prensiplerle ortadan kaldırır, bir çok savaş biçimini kendisinden uzak tutar ve gayelerini asla
onaylamaz. Örneğin ırkçılık taassubu yoktur. İslâm, tüm insanlığın bir asıldan geldiğini, bir
tek nefisten yaratıldığını ve sadece tanışmaları, birbirlerini sevmeleri için büyük büyük
toplumlara, küçük küçük kabilelere ayrıldığını söyler.
İslâm, haçlıların ve daha birçoklarının yaptıkları gibi, görüş açısı dar din taassubundan
doğan savaşları da benimsemez. Zira İslâm’da diğer din mensuplarını zorlama, o dinlerin
prensiplerine bakmaksızın, asıllarını reddetme gibi bağnazlıklara yer yoktur. Allah (c.c.)’ın dini
birdir, tüm mü'minler tek bir ümmettirler ve hepsi de İslâm’a bağlıdırlar. Yani mü'minlerin
kendilerini her yönden Allah (c.c.)’a bağlamaları ve ortak koşmadan O’na kulluk etmeleri
gerektiğini vurgular İslâm… Nitekim bu esas “Dinde zorlama yoktur” ayetiyle ifade
edilmiştir.
Allahü Teâlâ (c.c.), Yüce Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’e, diğer inanç sahiplerini
dine davet ederken, aydınlatma ve hatırlatma sınırını aşmamasını açık olarak emreder: “Kendilerine
kitap verilenlere ve ümmîlere deki: Siz de İslâm oldunuz mu? Eğer İslâm olurlarsa
doğru yolu bulurlar. Yok eğer dönerlerse, sana düşen sadece tebliğdir.” (Âl-i İmran: 20).
Allahü Teâlâ (c.c.)’nın bu emri, diğer din mensuplarının Allah (c.c.)’ı inkâr etmemelerine
ve Allah (c.c.)’ın haram kıldıklarını helal saymamalarına bağlıdır: “Kendilerine kitap
verilenlerden Allah (c.c.)’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah (c.c.) ve Resûlünün haram
kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye
verecekleri zamana kadar savaşın.” (Tevbe:29).
İslâm başkalarını sömürmek gayesiyle yapılan savaşları reddeder. İslâm’da, ham
maddeler temin etmek, ticaret yapmak için pazarlar edinmeyi veya herhangi bir toplumu
köleleştirmeyi hedefleyen savaşların kesinlikle yeri yoktur. Çünkü İslâm, tüm insanlığın
birbirleriyle yardımlaşmalarını temine çalışır. Bu da onun bir özelliğidir. Bütün canlıları
birbirinin yakını, tüm kâinatı (evreni) hiçbir noktada çatışmayan, birlik ve beraberlik içinde
görür. İyilikte ve takvada yardımlaşmayı emredip, soygunculuğu, yağmacılığı, hortumculuğu
ve mal gasp etmeyi şiddetle yasaklar. Hiçbir cins ve rengi ayırt etmeksizin, tüm insanlığa
gerçek adaleti vaat eder. Herkes yaptıklarından dolayı bu dünyada adaletten nasibini alacak ve
insan gibi yaşamanın huzurunu ve emniyetin lezzetini tadacaktır.
İslâm, geçici nam ve şöhretler için kralların ve sahte kahramanların kendi keselerini
doldurma amacıyla yaptıkları savaşları da şiddetle ve nefretle reddeder. Nitekim biri gelip Hz.
Peygamber (s.a.v.)’e: “Ey Allah (c.c.)’ın Resûlü! Kimi ganimet için, kimi isim ve kimi de şöhret
için savaşıyor. Bunlardan hangisi Allah (c.c.) yolunda savaşmaktadır?” diye sordu. Hz.
Peygamber (s.a.v.)’de: “Allah (c.c.)’ın kelimesi (dini)nin yücelmesi için savaşan ancak Allah
(c.c.) yolunda savaşmış olur” buyurdular. (Kütüb-ü Hamse).
İşte biz burada, İslâm’ın meşrû saydığı tek savaş biçimini bulmuş oluyoruz: “Allah
(c.c.)’ın kelimesinin en üstün olması için savaşan Allah (c.c.) yolunda savaşmaktadır.”
