You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İSLÂM RUHU VE ŞUURU

İSLÂM RUHU VE ŞUURU

Üye
İSLÂM RUHU VE ŞUURU
Kesinlikle belirtmek yerinde olacaktır ki, İslâm tarihindeki olaylarda en etkili unsur
İslâm ruhudur. İslâm tarihini ve özelliklerini araştıran herkes onun, kanun koyma, düzen ve
yönlendirmesinin ardında gizlenen bu ruhu görür. Bu ruh, çok kuvvetli olduğu kadar da
apaçıktır. İnsan bunu görüp fark ettikten sonra, bu ruhtan etkilenmemesi mümkün değildir. Bu
ruh, insanın kalbinin derinliklerinden gelen hisler, olaylar, davranışlar ve belirtilerinde
kendisini gösterir. Evet, bu ruhu sınırlı kelime kalıpları içinde hapsetmek, tutmak çok zordur.
Bu ruh, İslâm’ın Müslümanlardan, farz ve vaciplerin ardında, bakıp erişmelerini istediği çok
yüksek bir ufku resmeder, gösterir. Bu ufka yükseliş zordur. Beşeri hayatın akışı, ardı arkası
kesilmeyen insani ihtiyaçlar ve zorluklar, insanlardan pek çoğunun bu yüksek ufka
yükselmesine mani olur. Geçici şevk ve heveslerle yükselebilenler ise orada uzun süre kalmak
için sabredemezler. Çünkü bu ufkun sorumluluğu ağırdır. Bunlar, nefis ve maldan, şuur ve
davranışlardan istenilen bir takım sorumluluklar ki, bunların en ağırı, İslâm’ın fert vicdanına
farz kıldığı daimi uyanıklık ve şahsına mensup olduğu beşeriyete, içinde yaşadığı topluma,
küçük-büyük bütün hareketlerini kontrol eden, gözeten, bütün gizlilikleri bilen yaratıcısına
karşı bütün hüküm ve vazifelerin yerine getirilmesi hususunda, kendi şuurunda duymaya
mecbur olduğu uyanıklık ve duyarlılıktır. Bununla, yani niteliklerini söylediğimiz bu yüksek
ve büyük ufka yükselişin ve orada kalışın bir kısım imkansızlığı ile, İslâm’ın uygulanması
mümkün olmayan, hayale dayalı, şairane fikir ve şevkler olduğu anlaşılmasın. Bu büyük ufka
yükseliş her zaman, her insanın zorunlu kılındığı bir durum değildir. Bu ufuk, içinde
bulunduğumuz beşeriyet dünyasının geçmişte, şimdi ve gelecekte ona erişmek için çalıştığı ve
çalışacağı bir ideal hedeftir. İnsanlar bazen ona erişmiş, bazen de erişememiştir. Bunda
insana, onun vicdanına ve gücüne olan itimattan bir misal ve insaniyetin yakın ve uzak
geleceğinden ümit kesilmeyeceğine bir delil vardır. Bunun ardında insanlar için bütün
amellerinde genişlik esas tutulmuştur. Rabbimiz buyuruyor: “Allah hiç kimseye gücünün
yeteceğinden başkasını yüklemez.” (Bakara:286).
İslâm’ın hoşgörüsü, çizilen hudut içerisinde herkesin yapabildiği amelleri kabul eder.
Hayatî akışını hiçbir zaman sekteye uğratmaz. “Herkesin yaptığı şeylere göre derecesi
vardır.” (En’am:132). Bu yüce ufka yol her zaman için açıktır. İslâm tarihinin bütün olaylarında
bu ruhun etkisi açık olarak görülür. Bu ruh sadece manada kalmadı, hayalleri süslemedi.
