“Kasem olsun ki burçlar sahibi semaya, o vaat edilen güne, Cuma’ya ve arefe gününe
ki, Ashab-ı Uhdud lanetlenmiştir. İşkenceleri alevli ateştendi. O vakit ateşin etrafına
oturmuşlardı. Ve Mü’minlere yaptıklarına şahit bulunuyorlardı. Mü’minlere kızdıkları da,
ancak Hamid olan Allah’a iman etmeleri sebebi ile idi. O Allah ki, göklerin ve yerin mülkü
O’nundur ve Allah her şeye şahittir. Muhakkak ki, Mü’min erkekler ile Mü’min kadınlara
eziyet edenler, sonra yaptıklarından vazgeçmeyenler, işte onların cehennem azabı vardır.
İman edip, imanının gereğini yerine getirenlere gelince onlara altından ırmaklar akan
cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur… Gerçekten Rabbinin yakalayıvermesi çok
şiddetlidir. Çünkü O, yaratır ve diriltir. Bununla beraber O, Gafur’dur, tövbeleri bağışlayandır,
Vedud’dur, itaatkârları sevendir. Arşın sahibidir. Mecit’dir, zatında ve sıfatında pek
büyüktür. Dilediğini hemen yapandır. Geldi ya sana haberleri orduların, Firavunun ve
Semud’un… Fakat o kafir olanlar halâ inkardadırlar. Halbuki Allah onları her taraftan
kuşatmıştır. Doğrusu O, çok şerefli Kur’an’dır. Bir levh-i Mahfuzdadır…” (Burûc Sûresi).
Burûc Sûresinde görüldüğü gibi Ashab-ı Uhdud’un kıssası gerçekten de her yerde ve
her nesillerden Allah (c.c.) davasında olanların üzerinde çok düşünmeleri gereken bir kıssadır.
Bu sûrede Kur’an-ı Kerim Mü’minler için yoldaki işaretleri çizmektedir. Kader plânında
üzerine düşen görevleri benimsemek için Allah’ın (c.c.) gizli gayb hazinesindeki hikmetine
uygun olarak nefisleri hazırlamaktadır.
Bu kıssa Rabbine iman eden ve iman hakikatlerine sarıldığını açıkça ilân eden bir
topluluğun kıssasıdır. İman hakikatlerini açıkça belirttikten sonra insanın, insanlık hakkı olan
inanç ve akide hürriyetini, gerçekleri bilmek ve Aziz, Hamid olan Allah’a (c.c.) inanmak
hakkını zalimce ayaklar altına alıp, dikta ve zulüm rejimi kuran, Allah (c.c.) düşmanları tarafından
çeşitli fitnelere uğrayan bir toplumun kıssasıdır. Bu her türlü hürriyetleri kaldıran
zalimler, insanın Allah (c.c.) katındaki şerefini de ayaklar altına almakta ve yaptıkları çeşitli
işkence ve azaplarla bir oyuncakla oynarcasına teselli bulmakta, ateşle azaplandırdıkları
sırada karşılaştıkları o acı manzaralar karşısında gülüp eğlenmektedirler.
Ne var ki bu imanlı topluluğun gönlünde yer eden iman duygusu her türlü fitnelerin
üstüne çıkmakta ve bu gönüllerde akîde hayata hakim olmaktadır. Zalim diktatörlerin tehdidi
karşısında eğilmemekte, dininden dönmemekte, ölünceye kadar ateşte yakılmalarına rağmen
davalarından vazgeçmemektedirler. Aslında bu gönüller hayata, dünyaya kulluktan kurtulmuşlar,
bu derece iğrenç bir metotla ölümle yüz yüze gelirken hayat sevgisini küçümsemişler,
toprak bağlarından kurtulmuş, her türlü dünya güzelliklerinden, cazibesinden arınmışlardır.
Böylece hayat karşısında akidenin üstün gelmesiyle, bizzat kendi varlıklarının da üstüne
çıkmışlardır. Bu hayırlı, yüce ve şerefli Mü’min gönüllerin karşısında inatçı, şirret, mücrim ve
alçak cibilliyete sahip kimseler yer alıyordu. Bu bozuk fıtratlı insanlar ateşin karşısına
oturmuş, Mü’minlerin nasıl eziyet çektiklerini, azapla yüz yüze geldiklerini seyrediyorlardı.
