Atatürk’te bu toplumu birbirine bağlayan ortak değerler değil midir? Niye bu değerleri politikaya malzeme yapıp, bizleri bunların yokluğuyla yahut varlığıyla imtihan etmeye yelteniyorsunuz? Size inanmak zorunda mıyız? Niye biriniz egemen olduğu dönemde sizden olmayanlar acı çekiyorlar ve sonra acı çekenler geliyor ve onların döneminde de önceki mutlular acılara gark oluyorlar? Hep böyle mi sürüp gidecek bu devran? Biriniz çıkıpta herkesin güleceği, mutlu olacağı, insanca yaşayacağı, hakça ve adilce bir düzen kurmaz? Yani bırakınız birinizin döneminde kendisinden olmadığım için insani haklarımdan mahrum olmayı, sizden biri bile olmuş olsam yine de kendisinden olduklarımın dönemlerinde bile mahrum kalıyorum haklarımdan. Türk’üm diyenin döneminde Türk olduğum halde mağdur oluyorum, İslam olduğum halde İslam’ım diyenin döneminde mağdur oluyorum, Atatürk ortak değerimiz olduğu halde Atatürk diyenlerin döneminde mağdur oluyorum, gerçekten bu nasıl bir dilemmadır ya? Bu mu sizin adaletiniz, ahlakınız, onurunuz, özetle insanlığınız? Geldik gidiyoruz, hep böyle mi yaşayacağız, kaderimiz bu mu bizim? Ne diyorsunuz, ne dediniz, duyamadım, lütfen tekrar eder misiniz? Lütfen artık, çendan birazcık insan olunuz ya da bırakınız biz insanca yaşayalım! Yazıklar olsun ya, böyle olmaz ya.
HER ŞEYİ SORGULA. 
VATAN-AHLAK-ADALET.
DÜŞÜNCEYLE SAVAŞMAK YÜCELTİR.


Hızlı Menü:


Görüntüleyenler: 1 Ziyaretçi