Şu halde nedir Allah (c.c.)’ın sözü ki bunun üstün olması yolunda savaşanın savaşı
Allah (c.c.) yolunda mukaddes savaş oluyor? Burada Allah (c.c.)’ın kelimesinden kastedilen
mana, Allah (c.c.)’ın iradesidir. Allah (c.c.)’ın bizce değerlendirilen iradesi ise, O’nun kâinat,
hayat ve insan için emretmiş olduğu şeriatla bağdaşan iradesidir. Kâinatın yaratılışındaki
2
birlik ve insanların birbirleriyle olan yarışması, Allah (c.c.)’ın hayat için buyurmuş olduğu
kanunun tâ kendisidir. Bu birlik ki hayat için sürekli bir gelişme kaynağı, ızdırap ve sefaleti
ortadan kaldıran tek etkendir. Yine söz konusu bu yardımlaşma her devirde sadece hayrı
getirmiştir. “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde
yardımlaşmayın.” (Maide:2).
İslâm bütün insanlığa gelmiştir ve İslâm’ın getirdiği bu hayrın tüm insanlığa ulaşması,
insanla hayrın arasına hiçbir engelin girmemesi demek, Allah (c.c.)’ın kelimesinin yücelmesi
demektir. İşte bu nedenle, bu hayırlı nimetin tüm insanlığı kucaklamasına engel olan güçler,
insanla hayrın arasına girmiş olduklarından, Allah (c.c.)’ın kelimesine saldıranlar
durumundadırlar. O halde insanlara hayrın ulaşmasını engelleyen güçleri ortadan kaldırmak
için yapılan savaş, Allah (c.c.)’ın kelimesini yüceltmeye çalışmak demektir. Böyle bir savaşın
amacı, insanlara İslâm’ı zorla kabul ettirmek değil, bilakis onlara fikir, düşünce ve vicdan
özgürlüğü vererek hidayete ermek imkanı tanımaktır. İslâm hiçbir kimseyi zorla kendisine
inandırmaya çalışmaz. Ancak İslâm’ın yolunu insanlara tıkayanları ortadan kaldırarak,
insanların hidayete ermelerine, felaha kavuşmalarına yardımcı olur.
“Fitne kalmayıncaya, din tamamen Allah (c.c.)’ın oluncaya kadar onlarla savaşın..”
(Enfal: 39). İslâm’ın kabul ettiği savaşlardan biri de budur. İslâm kendine bağlı olanları bu savaşı
yapmaları için teşvik etmiş ve Allahü Teâlâ (c.c.), Resûlüne, mü'minleri bu savaşa davet
etmesini emretmiştir. Allah (c.c.) bu savaşı yapanları sever ve onlara rızasının en yüce
makamlarını vaat eder. İslâm, tüm dünyada adaleti tesis ve doğruluğu ikame etmek için
gelmiştir. Bundan başka gelişinin bir sebebi de sosyal ve hukuki adaleti gerçekleştirecek diğer
faktörleri de tesis etmektir.
Bu nedenle, saldırganlar, zalimler ve adalete muhalif davranışlarda bulunanlar, Allah
(c.c.)’ın kelimesinin zıddına hareket etmiş olurlar. Dolayısıyla o kelimeden uzaklaşanları, kılıca
sarılmak pahasına tekrar ona bağlamak gerekmektedir. Her şartta ve her yerde yükselmesi
gereken “Kelimetullah” mutlak adaletin temininden, tecavüz ve düşmanlığın önlenmesinden
ibarettir. “Eğer insanlardan iki grup vuruşurlarsa onların arasını düzeltin, şayet biri
ötekine saldırırsa Allah (c.c.)’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla vuruşun.
(Allah’ın buyruğuna) dönerse artık adaletle onların arasını düzeltin ve adil olun. Allah (c.c.)
adil olanları sever.” (Hucurât:9).
Madem ki İslâm, adaleti tesis etmek adına Müslüman’ın Müslüman’la dahi mücadele
etmesine izin vermektedir, hatta davet etmektedir, o halde zulmü kendilerinden ve savunmasız
biçarelerden de uzaklaştırmaya davet ediyor demektir, ki ne Müslümanlar başkalarının
zulmüne uğrasın, ne de başkaları Müslümanların zulmüne uğrasın ve böylece herkesin yaptığı
tecavüz önlensin.
