İslâm’ın kanunları, Yüce İslâm nizamının kanunları olması bakımından diğer beşeri
kanunlardan ayrılır. Onu Allah (c.c.) Peygamberi Hz. Muhammed’e (s.a.v.) âdetlerinin, göreneklerinin
ve tarihlerinin farklılığına rağmen, Arap olsun, Acem olsun, doğudaki ve batıdaki
değişik milletlere açıklaması için göndermiştir. İslâm nizamı, her ailenin, her kabilenin, her
toplumun ve her sistemin nizamıdır. Aynı zamanda o, kanun adamlarının aradıkları, fakat
bulmak istemedikleri en ideal bir nizamdır. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “De ki: Ey insanlar!
Ben sizin hepinize Allah’ın (c.c.) elçisiyim.” (Araf: 158). “O, Resûlünü hâk dini bütün dinlere
galip kılması için hidayetle ve hâk din ile gönderdi.” (Tevbe: 33). Yine İslâm nizamı, insanlara
tüm halleri hakkında hüküm vermek, onların dünya ve ahiret ile ilgili işlerini, İslâmî sınırlara
sokmak esası üzerine gelmiştir. Bununla birlikte İslâm nizamı, bugünkü beşeri sitemlerin
yaptığı gibi teferruatlar ve cüz’i meseleler hakkında hüküm vermiş ve tafsilatları açıklamış
değildir. İslâm nizamı çoğu hallerde, cüz’i meseleleri halletmek gerektiğinde, umumî
ölçülerde genel hükümler koymakla yetinmiştir. İslâm’ın esasını, İslâm nizamının üzerine
bina edildiği umumî hükümler, İslâm’ın iskeletini teşkil eden noktalar ve İslâm nizamının
koyduğu sınırlar oluşturur. İslâm nizamı ulu-l emre (devlet idarecilerine) bu sınırlar içinde,
hükümler çıkartarak, bu binayı ve bu iskeleti tamamlama yetkisini vermiştir. Böylece İslâm’ın
koyduğu temel prensipler ve sınırlamalardaki incelikleri ve tafsilatı açıklamalarını istemiştir.
Şeriatın kanun koymada izlediği yol gerçek bir sisteme yakışan, yumuşaklık, olgunluk ve
süreklilik özelliğine sahip biricik yoldur.
Toplumu mutlu bir hayata sevk etme görevini üstlenen bu kanunların toplumsal ve
bireysel prensip ve görüşlere uygun olarak, adaleti, eşitliği ve merhameti topluma
yerleştirmesi, onları hayra yöneltebilmesi için yeterince yumuşak ve olgun olması gerekir.
Devamlılık özelliği ise, günlerin ilerlemesiyle özelliği değişecek olan geçici meselelere
hüküm koyulmamasını gerektirir.
İnsanlığa indirilmesi kısa bir sürede tamamlanan İslâm nizamı, Allah (c.c.) katından tam ve
kapsamlı bir nizam olarak indirilmiştir. Bu iş Resûlullahın (s.a.v.) peygamberliği ile başlamış,
vefatıyla yahut şu ayet-i kerimenin inmesiyle tamamlanmıştır: “Bugün sizin için dininizi
tamamladım. Size olan nimetimi tamamladım. İslâm’ı sizin için din olarak kabul ettim.”
(Maide:3). Bu İslâm nizamının olgunluk ve sürekliliğinin delilidir. Bundan anlaşılmaktadır ki,
İslâm son din ve Hz. Muhammed (s.a.v.) peygamberlerin sonuncusudur. Yine Rabbimiz
buyuruyor: “Muhammed (s.a.v.) sizden hiçbir kimsenin babası değildir. Bilâkis O, Allah’ın
(c.c.) elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.” (Ahzab:40)
Kim İslâm hükümlerini incelerse, onun bireysel, toplumsal ve hayatla ilgili bütün
meseleleri eksiksiz bir şekilde kapsamış olduğunu görür. İslâm bireyin meselelerini,
muamelâtı ve fertleri ilgilendiren tüm meseleleri, hükmî, idarî ve siyasî işleri de düzenler.
Bununla beraber toplumu ilgilendiren, harp, sulh ve devletler arası ilişkileri de düzenler. İslâm
belli bir vakit, belli bir asır, belli bir zaman için gelmemiştir. İslâm nizamı Allah’ın (c.c.)
yeryüzünü ve orada yaşayanları nizamına varis kılıncaya kadar, her vaktin, her asrın ve
zamanın tümünün hayat nizamıdır.
İslâm nizamının esasları zamanın geçmesinden etkilenmeyecek bir yapıya sahiptir. Onun
büyüklüğüne erişilemez. Genel prensiplerinin değişmesine ihtiyaç duyulmaz. İslâm nizamı
hiçbir mekân için sınırlanmamış, kişisel ve toplumsal esasları, her türlü yeni meseleleri
çözümleyecek bir şekilde gelmiştir. İşte bu nedenle İslâm nizamında herhangi bir değiştirme,
düzenleme mümkün değildir.