Toplumun bütün kademelerinde, bütün sınıflarında gözle görülen, kulakla duyulan, olaylarda
tarih boyunca izler bırakacak davranışlara inkılap etti, dönüştü. Sanki ruhlar bir anda başka
kalıplara döküldü, başka renklere büründü. İslâm tarihinin gelişmesinde asırlar boyu meydana
gelen eşsiz kahramanlıkların, geniş hayallerin mahsulü zannedilen efsanevî olayların en doğru
yorum ve anlatımı şüphe yok ki budur. Ruh temizliği, şahsi cesaret, nefislerden vazgeçmek,
düşüncede birlik, uygun ve doğru fikir ve hayatın her dalındaki canlı, yaşanan kahramanlık
örneklerini tarih saymakla bitiremeyecektir. Bütün bunlar, kuvvetli ve yapıcı İslâm ruhu ile
bağlantılıdır. Bu harika kahramanlıkları, insanların şahsi deha ve kabiliyetleri ile yorumlamak,
hem noksan ve aldatıcı ve hem de hayat ve kainatın gerçeklerine yüz çevirmek olur. Bütün bu
harika kahramanlıkların doğuşunu bu kuvvetli ruha bağlamak kesin olarak hata veya yanlış
değildir. Zira bu dış görünüşü bakımından bireysel (ferdi), hakikatte ise evrensel kuvvetlerle
meydana gelen bir güçtür. İnsan bu güçten kabiliyeti kadar istifade eder ve yükselir. Bu
yükseklik Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in nübüvvetinde en üst seviyesine erişmiştir. Ve
herkes, bu büyük dinin verdiği ruhu kendi istidadınca duyar. Bu duygu ile meydana gelen
etkiyi günlük pratik hayatta olduğu gibi, tarihin büyük küçük bütün olaylarında da görmemek
mümkün değildir. Bunun büyüklük ölçüsü çoklukta değil, özündedir. Arap yarımadasında bir
avuç Müslüman’ın çok kısa bir zamanda İran ve Bizans imparatorluklarına karşı elde ettikleri
2
zaferin büyüklüğünü, Kureyş’in insana dehşet veren işkencelerine, karnına, göğsüne konan
ateş ve kızdırılmış ağır taşların altında günlerce aç, susuz, güneşte bırakılmasına rağmen
dininden dönmesi, Allah (c.c.)’ı inkâr etmesi isteği karşısında: Hayır Allah birdir, birdir,
birdir… diyen Habeşli bir köle olan Hz. Bilal (r.a.)’in gösterdiği sabrın derecesini, kemiyette
(nicelik) değil, keyfiyette (nitelik) aramak lazımdır.
Bu ruh malsız, rütbesiz hiçbir özelliği olmayan bir insanla temas haline gelince onu,
kudret ve kuvvet sahibi bir hükümdar karşısında insan gücünün üstünde, zulüm ve işkencelere
rağmen, haktan, hakkı söylemekten asla ayrılmayan metin ve kudretli bir şahsiyet haline
dönüştürüyor. Diğer taraftan, dünyaya hükmettiği halde, tevazu, kanaat ve asaletinden hiçbir
surette ayrılmayan Hulefâ-i Raşidin’i görüyoruz. İki insan: Biri mal ve rütbede nasibi
olmadığı halde, mala ve rütbeye eğilmeden, her türlü işkencelere katlanarak haktan
ayrılmayan insan… Diğeri, mala ve rütbeye kavuştuğu halde, bunlara kıymet vermeden
tevazu ve kanaat sahibi olarak haktan ayrılmayan insan… Bu iki insan birbirine eşit, çünkü
kuvvet aldıkları kaynak bir… Bu kaynak, kuvvetli, bütün sahalara etkili, kudret ve tesirinde
engin İslâm ruhudur. Müslümanların Bizans ve İran imparatorluklarına karşı elde ettikleri
zaferde bu ruhu apaçık görüyoruz. Evet, iki muazzam imparatorluğun sahip oldukları kuvvete
karşı, Müslümanların tek silahı “İSLÂM RUHU” idi. Bu zaferleri tamamen ruhi kuvvetlere
bağlamak, tarihi en sıhhatli bir biçimde açıklamaktır. Zira bunun başka türlü bir izahı yoktur.
İslâm’ın, toplumun her türlü şuur ve davranışlarında, maksat ve gayelerinde, sosyal ve
ekonomik problemlerinin düzenlenmesinde tuttuğu ışık, fetihlerde tuttuğu ışıktan daha az
değildir. Belki de daha net ve kuvvetlidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e Peygamberlik geldiği
zamandan vefatına kadar geçen kısa zaman içinde Arap yarımadasında meydana gelen
ekonomik gelişmenin, fikir ve şuurda, nizam ve eğitimdeki devrimin bir benzeri yoktur.
