Velayet ilmi sadece bir ilim değil, aynı zamanda uçsuz bucaksız vücuda sahip bir diyarın adıdır. Öyle bir diyar ki, Hakk Teala bu diyardan bilinir, bulunur ve görünür. Hakk'a ait olan bu saha İslam Dini'nin çıkış merkezidir. Velayet dünya gibi bir vücut yapısına sahiptir. Hem de üç vücut sahibi olarak. Birincisi nur vücut, ikincisi kevni vücut, üçüncüsü dünya ve etrafını çevreleyen tüm yıldızlar kevni vücudun uzantısıdır. İşte velayet ilmi bu sahalar içinde, ruhumuzun bedenimize yayılıp yaşamımıza gizlice yerleşmiş olan bir hüviyet taşıması gibi bir gizlilikle, kainatı kapsayan genişlik taşır.
Nasıl ki insanda ruhu insani ve ruhu hayvani bulunuyorsa, dünyanın bağlı bulunduğu bu vücutların her birinde velayet ilmi iki taraflı olarak yayılmıştır. Şöyle düşünelim. Bir avuç toprak içinde binlerce canlı bulunur. Bu canlılar ruh denilen zati uzantının hareket zerreleridirler. Her cismi basit, yani atom çekirdeği canlılar kapsamı içinde yer alır. Bu canlılardan hiç biri yoktur ki, velayet ilmi içinde olmasın. Bu ilim Hakk'a ait olduğundan şümulu ve yayılışı da o kadar geniştir.
Bu ilmin yolu ikidir. Birisi 'nur'dan rahmeti görecek olanların yoludur. Yani peygamberlerin gittiği yol. Bu yol Hakk'a giden doğru yoldur. İkincisi 'nar'dan, yani ateşten rahmeti görecek olanların yoludur. Bu yol da şeytanın gittiği yoldur. Her ikisine de Allah'ın izni vardır. Ne var ki, sadece izin yeterli olmuyor. Ayrıca Hakk'ın rızası olması gerekiyor. Hakk'ın hem izni, hem de rızası yalnız hidayet yolunda olanlardadır. Yani peygamberlerin gittiği yolda var. Şeytanıın gittiği yolda Hakk'ın rızası bulunmaz.
Adem dedemiz bir tarafı Hakk, öbür tarafı halk olmak üzere iki taraflı yaratılmıştır. Bu sebepten biz ademoğluna hem rızası, hem de izni vardır. Eğer insanda bu imkan olmasaydı, Hakk'a en yakın mertebe olan zati tecelliye mazhar olamazdı. Peygamberler ve birinci sınıf evliyadan başka hiç kimse bu tecelliyi bilemez, bulamaz ve de yaşayamaz.
Bursalı İsmailhakkı (k.s.) Kitabünnecat isimli eserinde der ki: "Bu makama ulaşmak için duanızda zati tecelliyi Rabbinizden istemeyin. Zira her beden bu tecelliyi yüklenemez." Ben bu fakir böyle bir dua ederken şöyle derim: "Allahım senden zati tecellini istiyorum. Dayanıklı bedenle birlikte." Gayem şu. Ben bu tecellinin çok uzağındayım. Hakk Teala'dan az da olsa bu tecelliden bir sızıntı koparmak için böyle bir istekte bulunuyorum. Atomu parçalayan bu insanoğludur. Atomu parçalamak demek, Hakk'ın zatına ait huduttan içeri girmek demektir. İnkarcılar ya da şeytanın ters yolunda olanlar bu kapıyı açtılar. Radyasyon denen zehiri tüm canlılara yaydılar. Çünkü onların bu çalışmalarına Hakk'ın izni var. Fakat rızası yoktu. Sonuç kütlesel ölüme giden yolu açtılar. Velayet ilmine vakıf olan hidayet yolcusu Hakk'ın rızası ile yol alır. Dilerse, zati tecelliden bir şeyler koparır. Ben de bu pahalı kazancın peşindeyim.