2
Beşeri kanunlar ise toplumu düzenlemek ve idare etmek için önce dar ve sınırlı bir
şekilde doğar, sonra toplumun gelişmesiyle gelişir, kaideleri artar, toplum büyüdükçe teorileri
de büyür, toplumun düşüncede ve ilimde gelişmesiyle çeşitlenir. Kanunları topluma hakim
olan şahıslar koyar, bu kaidelerin düzenlenmesini ve değiştirilmesini kontrol ederler. O halde
kanunları koyan, yapan ve ihtiyaca göre düzenleyen toplumdur. Kanunlar topluma bağlıdır.
Kanunların gelişimi, toplumların gelişimiyle doğrudan ilişkilidir.
İlim adamlarının söylediğine göre kanunlar, ilk asırlarda ailenin oluşumuyla başlamış,
kabilelerin ve devletlerin oluşumuyla gelişmesini sürdürmüş, 18. asrın eşiğinde ise felsefî ve
sosyolojik teorilerin ışığı altında gelişmesinin son aşamasına gelmiştir. Böylece kanunlar,
zamanımıza gelinceye kadar çok büyük bir gelişime uğramış, öyle ki günümüzde, daha önceki
asırlarda mevcut olmayan bir takım prensiplere ve görüşlere ulaşmıştır.
İslâm nizamının ve beşeri sistemlerin doğuşunu belirttikten sonra şunu kesinlikle
söyleyebiliriz ki, İslâm nizamı beşeri sistemlere asla benzemez. İslâm nizamının yapısı beşeri
sistemlerin yapısıyla, tüm yönleriyle çelişir. Şayet İslâm nizamının yapısı beşeri sistemlerin
yapısıyla uyuşuyor olsa idi, İslâm nizamı ilk geldiği haliyle ve özellikleriyle gelmez, beşeri
sistemlerin toplumla beraber gelişme metodunu takip ederdi. Beşeri sistemlerin yakın bir
zamana kadar bilmediği prensiplerle gelmesi ve bu beşeri sistemlerin asırlar geçtikten sonra
hâlâ ulaşamadıkları seviyeye varması mümkün olmazdı.
İslâm nizamı ile beşeri sistemler temelde üç yönden birbirinden ayrılırlar:
Birinci yönü: İslâm nizamı Allah (c.c.) katındandır. Beşeri sistemler ise insan yapısıdır. Her
ikisi de kendilerini oluşturan özellikleri taşırlar. Beşeri sistemler insan aklının ürünüdür,
insanın acizliğini, zayıflığını ve düşüncesinin azlığını üzerinde taşır. Bu sebeple beşeri
sistemler, değişkenlik özelliğine sahiptir. Beklenmeyen hadiselerin akışına göre değişir ve
sürekli olarak noksanlık arz eder. Sistemi oluşturanların en olgun dereceye ulaşmadıkları
sürece, sistemde olgunluğa ulaşamaz. Hiçbir zaman gelecek meseleleri kuşatamaz. Hatta
içinde bulunduğu meseleleri bile halledemez.
İslâm nizamı ise Allah’ın (c.c.) yapısıdır. Yaratıcısının kudretini, olgunluğunu ve azametini
temsil eder. Olanları kuşattığı gibi, olacakları da kuşatır. Yapıcısının âlim ve haberdar olması
sebebiyle, şimdi ki halleri ve gelecekteki tüm olayları kuşatır.
İkinci yönü: Beşeri sistemler belirli bir zaman için, toplum tarafından, işlerini düzenlemek
ve ihtiyaçlarını karşılamak için konulmuş prensiplerdir. Bu sebeple onlar, ya toplum seviyesinden
geri veya toplumun o günkü seviyesinden kaidelerdir. Yarın toplum seviyesinden geri
kalacaktır. Çünkü bu kanunlar toplumun gelişme hızına ayak uyduramazlar. Onlar ancak,
toplumun belirli bir dönemi için yeterli olabilirler. Toplumun değişmesiyle değişmeleri
gerekir.
İslâm’ın prensiplerini ise Allah Teâlâ (c.c.), toplumun işlerini düzenlemek için devamlılık
esası üzerine kurmuştur.
İslâm, beşeri sistemlerle toplumun düzenlenmesi noktasında ittifak eder. Fakat İslâm,
beşeri sistemlerden, sürekliliği, olgunluğu, değişme kabul etmeme özelliğiyle ayrılır. İşte bu
İslâm’ı diğer sistemlerden ayırıcı vasfı ve onu mantıklı kılan özelliğidir.
İlk olarak; İslâm’ın kaideleri ve nasları (hüküm kaynakları), zaman geçtikçe, toplum
geliştikçe, ihtiyaçlar arttıkça ve çeşitlendikçe kişisel ve toplumsal konularda toplumun artan
ihtiyaçlarına cevap verebilme gücüne sahiptir.