Ateşin yediği hayatın feryadını, arz ettiği ürpertici manzarayı keyifle seyrediyor, eğleniyorlardı.
Şerefli insanların yavaş yavaş kül olduklarını görüyor, bundan vahşi bir zevk alıyorlardı.
Hayırlı ve şerefli Mü’minlerden bir delikanlının, bir genç kızın, bir çocuğun, bir ihtiyarın, bir
yaşlı kadının, bir kız çocuğunun ateşe atılması onların ruhlarında yer eden zalim duyguları
daha da fazlalaştırıyor, cinnet derecesine getiriyordu. Hiçbir hayvanın bile yapmadığı vahşeti
yapıyorlardı. Vahşi hayvan, avının üzerine saldırırken onu yemek için saldırır. Yoksa aşağılık
ve iğrenç bir arzuyla avının nasıl bir acı çektiğini görerek zevk almak için değil… Ama aynı
2
olay Mü’minlerin rûhen yücelmelerini, hürriyete kavuşmalarını ve o üstün zirveye, en son
noktaya kanatlanmalarını, oraya ulaşmalarını asırlar ve nesiller boyu insanlığın hayretle
gözlediği ufuklara yükselmelerini sağlıyor.
Gerçek odur ki, hayatta karşılaşılan acı ve zevkler, eğlence ve mahrumiyetler, esas
ölçüde değer ifade etmezler… Ayrıca bunlar kâr ve zararın hesabını gösteren ana maddeler
değildir. Ancak bu, bir çok zafer şekillerinden yalnızca bir tanesidir...
Allah’ın (c.c.) ölçüsünde en büyük değer akidenin taşıdığı değerdir. Allah’ın (c.c.)
pazarında en çok aranan, kıymet bulan mal iman malıdır. Zaferin en üstün şekli ruhun
maddeye karşı zaferidir. İnancın acılara karşı üstünlüğüdür. İmanın fitneye karşı galibiyetidir.
İşte bu hadisede Mü’minlerin ruhu korku ve elemlere galip geliyor. Yeryüzünün cazibelerine
ve hayatın güzelliklerine meydan okuyor. Fitneyi öyle bir yenilgiye uğratıyor ki bütün asırlar
boyunca insan cinsi böyle bir zaferin müjdesini bekliyor. İşte en büyük zafer…
Şüphesiz bütün insanlar ölecektir. Sebepler değişecektir. Ama insanlık hiçbir zaman
böyle bir zafere, böyle bir yüceliğe, böyle bir hürriyete ulaşamayacak ve böyle bir katlanışla
yüce ufuklara uçamayacaktır. Bu yalnız Allah’ın (c.c.) seçmesi ve kullarından yüce olanları
şereflendirmesi ile mümkündür. Bunlar diğer insanlarla birlikte ölme fiiline katılacaklar ama
insanlar arasından şerefleriyle ayrılacaklar ve mele-î âlâda son derece bir üstünlüğe sahip
olacaklardır. İnsanların dünyasında da böyle… Biz olayı nesiller sonrası için göz önünde
bulundurduğumuz ve değerlendirdiğimiz zaman durum böyledir…
Mü’minler imanlarıyla bozguna uğrayarak belki de hayatlarını kurtarabilirlerdi. Ama onlar
bizzat neler kaybedeceklerdi neler..? Peki bu büyük mana uğrunda öldükleri zaman
kaybedecekleri nedir? Akidesiz hayatın ne değeri vardır? Hürriyetsiz hayat ne aşağılık bir hayattır.
Zalim despotlar insan cesedine ve ruhuna hâkim olduktan sonra, insanın insanlık değeri kalır mı?
Onlar ateşin alevleriyle yüz yüze gelirken kazançlıydılar. Korkunç ateşlerin fanî
cesetlerini yaladığı, yaktığı zaman da şerefliydiler. Ateşin temizlediği bu şerefli manâ ile asıl
zaferi kazananlar onlardı… Hem savaş alanı yalnız yeryüzü değildir ki… Ve bundan sonra
olacakların hepsi ahirette meydana gelecektir. Şu halde savaş bitmemiştir. Ve savaşın gerçek
sonucu ahirette alınacaktır. “İman edip imanının gereğini yerine getirenler var ya, Rahman
olan Allah bunlara bir sevgi verecek.” (Meryem:96). “Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölüler
sanma. Doğrusu onlar Rableri katından diridirler, cennet meyvelerinden rızıklanırlar.