Şunu iyi bilmeliyiz ki, mahlukat sahasında ibadete ait yolda iki ayrı doğru vardır. Birisi hidayet çerçevesinde olan doğrudur. Bu doğru Hakk'ın kabul ettiği doğrudur. Peygamberlerle bize ulaşır. Bir de şeytana ait doğru yol vardır. Veliler derler ki: "herkes Rabbinin doğru yolu üzerindedir." Şeytan, Allah'ın Muzıl ismi şerifine bağlıdır. Bu ismin kendine göre doğrusu vardır. Bu isme bağlı olanların doğrusu, Hadi ismine bağlı olan Kur'an yoluna ters düşer.
Bir doğru daha vardır ki buna her mahlukun ittifak ettiği doğrudur. Bu doğru, Rahman'a bağlı olduğundan tüm mahlukat buna doğru der. O da dünya içi doğrulardır. Sünnetullah diye Kur'an-ı Kerim'in vasıflandırdığı bu gerçekler tabiat kanunlarına bağlıdır. Allah (c.c.) bu doğruyu neden tek yaptı derseniz, karşınıza velilerin şu cevabı çıkar. Hatemülenbiya ( peygamberlerin özü ve risaletin sonuncusu) olan Peygamberimizin, hatemülevliyası olan Muhiddini Arabi'nin (k.s.) açıklamaları ile cevap getiriyorum.
Muhiddini Arabi (k.s.) der ki: "zati tecellinin elde edilmesi yeri bu dünyadır. Hiç kimse ahiret tarafnda bu tecelliye ulaşamaz." Yani şunu demek istiyor. Esfele safilin olan dünya en büyük kötülüklerin bulunduğu yerdir. Her kötülük büyüklüğü ve ağırlığınca eşdeğer iyilik taşır. Allah'ın birliği zatında aranır (esma ve sıfatında aranmaz). Yani Zati Mutlak'ta. Tavan tabana bağlıdır esası çerçevesinde, tek hakikat, tek doğru taşıyan dünya, yani tabiat kanunları, Zati Mutlak'ın karşıtı ve uzantısı sonudur. Bilmez misiniz, görmez misiniz, tek bir çekirdekten olan ağaç dallarının ucunda yemişini verir. Ve o yemişte (tekrar) çekirdek bulunur. Her yemiş genelde yuvarlaktır. Küre olan dünyanın yuvarlaklığı gibi. Bilindiği üzere, küre zati şekildir. Zati Mutlak'taki eşitliği simgeler.
Hakk'a ait değişmez bir gerçektir ki, ademoğlunun dünya gibi iki kutbu vardır. Birisine eshabuşşimal (kuzeyliler), ötekine eshabülyemin (sağdakiler) denir. Kur'an-ı Kerim'de bu iki kutbun ismi böyle. Bir başka ismi de bu iki kutbun sağ ve soldur. Hakk, yani peygamberler tarafına sağ, şeytan tarafına sol denir. Sağ ve sol insan hayatına iki yarı küre misali girmişlerdir. Bir yarı kürede yaz olunca, ötekinde kış olur. Yaza sağ diyelim -ki öyle yakışıyor- yeşillik mahsul yazda olur. Gıdamızın temin edilmesini yaza borçluyuz. Hayatımız yaza bağlıdır. Hayır galip geldimi sağda yaz oldu demektir. Şer (kötülük) galip geldimi, solda yaz oldu demektir. Bu nöbet değişimi ayani sabite izni içinde devam eder, gider.
Adem dedemizden İsa peygambere uzanan zaman içinde, firavun devri şer için yaz dönemi idi. 1500 seneyi aşkın bir süre firavun hanedanı devam etti. Allah Musa peygamberle onu yıktı. Yani Hakk'ın hidayet güneşi geldi. Sağda ilkbahar ve yaz dönemine girildi. Sonra şeytana ait sol taraf geniş bir plan yaptı. Bu planın adı düşünce ve davranışa hakimiyet olmuştur. Bu planla ademoğlu şeytanın kötülük yazı içinde, kendini farkında olmadan yepyeni bir firavun devri içinde buldu. Her millet ve devlet düzenli eğitim sistemine girdi. İlk, orta ve yüksek okullar ihdas oldu. Firavunlar devrinde de eğitim üç ayrı okulla yürütülürdü. Üniversitenin adı Zatikan idi. Bu eğitimle firavunlar hala akıl erdirilemiyen buluşlar gerçekleştirmişlerdi. Firavun mezarlarındaki şualar ve mumyalama tekniği bunun açık şahitidir.