Rabbimiz buyuruyor: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, fakat haksız yere
saldırmayın, çünkü Allah haksız yere saldıranları sevmez.” (Bakara:190). “Size ne oldu ki
Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi şu halkı zalim olan şehirden çıkar, bize katından bir
koruyucu ver, bize katından bir yardımcı ver!’ diyen zayıf erkek, kadın ve çocuklar
uğrunda savaşmıyorsunuz?” (Nisa:75).
İşte Müslüman sadece bu yüce gayeler için silaha sarılır ve Allah (c.c.) katında en yüce
değerleri kazandıran bu cihada büyük bir aşkla atılır. Çünkü sadece, evet sadece bu savaş
insana şehadet şerbeti içirerek, onu makamların en yücesine çıkartır.
“Allah mü'minlerden mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın
almıştır. Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah’ın üzerine bir
borçtur. Gerek Tevrat’ta, gerek İncil’de, gerek Kur'an’da...” (Tevbe:111).
3
İSLÂM’IN ORTAYA KOYDUĞU BARIŞ PRENSİBİ -II-
“Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma! Hayır, onlar diridirler, Rableri katında
rızıklandırılmaktadırlar. Allah’ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli olarak,
arkalarından henüz (şehid olup) kendilerine yetişemeyenlere de korku olmadığı, onların
üzüntüye uğramayacakları müjdesiyle sevinmektedirler.” (Âl-i İmran: 169-170). Ancak bu yüce
gaye için, İslâm kendi mensuplarını savaşa hazır olmaya, kuvvet toplamaya, zayıf düşüp
haysiyet kırıcı antlaşmalara yanaşmamaya davet eder: “Onlara karşı gücünüz yettiği kadar
kuvvet ve cihad için bağlanıp-beslenen atlar hazırlayın! Bununla Allah’ın düşmanını, sizin
düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz ama Allah’ın bildiği kimseleri
korkutursunuz.” (Enfal:60). “Sakın gevşeyip (zillet içinde) barış istemeyin. Siz galipsiniz.
Allah sizinle beraberdir. O sizin amellerinizi zayi etmez.” (Muhammed Sûresi:35).
Gücün bir araya getirilmesi ve çoğaltılması, İslâm nizamının hedefe varmak için ortaya
koyduğu zaruri kaidelerden biridir. İslâm semavi dinlerin en sonuncusudur ve Allah (c.c.)’ın
insan için irade ettiği tüm prensipleri içermektedir. Her Peygamber sadece onun temel kaidelerini
getirmiştir: “Allah katında din, hiç kuşkusuz İslâm’dır.” (Âl-i İmran:19). Her Peygamber,
bir olan ve hiçbir ortağı bulunmayan Allah (c.c.)’a kulluğu emretmek için gelmiştir. Sonunda
da önce gelen kitapları tasdik ederek ve onlara şahit olarak Hz. Muhammed (s.a.v.) bu dini
insanlara tebliğ için gönderilmiştir. “Sana da, kendinden önceki kitapları doğrulayıcı ve
onları koruyup-kollayıcı olarak bu Kitab’ı gerçekle indirdik.” (Maide:48).
Bu ruhla gelen Peygamberlik, tüm insanlığın ve hayatın ruhunu koruyan bir vasiyettir.
Vasiyet etme durumunda olana vasiyet etme vazifesini yerine getirebilmek için kuvvet gerekir
ki bu da korkutma ve zorlamayla değil, hürmet ve büyüklükle elde edilir.
İnsanlar yaratılışlarındaki sapma kabiliyeti nedeniyle elbette sapar, sağa sola
saldırırlar. Bu nedenle tüm insanların dikkate almak zorunda kalacakları bir gücün varlığı
mutlaka gerekmektedir. Silah gücü olmayan hidayet (yol göstericilik), acizliğe mahkum
edilmiş demektir. O halde hidayeti destekleyen kuvveti oluşturmak zorunda olduğu için, tüm
Müslümanların bu vazifeyi yerine getirmeleri kendileri için bir iman borcu olmaktadır. Bu
kuvvetin temini, Hak’tan dönenleri Hakk’a çevirmek, asilerin zulüm ve tecavüzlerine mani
olmak, emin olanların ise güvenini garantilemek, kısacası Allah (c.c.)’ın kelimesini yüceltme
davasını aczden kurtarmak için kaçınılmaz bir sorumluluktur.
