İslâm yalnız iki çeşit toplum tanır:
1- İslâm toplumu.
2- Cahiliye toplumu.
İslâm toplumu, İslâm’ın uygulama sahası bulduğu toplumdur. Evet akîde ve ibadet
bakımından, şeriat ve nizam olarak, ahlâk ve hareket yönünden İslâm’ın uygulandığı toplum...
Cahiliyet toplumu ise; İslâm’ın uygulama sahası bulmadığı, İslâm akîdesinin ve
düşüncesinin hakim olmadığı, İslâmî değer ve ölçülerin, nizam ve şeriatın hükmetme ve
uygulama zemini bulamadığı bütün toplumların adıdır.
İslâm toplumu, bir kısım insanların kendilerine “Müslüman” adını taktıkları, bunun
yanı sıra da İslâm şeriatının bu toplumda uygulama zemini bulamadığı toplumlar değildir. Ne
kadar namaz da kılsalar, oruç da tutsalar, hacca da gitseler bu onların durumundan bir şey
değiştirmez. İslâm toplumu, kendi kendisine yeni bir İslâm tarzı icat edip Allah (c.c.)’ın
belirttiği ve Resûlüllah (s.a.v.)’ın takdir ettiğinin dışında yeni bir Müslümanlık ortaya çıkarıp,
mesela modern İslâm veya İslâm adında bir örneği uyguladığı toplum değildir.
Cahiliyet cemiyeti bazen çeşitli şekillerde ortaya çıkar ama hepsinin de ortak yönü
cahiliyet esaslarına ve temellerine dayanmış olmalarıdır. Cahiliyet toplumu bazen Allah
(c.c.)’ın varlığını inkâr eden veya çeşitli beşerî sistemlerle ortaya çıkar. Bazen de Allah (c.c.)’ın
varlığını inkâr etmeyerek göklerin mülkiyetini Allah (c.c.)’a bırakıp, yerlerin mülkiyetini O’nun
elinden alan, şeriatını hayat nizamı olarak kabul etmeyen ve onun beşer hayatı için değişmez
ölçüler şeklinde değerlendirdiği hükümlere boyun eğmeyen, insanların kiliselerde, havralarda
ve camilerde şeklî manada Allah (c.c.)’a ibadet etmelerini normal karşılayıp da, günlük hayatlarında
Allah (c.c.)’ın şeriatı ile hükmetmeyi yasaklayan ve böylece Hak Teâlâ’nın belirtmiş
olduğu uluhiyet hükmünü yeryüzünde Allah (c.c.)’ın elinden alan veya reddeden bir toplum
şeklinde de ortaya çıkabilir. Halbuki Allahü Teâlâ (c.c.) şöyle buyuruyor: “O’dur gökte ilâh
olan, yerde de ilâh olan.” İşte bunun için bu toplum Allah (c.c.)’ın şu hükmünün çerçevesi
içerisine girer ve Allah (c.c.)’ın dininde kalan bir toplum olamaz: “Hüküm ancak Allah’ındır.
O’ndan başkasına ibadet etmememizi emretti. İşte en doğru din.” Böylece bir toplum Allah
(c.c.)’ın varlığını da kabul etse, insanların ibadet etmelerine karışmasa da, ibadet yerlerini
sonuna kadar açmış da olsa, yine cahiliyet toplumu olma özelliğini kaybetmez.
İslâm toplumu özellikleri itibariyle yegane medeni toplumdur. Her çeşidi ile birlikte
cahiliye toplumları gerici ve yobaz toplumlardır. Bunun açıklaması ise kısaca şudur: Bir
toplumda hakimiyet yalnızca Allah (c.c.)’a ait olursa ve bu hakimiyet ilâhî şeriatın üstünlüğü
esasına dayanırsa işte ancak bu tarz bir toplumda insan bütünüyle hürriyetine kavuşabilir ve
gerçek manada kula kul olmaktan kurtulabilir. Ve işte ancak o zaman hümanist bir medeniyetten,
insancıl bir medeniyetten söz edilebilir. Çünkü insanî temellere, esaslara dayanan bir
medeniyetin ana kuralının insanın gerçek manada ve tam olarak hürriyetine kavuşması,
toplum içerisindeki fertlerin mutlak manada efendiliklerini korumaları temelini, esasını teşkil
eder. Halbuki bazı kimselerin, bazılarını kul ve köle durumuna düşürdüğü, bir kısım
insanların tanrılaştığı fertlerden meydana gelen bir toplumda ne insan haysiyetinden, ne de
gerçek hürriyetten söz edilebilir. Bu arada şunu da belirtmemiz gerekir ki, kanun koyma
yetkisi sadece günümüzdeki kafalarda dar manada anlaşıldığı gibi yalnız kanuni hükümlere
bağlı kalmaz. Düşünce ve görüş metotları, değer ve ölçüler, adet ve gelenekler… Hepsi de
yasama, kanun koyma konusuna girerler ve fertleri baskıları altında ezerler. Ve yine bir takım
2
insanlar toplum içerisinde başka bir kısım insanları bu gibi baskılarla boyun eğdirmeye
çalıştığı zaman ve toplum içerisindeki bazı fertler de bunu kabullendiklerinde böyle bir
toplumda gerçek hürriyetin sözü bile olmaz..