İkinci olarak; İslâm’ın kaide ve nasları (hüküm kaynakları) hiçbir dönemde toplumun
içinde bulunduğu seviyeden geri kalmayacak bir genişleme kabiliyetine ve üstünlüğüne
sahiptir. İslâm nizamının bu iki özelliği mantığın zarurî kıldığı iki özelliktir. Bunlar İslâm
3
İSLÂM NİZAMI, İLÂHİ VE EVRENSEL BİR NİZAMDIR -IInizamının
en mühim ayırıcı özellikleridir. İslâm nizamının nasları (hüküm kaynakları),
kişisel ve toplumsal konularda, kişinin ve toplumun ulaşabileceği en son sınıra uygun olarak
indirilmiştir. Onun ulaştığı kapsamlılığın ötesinde bir kapsamlılık düşünülemez. İslâm
nizamının üzerinden 14 asır geçmiş, beşeri kanunlar defalarca değişmiş, bilimler ve görüşler
büyük gelişmeler kazanmış, sanayi ve keşifler insanın aklının alamayacağı yenilikler
getirmiştir. Beşerî sistemler yeni olaylara ve meselelere cevap verebilmek için defalarca
değişmiştir. Öyle ki İslâm’ın geldiği gün uygulanan kanunlarla bugün uygulanan kanunlar
arasındaki bütün ilişkiler kopmuştur. Bütün bunlara rağmen İslâm nizamı hiçbir değişme ve
düzenlemeye ihtiyaç duymamıştır. Prensip ve teorileri toplumla aynı seviyede, onların
yapılarına, huzur ve emniyetlerinin sağlanmasına daha uygun olmaya devam etmiştir.
Bütün bunlar İslâm nizamının yanı başında duran tarihi gerçeklerin şahitliğidir. Bundan
da öte İslâm’ın kendi nasları da (hüküm kaynakları) buna şahittir.
Meselâ şu ayet-i kerimelere bakabiliriz:
“Onlarla işlerinde müşavere et…” (Al-i İmran:159). “Onların işleri, aralarında müşavere
iledir.” (Şura:38). “İyilik ve takva üzere yardımlaşın, kötülük ve zulüm üzerine yardımlaşmayın.”
(Maide:2).
Resûlullah da (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “İslâm’da ne zarar vermek vardır, ne de zarar
görmek.” İşte bunlar kişisel ve toplumsal meselelerde en son prensipleri gösteren Kur’an ve
sünnet naslarıdır.
Kötülüğün ve günahın kaldırılması, iyilik ve takva hususunda yardımlaşmanın doğması
için idari alanlarda “Müşavere” prensibini koymuştur. İşte bu sebeple İslâm nizamı, insanlığın
seviyesine ulaşmaktan aciz kalacağı bir genişliğe ulaşmıştır.
Üçüncü yönü: İslâm gayesi, toplumu düzenlemek, yönlendirmek, sâlih insanlar
yetiştirmek, örnek bir devlet, örnek bir dünya oluşturmaktır. Bu sebeple İslâm’ın prensipleri,
indiği anda dünyanın seviyesinin çok üstünde gelmiştir. Bu hal bugüne kadar da böylece
devam etmiştir ve edecektir de. Onun getirdiği görüş ve prensiplere, Müslüman olmayan
dünya, uzun asırlar sonra dahi ulaşabilmiş ve anlayabilmiş değildir. Bu sebeple Allah Teâlâ
(c.c.) İslâm nizamını örnek bir olgunluk seviyesinde indirmiş ve toplumu bu olgunluk
içerisinde, hoşgörü, itaat ve faziletlere sevk etmiştir.
Beşeri sistemler ise, toplumu yönlendirme amacıyla değil, onları idare etmek amacıyla
kurulmuştur. Ayrıca kanunlar toplum seviyesinden geridedir ve toplumun gelişmesine
bağlıdır. Fakat kanunlar asrımızda, ilk çizgisinden ayrılarak toplumu yönlendirmek için de
konmaya başlanmıştır. Rusya, İtalya, Almanya ve diğerlerinin yaptığı gibi, devletler
toplumlarını belirli amaçlara ve çeşitli yönlere sevk etmek için kanunları alet olarak
kullanmaya başlamışlardır.
İşte böylece beşeri sistemler daha yeni İslâm nizamının başladığı noktaya ulaşabilmiş,
onun 14 asır geride bıraktığı yere varabilmiştir. Fakat şurası muhakkak ki beşeri sistemler
hiçbir zaman İslâm nizamının olgunluk, üstünlük, süreklilik özelliklerine ulaşamayacaktır.
Çünkü o, vahye dayanır, o, ilâhidir.
Velhamdülillâhi Rabbil Âlemîn.