Onlar Allah’ın kendilerine verdiği ihsândan dolayı neşeli hâldedirler ve arkalarından
kendilerine şehitlik rütbesiyle katılmayan mücahidler hakkında şunu müjdelemek isterler.
‘Onlara hiçbir korku yoktur. Ve onlar mahzunda olmayacaklardır.’ Onlar Allah’tan
gelen nimet ve daha üstün bir ihsan sebebiyle sevinirler ve Mü’minlerin mükafatlarını
Allah’ın zâyi etmediğini görerek neşe içinde bulunurlar.” (Âl-i İmran: 169-171).
Allah’ın (c.c.) yalancıları, zalimleri ve suçluları helâk edeceğine ve ahirette azaba
uğratacağına dair vaadi kesindir. Her ne kadar onları zaman zaman dünyada da helak
etmekteyse de asıl yüklenilen nokta ahirettir. “Asla zalimlerin yapacağı şeyden Allah’ı gafil
sanma. Ancak Allah onların azabını öyle bir güne bırakıyor ki, o gün gözler korkudan
dikilir kalır. Öyle ki başlarını dikerek koşacaklar. Gözleri, kendilerine bile dönüp
bakmayacak. Kalplerinin içi ise hayır namına her şeyden boştur.” (İbrahim:42-43). “O halde
bırak o inkarcıları, dalsınlar ve oynaya dursunlar tâ o vaat olundukları güne kavuşturulacakları
zamana kadar. O gün kabirlerinden koşarak çıkacaklar, sanki dikili putlara
koşuyorlarmış gibi… gözlerinin feri sönmüş bir halde, kendilerini bir horluk kaplayacak.
İşte bu gün, o vaat edildikleri kıyamet günüdür.” (Meâric:42-44).
3
İŞTE YOL BUDUR -IIGerek
Ashab-ı Uhdud’un kıssası, gerekse Burûc Sûresi Allah (c.c.) davasının tabiatı ve
dava adamının bütün sorumluluklar karşısındaki tutumu konusunda geniş ufuklar açmaktadır.
Allah (c.c.) davasının tarihi boyunca yeryüzünde çeşitli davaların ve ideolojilerin çeşitli
neticelerinde pek çok örnekler görülmüştür. Gerek eski devirlerde gerekse modern çağlarda
iman tarihinin kataloğunda meydana gelen başka örneklere de rastlanmıştır. Ve hâlâ bu örnekler
asırlar boyu, zaman geçmiş olmasına rağmen devam edip gitmektedir. Uzak veya yakın diğer
örnekler yanında Uhdud hâdisesi asla ifade edilemeyen bir örnektir. Mü’minlerin kurtulmadığı,
kafirlerin cezalandırılmadığı bir örnek olarak kalacaktır. Bunun sebebi de Allah davasının
gönüllüleri olan Mü’minlerin hissinde bu gerçeğin yer etmesi ve kendilerinin elinde bir imkân
olmadığını, bütün meselelerin ve akîde konusunun Allah’a (c.c.) ait olduğunun anlatılmasıdır.
Onların vazifesi yalnız kendilerine verilen vazifeleri yerine getirip gitmektir. Onların görevi,
Allah’ın (c.c.) yolunu seçip, akîdeyi hayata tercih edip, iman ederek fitnelere üstün gelmek,
amelleri ve niyetleriyle Allah’ı (c.c.) tasdik etmektir. Sonra Allah (c.c.) hem onlara, hem de
düşmanlarına yapacağını yapar… Tıpkı kendi davasına ve dinine istediğini yaptığı gibi…
Onlar Allah (c.c.) indinde ücretli olarak tutulmuşlardır. Allah (c.c.), nerede, nasıl ve ne
şekilde isterse öylece çalışırlar ve belirli bir ücreti alırlar. Ama ellerinde ne lehde, ne de
aleyhlerinde bu daveti yönetme yetkisi yoktur. Çünkü o iş sahibine aittir. Yoksa işçiye ait bir
şey değildir. İkinci olarak da onlar melekler aleminde övgüye, anılmaya ve şerefe erişirler…
Elbette ki yorulmanın, fedakârlığın, engellere karşı dikilmenin, ızdırab çekmenin ve
zulümlere uğramanın hepsi Allah’ın (c.c.) takdirine göredir. Ve O’nun gerisinde bizim şu anda
göremediğimiz bir çok hikmetler gizlidir. Bu nokta üzerinde Allah (c.c.) davasına çağıranların
dikkatle düşünmeleri gerekir. Her yerde ve her nesildeki dava adamlarının… Bu nokta dava
adamlarına eksiksiz ve açık olarak yoldaki işaretleri göstermeye yeterlidir. O yolda sonuna
kadar ilerlemek isteyenlerin adımlarını pekiştirmeye yeter. Sonuç nasıl olursa olsun en
sonunda meydana gelecek Allah’ın (c.c.) takdiridir. Etler ve kemiklerle, kanlar ve terlerle
yoğrulmuş meşakkatli yol boyunca onlar zafer veya yenilgiye, hak ile batıl arasındaki kesin
ayrılığa asla iltifat etmezler. Fakat Allah (c.c.) kendi davası ve dini için bir şey yapmak isterse,
bu Allah’ın (c.c.) irade buyurduğu şekilde oluşur ve öyle sonuçlanır. Yoksa insanların çektikleri
elem veya yaptıkları fedakârlıkların karşılığı değil… Yeryüzü ceza ve mükâfat yeri değildir.