Aslında bu toplum tipi, bir takım insanların tanrılaştırıldığı, bir kısmının da köleleştirildiği
bir toplumdur. Ve bu yüzden gerici bir toplumdur veya İslâm’ın tabiriyle ‘cahiliyet
toplumu’dur.
Tek bir ilâhın hakimiyet kurduğu ve kulların kullara kul olmaktan kurtulup tek bir
Allah’a kul olduğu yegane tek toplum İslâm toplumudur. İşte bunun için İslâm toplumunda
yaşayan fertler tam manasıyla gerçek hürriyetlerine kavuşurlar. Zaten insanlık medeniyetinin
üzerine oturduğu esaslar, temellerde bulunan baskı değildir. Ayrıca insan şeref ve haysiyetinin
açık tarzda ortaya çıktığı toplum da yine İslâm toplumudur. Çünkü İslâm insanın yeryüzünün
halifesi olduğunu bildirir ve insanoğluna kainatta, evrende, en üst şeref ve haysiyet verildiğini
kabul eder.
Bir toplumda ana temel bağı akîde teşkil eder, meydana getirir. İdeoloji, düşünce ve
hayat nizamı, düzeni akîdeye dayanır ve bütün bunlar üstün hakimiyet makamının temsil
ettiği tek bir ilâh esasına, temeline dayanır. Kulların kullara kul olduğu yeryüzü kaynaklarından
hakimiyet sultası (yaptırma veya yasak etme hakkı) ortaya çıkmaz. İşte böylece bir
toplumda ancak bütün özellikleriyle insanın değerleri ortaya çıkar. Ruhi ve fikri değerleri,
ama bir toplumda fertleri birleştiren bağ cins, renk, ırk ve arazi bağı olursa… buna benzer
bağlardan herhangi birisi bir toplumu meydana getiren ana güç olduğu zaman açıkça görülür.
Ki, ne cinsiyet, ne ırk, ne arazi, ne de kavmiyet insanın üstün değerlerini ifade etmezler.
Renkten, cinsten, kavimden ve araziden ayrı olarak da insan yine insandır. Ama
fikirsiz ve ruhsuz bir insan düşünebilir miyiz? Hem insan kendi hür iradesi ile akîde ve
düşüncesini, ideoloji ve hayat sistemini değiştirebilecek güce sahiptir.
Fakat kendi isteği ile rengini ve cinsini değiştiremeyeceği gibi, doğacağı toplumu ve
yetişeceği arazi parçasını seçme imkanına da sahip değildir. İnsanların kendi hür iradeleri ve
dışa akseden arzularıyla birleştikleri bir konu üzerinde birliğe varan toplumlardır ancak
medeni toplumlar…
Ama insanın, insan iradesinin dışındaki unsurlar üzerinde birleşmesini sağlayan
toplumlar gerici toplumlardır veya İslâm’ın terimiyle cahiliye toplumlarıdır.
Tek başına İslâm toplumudur ki, orada fertleri birleştiren ana bağ akîde teşkil eder.
Yalnız İslâm toplumudur ki, arada siyahla beyazı, sarıyla kırmızıyı, Arapla Bizanslıyı,
İranlıyla Habeşliyi ve yeryüzündeki diğer bütün insanları bir ümmet bağı altında toplayan ve
cinsiyetin yerine akîdenin değer kazandığı toplum… Bu toplumda herkesin Rabbi Allah
(c.c.)’tır. Herkes yalnız Allah (c.c.)’a kulluk eder. Bu toplumda insanların en üstünü Allah
(c.c.)’tan en çok korkandır. Allah (c.c.)’ın şeriatı karşısında herkes eşittir. İnsanlar kulların
hükümlerine değil, Allah (c.c.)’ın hükmüne bağlıdır.
Bir toplumdaki en üstün değer insanın insanlığını oluşturursa, bir toplumdaki en üstün
değer ve şeref insanın insani özelliklerine tanınırsa işte bu cemiyet medeni bir toplumdur.