İslam Dini'ne mensup olan kelamcı ve hayalci fıkıh uleması, velayet ilmini İslam Dini'ne sokmayınca, bu ulvi din ibadetle kaim oldu. İbadetin dışında her şey atıldı. Velayet ilmi diye bir ilim duyulmadı. İslam dini sevgisi taşıyan Muhammed'e gönül bağlayan herkes, ilimsiz din karanlığına gömüldü. Kışın, kutuplara yakın yerlerin güneş ışıklarından mahrum olması gibi, dinin önündekilerin tutum ve davranışı sonucu, din ilimsiz kaldı. Yani sağın hidayet tarafında kış başlamış oldu.
Bir kaç asırdan beri şeytana ait şer tarafında yaz dönemi başladı. Yani dinsiz eğitimde, şeytana ait velayet ilmi modern firavun dönemi oluşturdu. İnsanlar bu ilmin sanatla gelen buluşlarına kavuştu. Elektrik, radyo, televizyon, uçak, gemi, ev aletleri gibi fen ve teknoloji nimetlerini sayabiliriz.
Eğer milletlerin içinde, onları idare edecek fertler seçimle iş başına gelmek gibi bir seçim sistemi olmasaydı, dine bağlı olanlar toplumdan öyle dışlanacaklardı ki, davarlar ile dağlarda dolaşan çobanlar gibi olacaklardı. Maymunun komşusu ahmak ile bilim adamı oy hesabına eşitlenince, iş başına gelmek isteyenler oy kaybına uğramamak için bunlara değer veriyor, saygı duyuyor. Oy kaybı, ülke kaybını yendiği sürece, cahile, vurguncuya, yobaza verilen değer hiç eksilmez. Artarak devam eder.
73 Fırka ve Ehli Sünnet
Canlı-cansız tüm varlıklar İslam Dini kapsamına dahildir. "Allah indinde din İslam Dini'dir" ayeti bu gerçeği açıklar. Kur'an bu dinin kitabıdır. Bu dinin içinde iki ümmet bulunur. Birisine ümmeti davet, ötekine, ümmeti icabet denir.
Ümmeti icabet ehli sünnet yolunda olanlardır. Yani şeriatı Muhammediye yolunda olanlar. Ümmeti davet ise kendine göre putlar yaparak, ehli kitap dışında kalan yabani hayat içinde olanlardır. Ayrıca dinsizler de ümmeti davet kapsamına girerler. Mülk Allah'ındır. Eşyaya tapan kişi dolaylı da olsa, yine Allah'a tapar. Ateşe, güneşe, aya, yıldızlara, şeytana, ineğe tapanlar gibi olanlar, bu tapınmaları sırasında çektikleri eziyet, sıkıntı, mal, mülk yönlü hayırlar, kendi ayani sabitelerinde hayır birikimi oluşturur. Bu hayırlar İslam Dini içinde değerlendirmeye alınır. Peygamberlerin dışında kaldığı için değerlendirme puanı düşük olur. Yarım da olabilir, yarımdan da az olabilir. Ne var ki, yarımı geçmez.
Peygamber efendimiz hadisi şerifte: "Benden sonra ümmetim 73 fırkaya ayrılacak. 72'si helak olacak, 1'i kurtulacak. O da fırkaı naciyedir." der. Bu hadisi şerifte fırka ve naciye kelimeleri anahtar hüviyeti taşır. Fırka demek: bir görüş etrafında birleşen kalabalık cemaat demektir. Naciye ise: kurtuluşa erenler, yani helak olmayanlar, demektir. İşte bunlar ehli sünnet yolunda olup, Ululemre tabi olan takva (Allah korkusu taşıyan) kişilerdir. Ululemir velayet ilmini bilen ve yaşayanlara denir. Onlar da şu velilerdir. Hatemülevliya Muhiddini Arabi (k.s.), Bursalı İsmailakkı (k.s.), Erzurumlu İbrahimhakkı (k.s.), Abdullah Bosnavi (k.s.) ve Abdülkerim Çiyli (k.s.)'dir.