Allah’ın (c.c.) takdirinin geçekleştiği bir yerdir. Allah’ın (c.c.) davası için seçilen insan için bu
seçilme en büyük şereftir. O’nun yanında her şey küçük ve basit kalır. Hayat bile…
yeryüzündeki her şey bile…
İşte böylece son bulmuştu ilk Müslümanlara, seçilmiş insanlara Allah’ın (c.c.) uyguladığı
terbiye metodu… Onları öyle bir yüceliğe çıkarmıştı ki, önce kendi benliklerinden
uzaklaştırmış, kendileriyle ilgili her şeyi atmış ve emir sahibinin yanında ücretli işçi olarak
çalışmalarını sağlamış, ne şekilde olursa olsun Allah’ın (c.c.) seçtiğinden memnun kılmıştı onları.
Bunun yanı sıra da Kur’an’ın yönlendirmeleriyle birlikte yürüyen Peygamber (s.a.v.)
terbiyesi yer alıyordu. Gönülleri ve gözleri cennete çeviriyor, seçilmiş olan devre için onları
sabretmeye çağırıyordu. Resûlullah (s.a.v.) Ammar’ı (r.a.) ve anasıyla babasını görüyor,
Mekke’de korkunç işkenceler altında iken onlara “sabredin ey Yasir ailesi… sizin yeriniz
cennet” demekten başka bir şey söylemiyordu.
Habbab b. Ered (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Resûlullah (s.a.v.) Kâbe’nin gölgesinde
hırkasına dayanmış otururken halimizden şikayet ettik, ve dedik ki: ‘Bize nusret
dilemeyecek misiniz? Bizim için dua etmeyecek misiniz?’ Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.)
buyurdular ki: ‘Sizden önce öyle şeyler olmuştu ki, adam tutuluyor, yere gömülüyor,
sonra bir testere getiriliyor ve başının üzerine koyularak biçilip iki parçaya ayrılıyordu.
4
Geriye kalan eti ve kemiği de demirden taraklarla taranıyordu. Ama bu yine de onun
dininden uzaklaşmasına sebep olmuyordu. Allah’a yemin ederim ki Allah bu meseleyi
mutlaka üstün getirecek ve neticede Sana’dan binen Hadramud’a inecek te Allah’tan
(c.c.) başka kimseden korkmayacak. Kurt koyuna karışacak. Ama siz acele etmek
istiyorsunuz…’” (Buhari).
Her şartın ve durumun ötesinde Allah’ın (c.c.) bir hikmeti vardır. Bu kâinatta (evrende) olan
her şeyi idare eden O’dur. Evrenin başlangıcını ve sonunu bilen O’dur. Evrendeki hâdiseleri
yaratan, onları düzenleyerek aralarındaki ilişkileri bir uyum içinde sağlayan O’dur. Örtülü gayb
perdesinin gerisindeki gizli hikmetleri bilen yine O’dur. Nesiller ve asırlar boyunca bazı olaylar
gözümüzün önüne serilmektedir ki, o olayı yaşayanlar yaşadıkları çağlarda onun hikmetini
kavrayamıyorlardı. “Yâ Rabbi, niçin oluyor bunlar?” diyorlardı. Aslında bu sorular Mü’minin
kaçınması gereken sorulardır. Çünkü Mü’min bilir ki her olayın gerisinde bir hikmet vardır. Ve
Mü’min kaderin devresine kapılarak selâmet ve huzur içerisinde yolunda yürür ve ilerler.