Ama bir toplumda ne şekilde olursa olsun en üstün değer maddeye verilirse, herhangi bir
toplumda maddi üretim en üstün değeri ifade ederse ve bu uğurda insani ölçüler ve özellikler
çiğnenir, ayaklar altına alınırsa, hiç şüphesiz ki bu toplum geri bir toplumdur. Veya İslâm’ın
terimiyle cahiliyet toplumudur. Aslında, esasında, özünde medeni bir toplum olan İslâm
toplumu, maddeyi aşağılamaz, hor görmez. Ne nazari (teorik) olarak ne de maddi üretim
imkanlarını geliştirme halinde… Fakat uğrunda bütün insani özelliklerin ve insani temellerin
hedef edileceği üstün bir değer olarak kabul etmez.
3
İSLÂM MEDENİYETİN KENDİSİDİR -IIBu
uğurda ferdin hürriyetini ve haysiyetini çiğnemeyi hoş görmez. Maddi üretimi
sağlamak için aile yuvasının temel direklerini sarsmayı, toplumun manevi duygularını ayaklar
altına almayı, ahlâkını bozmayı, sıhhati ve selameti ile oynamasını normal karşılamaz. Ve
daha cahiliyet toplumlarında maddi üretimi artırma ve geliştirmek, refah imkanını artırmak
için ayaklar altında çiğnenen nice üstün değerleri ve faziletleri heder etmeyi kabul etmez.
Bir toplumdaki insani değerler ve insan ahlâkı, ana kaideyi, ana temeli oluşturursa ve
toplum yapısı bu temeller üzerine oturursa, elbetteki bu toplum medeni bir toplum olacaktır.
Esasta insanı hayvandan ayıran ve insanın her türlü insanî özelliklerini geliştiren ana
temel, toplumun sahip olduğu ahlâkî değerler ve ölçülerdir. Nitekim insanla hayvan
arasındaki üstünlük noktasını da bu değerler meydana getirir.
İslâm bu insanî ahlâk ve değer ölçülerini bir taraftan yerleştirirken, bir taraftan da
hakim olduğu toplumlarda onu yavaş yavaş geliştirmek, yerleştirmek ve korumak için gayret
sarf eder. İnsani ahlâk ölçüsü ve görüşü derken insanın bütün kabiliyetlerini geliştiren ve onu
hayvanlardan ahlâk kurallarını kast ediyoruz.
Bu toplum ister tarım aşamasında olsun, ister sanayi toplumu olsun, ister çobanlık
yaparak geçinen bir toplum olsun, ister kuruluşlarını tamamlamış ve oturmuş ileri bir toplum
olsun, ister zengin, ister fakir olsun o kendi ahlâk ve değer ölçülerini yerleştirerek insanın insani
özelliklerini geliştirir ve insanın hayvanlaşmasını önler. Çünkü değer ve ölçüler üzerinden
hareket eden grafik hayvanî aşamadan başlayarak yükselir ve insani seviyeye kadar çıkarır.
İnsan madde medeniyetinin büyüsüne kapılarak bu grafikteki çizgiden aşağıya düşerek
hayvanlık seviyesine indiği zaman bu asla bir medeniyetin kendisi olmayacaktır. Bilakis
gerilemenin veya İslâm’ın terimiyle cahiliyetin kendisi olacaktır.
Şüphesiz ki toplumda ana kuralı aile bağı meydana getirirse ve aile yuvası eşler arası
görev esasına dayanırsa, ailenin en önemli görevi olarak yetişen nesli geliştirmek, korumak
olursa elbetteki bu toplum medeni bir toplum olacaktır. Çünkü bu tarzda ve İslâm metoduna
uygun olarak gelişen bir ailede ancak insani ahlâk ve ölçüleri gelişme ve yayılma imkanı
bulabilir. Bunun dışında başka bir toplumda böyle bir birlik ve toplanma imkanı bulunmaz.
Bir takım ilericilerin söyledikleri gibi bir toplumda cinsi ilişkiler, gayri meşrû nesiller
ana kuralı meydana getirirse ve iki cins arasındaki arzu ve heveslere, gelip geçici iştahlara ve
heyecanlara göre yürütülürse, görev taksimi ve görgü, bilgi ve tecrübe esas alınmazsa… Bir
kadının görevi, süslenmek ve dikkatleri üzerine çekmek olursa… Bir toplumda kadın kendi
esas görevini unutur, yetişen nesli korumak ve geliştirmek çabasında olmazsa, ya toplumun
etkisinde kalarak yada kendi arzu ve isteklerine uyarak otellerde vestiyerlik, uçaklarda
hosteslik, gemilerde misafir ağırlayıcılık yaparsa… Kadının bütün kabiliyet ve enerjisini
maddi üretimi geliştirmek, sanayi maddelerini arttırmak için harcar da, nesillerine ve
insanlığın gelişmesi, yükselmesi için harcamazsa, madde üretimi bu gibi toplumlarda insan
üretmekten daha üstün, daha şerefli ve daha kârlı bir meslek durumuna gelir.