Bunca gelişme ve devrimi meydana getiren sadece İslâm ruhu ve düşüncesidir. Tarih, bu
uyanıklık ve devrimlerin canlı örnekleriyle doludur. Bunların pek azını anlatırsak, ümit edilir
ki çoğunun yerini tutar.
İşte bu canlı örneklerden bir tanesi: Hz. Halid b. Velid (r.a.), elde ettiği zaferleri,
soyunun asaleti, temiz şahsiyeti ile daima iftihar edilen şerefli bir insan… Hz. Ömer (r.a.) onu
ordu komutanlığı vazifesinden alıyor. Hz. Halid (r.a.) kızmıyor, bunu bir onur meselesi olarak
algılamıyor, meydanı terk etmiyor. Bütün ordu kendisini sevdiği ve beraber olduğu halde,
ihtilale kıyam etmiyor. Din ve devletin yükselmesi, Allah (c.c.) yolunda şehit olmak için, rütbe,
makam gibi değerlere kıymet vermeyip, o güne kadar emrettiği bir kardeşinin emrine girerek
mücadeleye devam ediyor. Devam ediyor, çünkü İslâm’ın fert vicdanından istediği daimi
uyanıklık ve şuur hassasiyeti, hayatta bütün değerlerin en üstündedir. Hz. Ömer (r.a.)
buyuruyor ki; Halid’i azl edişim ne ona olan kinimden ve ne de ihanetimdendir. Halk elde
edilen bunca zaferleri onun şahsında buluyor ve Allah (c.c.)’ın yardımını unutuyordu.
İnsanların bu yüzden fitneye düşebileceği korkusuyla bunu yaptım. Çünkü biliyordum ki bize
bu zaferi ihsân eden ancak Allah (c.c.)’tır.
Bir gün Hz. Ömer (r.a.) içi su dolu bir tulumu yüklenmiş geliyor. Oğlu bu hali görünce
sorar: Neden böyle yapıyorsunuz? Hz. Ömer (r.a.)’in cevabı: Kendimi (nefsimi) beğenir gibi
oldum. Onu zelil etmek istedim, dedi. Bu ne derece hassasiyettir. Bir kimse ki, halife olması,
eşsiz fetihler ve muvaffakiyetlere erişmesi yanında, nefsinin derinliğinde gururlandığını
hissedince İran ve Roma imparatorluklarını dize getirmiş muazzam bir devletin halifesi
olduğuna kıymet vermeyip, herkesin görebileceği yerde nefsini aşağılıyor, zelil ediyor.
Diğer bir yanda: Hz. Ali (r.a.) devrin halifesidir. Kış günü ince bir elbisenin içinde tir tir
titriyor, hazine tamamen elinde olduğu halde… Fakat daima uyanık tuttuğu vicdanı ve hassas
şuuru hazineden kendisini ısıtacak bir elbise almasına manidir.
3
İSLÂM RUHU VE ŞUURU -IIİmâm-
ı Âzam (r.a.) efendimiz ticaret ortağı olan kimseye bir mal gönderir. Gönderdiği
malda bir kusur olduğunu sonradan öğrenir. Bu kusurlu malını müşteriye göstererek satması
için bir mektup gönderir. Ortağı ise mektup gelmeden evvel bu kusurlu malı bilmeyerek
satmıştır. İmâm-ı Âzam (r.a.) efendimiz bu malın bedelini kabul etmeyerek geri gönderir,
müşteriye geri verilmesi için de emir verir. Fakat müşteriyi bulmak mümkün olmayınca
İmâm-ı Âzam (r.a.) efendimiz bu parayı kendi parasına katmadan sevabı ve ecri müşteriye ait
olmak üzere tamamen dağıtır ve ortağını bu gafletten dolayı ondan ayırır.
Yine bir başka örnek: Muhammed İbn-i Münkedir bir gün dükkanında yok iken, oğlu
bir müşteriye beş dirheme satılması lazım olan bir malı on dirheme satıyor. Bunu öğrenen
Muhammed İbn-i Münkedir bütün günü o müşteriyi aramakla geçiriyor ve nihayet buluyor.