Uhdud kıssasını anlatırken Hâk Teâlâ’nın buyurduğu şu hükümde bir başka gerçeği
işaret etmektedir. “Mü’minlere kızdıkları da ancak Aziz, Hamid olan Allah’a iman etmeleri
sebebiyle idi…” (Burûc). Allah (c.c.) davasına inananların, her nesilde ve her yerde bu nokta
üzerinde dikkatlice durmaları ve düşünmeleri gerekir.
Aslında Mü’minlerle düşmanları arasında geçen savaş esas yapısı itibariyle bir akîde
savaşıdır, başka bir şey değil… Düşmanları Mü’minlerin Allah’a (c.c.) olan temiz imanlarını
çekememektedirler. Onları kızdıran yalnız ve yalnız bu akîdedir.
Mü’minlerle Allah (c.c.) düşmanları arasında geçen savaş aslında ne siyasîdir, ne
ekonomiktir, ne de ırk ayrımına dayalı bir savaştır… Şayet mesele bu saydıklarımızdan
herhangi birisi için olsaydı durdurulması, hâl edilmesi kolay olabilirdi. Böyle bir problemi
çözmek basitleşirdi. Ne var ki temelden bu savaş bir akîde savaşıdır. Ya küfür, ya da iman…
Ya cahiliyet, ya da İslâm…
Müşriklerin ileri gelenleri, Resûlullah’a (s.a.v.) geliyor, bir tek şey karşılığında dilediği
malı, başkanlığı ve dünya nimetlerini vereceklerini söylüyorlardı. İstedikleri tek şey akîde
savaşını bırakması ve bu konuda gevşeklik göstermesiydi. Peygamberimizi (s.a.v.) tenzih
ederiz, şayet müşriklerin istediklerine “pekiyi” deseydi hiç şüphesiz aralarında bir savaş
olmayacaktı… Aslında bu bir akîde davasıdır ve bir akîde savaşıdır. Nerede bir düşmanla
karşılaşırsa karşılaşsınlar, Mü’minlerin çok iyi bilmeleri, unutmamaları gereken budur…
Onlara karşı savaşanlar, bu akîdeden başka hiçbir şey için savaşmıyorlar. Aziz ve Hamid
olan Allah’a inanmaktan başka bir şeye kin beslemiyorlar. Bazen Mü’minlerin düşmanları
giriştikleri savaşın üstüne akîde sancağından başka sancaklar çekmek, siyasî, ekonomik ve
ırkî bayrakları dikmek istiyorlar. Maksatları Mü’minlerle giriştikleri savaşın gerçek yüzünü
ve yönünü değiştirmek ve Mü’minlerin ruhundaki akîde meşalesini söndürmek… Şu halde
Mü’minlerin vazifesi bunlara aldanmamaktır. Ve bu yaptıkları şeylerin bir göz boyacılığı,
bir aldatma ve gizli bir niyetten geldiğini anlamalarıdır. Aslında savaşın sancağını
değiştirenler, Mü’minleri gerçek zafer silahından mahrum etmek ve ellerinden bu silahı
kapmak istemektedirler. 21. yüzyılda bu akîde savaşları bütün hızıyla devam etmekte, haçlı
ruhu orta çağı aratacak şekilde hortlamaktadır. Bu aziz ve necib ümmetin akîdesinden
vazgeçmesi için her türlü siyasî ve ekonomik baskıları uygulamaktan geri durmamaktadır.
Siz kendi kültürünüzü terk edin, bizim kültürümüzü kabullenin diyecek kadar küstahlaşmaktadırlar.
Avrupa hayranları, bakın bizi yaratan Rabbimiz ne buyuruyor: “Mü’minlere
kızdıkları da ancak Aziz ve Hamid olan Allah’a iman etmeleri sebebiyle idi…” Şüphesiz
onların dinlerine girmedikçe onlar Mü’minlerden razı olmayacaklar, bunu kesinlikle böyle
bilelim. Ve ne kadar doğru söylüyor Yüce Rabbimiz. Aldatıcı kafir ve hainler de ne kadar
da yalan söylüyor, yalan uyduruyorlar…
Velhamdülillâhi Rabbil Âlemîn.