Mutlak özgürlük (Allah (c.c.)’tan başka hiçbir şeyden korkmamak) ortaya çıktığında,
insanlar zorla dinlerini terk etmeye zorlanmadıklarında, yüce adalet uygulandığında, insanlar
birbirlerine köle edinmek amacıyla saldırmadıklarında, kendilerini savunmaktan aciz olan
zavallılara hiçbir zalimin zulmetmeye gücü yetmediğinde, tüm gaddarlar zulmü bırakıp, barışı
kabul ettiklerinde, kısacası insanlığın emniyeti tam olarak sağlandığında, İslâm tüm savaşları
yasaklar ve tüm insanlığı derhal barışa davet eder: “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de
barışa yanaş ve Allah’a dayan, çünkü O, işitendir, bilendir.” (Enfal:61). “O halde onlar sizden
uzak dururlar, sizinle savaşmazlar ve sizinle barış içinde yaşamak isterlerse, Allah size
onlara saldırmak için yol vermemiştir.” (Nisa:90).
Bütün bunlar, İslâm’daki barış fikrinin bir özetinden ibarettir. Barış İslâm’da bir
esastır, savaş ise zaruret ve bir zorunluluktur. Bir kişinin, bir cinsin veya bir toplumun
menfaatini temin için değil, aksine tüm insanlığın menfaatini temin etmek ve Allah (c.c.)
tarafından dünya hayatının gayesi kılınan, insan hayatının yüce hedeflerinden olan mukaddes
ölçüleri, daim ve hakim kılmak için bir zorunluluktur. Savaş, insanı sıkıştıran, korkutan tüm
değerleri ortadan kaldırmak ve yeryüzünde gerçek adaleti kurmak, Allah (c.c.)’ın kelimesini
yüceltmek için bir zarurettir!
4
İslâm hayata tümüyle hakim olduğunda, barış parça parça bir halde hayata hakim
olmaz. İslâm, barışı bir bütün olarak kabul eder ve hayatın her noktasına ulaşmasına çalışır,
insanı, hayat ve kainat hakkındaki küllî fikre bağlar. Bu sayede İslâm’ın ifade ettiği barış,
günümüzdeki devletler arası antlaşmaların konusunu teşkil eden barıştan daha köklü ve daha
kapsamlıdır. Allah (c.c.)’ın murad ettiği barış, tüm insanlığa adalet ve emniyet getiren bir
barıştır. Yeryüzünde bin bir zulüm yapılırken ve güçlüler zayıfları ezerken “Aman ne olursa
olsun, yeter ki savaş olmasın” zihniyeti İslâm’ın hedeflediği barıştan çok uzaktır. İslâm böyle
bir barış fikrini kesinlikle kabul etmez. İslâm’ın yüce prensiplerine göre Allah (c.c.)’ın
kelimesinin yüceltilmesi için barış teşebbüsüne giriştiğinde İslâm bu işe devletler seviyesinde
başlamaz. Çünkü bu seviye, barışın başlama değil, son noktasıdır. Devletler arasındaki barış,
barış zincirinin en son halkasıdır ve ondan önce daha bir çok halka vardır.
İslâm, barışı önce kişinin vicdanında, sonra ailede, toplumda ve daha sonra da
devletler seviyesinde ele alır ve yerleştirir. İslâm, kişinin Allah (c.c.) ile olan alâkasında, bireyle
ve toplumla olan ilişkisinde barışı temin eder. Daha sonra toplumun, diğer toplumlarla,
bireyin devletle, devletlerin diğer devletlerle münasebetlerinde barışın gerçekleşmesine
çalışır. İslâm, bu son hedefe ulaşmak için yolunu oldukça uzun tutar. Bu yolun istasyonları,
önce vicdan, sonra aile, sonra toplum ve sonra devletler arası barıştır.
Günümüzün siyasi trenleri bu istasyonlara uğradığı takdirde, insanlığın adalete, barışa
ve huzura kavuşacağı çok açıktır. Ve insanlık yaratılış gayesine kesinlikle ulaşacaktır.