Müşteriye, bizim çocuk yanlışlıkla beş dirheme satılması lazım olan bir malı size on dirheme
satmış demesi üzerine müşteri: Benim için bir sakıncası yok, on dirheme razıyım, dedi.
Muhammed İbn-i Münkedir cevap olarak: Sen razı olsan bile, biz nasıl razı oluruz? Biz
kendimiz için razı olmadığımız şeye senin için razı olamayız diyerek fazla olan beş dirhemi
geri verdi. Bir gün Hz. Ömer (r.a.) gezerken, hizmetçilerin ayakta durup, efendileri ile sofraya
oturmadıklarını görür. Çok kızar ve hizmetçilerin efendilerine hitaben: Kimdir bunlar?
Kendilerini hizmet edenlerden yüksek görürler, der. Sonra hizmetçileri efendileriyle birlikte
aynı sofrada yemek yemeye davet eder. Ebû Übeyde (r.a.) Amvas mıntıkasında ordusu ile
birlikte veba hastalığına tutuldu. Ebû Übeyde (r.a.)’nin hayatından endişe eden halife Hz. Ömer
(r.a.), onu kurtarmak maksadıyla bir mektup yazar ve şöyle der: Seninle karşılıklı görüşmeyi
icap eden bir iş vardır. Mektubumu alır almaz derhal hareket et. Ebû Übeyde (r.a.) mektubu
okur okumaz Hz. Ömer (r.a.)’in maksadını anlar ve cevap verir: Allah (c.c.) mü'minlerin emirine
mağfiret buyursun. Bana olan ihtiyacını anlıyorum. Ben şu anda aralarından ayrılmak
istemediğim mücahid askerlerimle birlikteyim ve kendimi onlardan daha kıymetli ve üstün
olarak görmüyorum. Benim ve askerlerim hakkında Allah (c.c.)’ın kaza ve kaderi yerine
gelinceye kadar beni askerlerimin arasında bırak. Bu davetinizden affımı dilerim, Ey Emir-el
Mü’minin: Hz. Ömer (r.a.) bu cevabı göz yaşları içinde okur, etrafındakilere sorar: Yoksa Ebû
Übeyde (r.a.) öldü mü? Hayır ölmedi, fakat ölmek üzeredir, dediler. Bir müddet sonra onun
Hakk’ın rahmetine kavuştuğu haberi gelir. Ebû Übeyde (r.a.)’yi bu harekete sevk eden Allah
(c.c.)’ın kaderine olan sarsılmaz iman ve teslimiyettir. Onu, mücahid askerlerinden ayırmayan
şuur ve hassasiyeti tartışılmaz olarak görülmektedir. İslâm tarihi daha nice böyle örneklerle
doludur. Herhalde bu kadar örnek anlayanlar için kafi gelir.
Bu canlı örneklerden hayatın her yönünde yüzlercesini bulmak mümkündür. Beşer
vicdanını bütün ihtiyaçlardan ve zaruretlerden üstün tutan İslâm vicdanı, nefis ve hayat
sevgisinden, mal ve rütbe aşkından temizler ve onu yüceltir. Böylece fert vicdanını daimi
uyanıklık ve şuur hassasiyetinin külfetlerine karşı sabretmeyi emrederek, esas hedef olan
ufuklara erişmeyi sağlar, insanı insan yapar. Bu insanlar da, İslâm’ın izzetinden başka izzet
tanımayan, ancak İslâm ile iftihar edenü, içi imanla dolup taşan örnek insanlar olurlar. Bunlar
vicdanlarını, fani dünyanın geçici süslerinden tertemiz etmişler, İslâm’ı en hakiki yönü ile
anlayıp, en derin yönüyle anlamışlar, duymuşlar, sarsılmaz kuvvetle, evrensel ufka sahip
İSLÂM RUHU onların tek ilhâm kaynağı olmuş, insan rızası bir tarafa atılmış, Allah rızası
her yerde, her şeyde hakim olmuş…
İŞTE İSLÂM BUDUR!... İslâm ruhu ve şuuru budur!..
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.

ALINTI DEGİL
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.