Evet işte bu gibi toplumlarda insanın insanlığına kıyasla tabii olarak bir medenî
gerileme göze çarpacaktır. Veya İslâm’ın o özel tabiriyle cahiliye ortaya çıkacaktır.
İşte bunun içindir ki insanın insanlığına yaraşan ahlâk ve değer ölçüleri, duygu ve
teminat ve teminat unsurları yalnız ve yalnız İslâm’da bulunmaktadır. Ve işte bu sebeplerden
İslâm medeniyetinin bizzat kendisidir. Ve işte bunun için İslâm toplumu en medeni toplumdur.
4
Son olarak insan, yeryüzünde kendisine Allah tarafından verilen hilâfet vazifesini en
güzel şekilde yerine getirdiği zaman, yalnız Allah (c.c.)’a kulluk edip başkalarına kul olmaktan
kurtulduğu zaman, Allah (c.c.)’ın nizamını kurduğu, Allah (c.c.)’tan başkasının koyduğu
sistemleri kabul etmeyip reddettiği zaman hayatının bütün meselelerinde sadece ve sadece
Allah (c.c.)’ın şeriatı ile hükmedip, Allah (c.c.)’tan başkalarının şeriatını reddettiği zaman, Allah
(c.c.)’ın koyduğu ahlâk ve değer ölçüleri ile yaşayıp sahte ahlâk ve değer ölçülerini tamamen
silip attığı zaman, sonra bütün bunları takiben Allah (c.c.)’ın bu maddi kainata koymuş olduğu
kanunları keşfederek, onu hayatın gelişmesi için kullandığı, yeryüzünün ham maddelerini
bularak toprağın içine gizlenmiş hazine ve rızıkları meydana çıkartmak için çalışarak bu
evrenin kanunlarına kendi mührünü bastığı zaman, yeryüzünde Allah (c.c.)’ın ahdine ve
şeriatına uygun olarak hilâfet vazifesini yüklendiği, ham madde kaynaklarını kendi emrinde
kullandığı, çeşitli sanayi dallarını çalıştırdığı, rızık kaynaklarını akıtmaya başladığı, bunun
neticesi elde ettiği her türlü ürünü ve ilmi buluşları, insanlığın tarihi boyunca elde ettiği
tecrübeleri bu hususta kullandığı zaman….
Evet o bütün bunları yaparken Rabbani olma esasını göz önünde bulundurarak
yeryüzünde Allah (c.c.)’ın kendisine verdiği hilâfet vazifesini yerine getirmeye çalışarak Allah
(c.c.)’a kulluk ettiği takdirde… İşte o zaman bu insan tam manada medeni insan olabilir. Ve bu
toplum ancak o zaman medeniyetin zirvesine ulaşabilir. Şu kadar var ki, tek başına maddi
buluşlar İslâm nazarında medeniyet sayılmaz.
Bir toplum maddi bakımdan gelişmiş olabilir, bunun yanı sıra da cahiliye bataklığına
batmış olabilir.
Şurasını da kesinlikle belirtelim ki, İslâm maddeyi hiçbir zaman için hor görmez.
Maddi buluşları küçümsemez. Fakat bu çeşit bir gelişmeyi tabii olarak Allah (c.c.) nizamının
ışığı altında Allah (c.c.)’ın kullarına lütfettiği bir nimet olarak değerlendirir ve onlara bundan
dolayı mükafat (ödül) vaat eder. Akîdenin takip ettiği mantık metodu bu gelişmeleri alkışlar
ve teşvik eder. “Gelin Rabbinizin mağfiretini isteyin. Çünkü O Gaffar’dır, mağfireti çok
boldur. Üzerinize bol yağmurlar salıverir. Hem mallarınızı, hem oğullarınızı çoğaltır ve size
bahçeler yaratır, size ırmaklar akıtır.” (A’raf:96).
İslâm medeniyeti bugünün arzusu ve yarının idealidir. Gerek bugün, gerekse yarın
insanlığın hasretle aradığı ve gözlediği yegane hedeftir. İnsanlığı, gerek sınai ve ekonomik
bakımdan gelişmiş milletlerin, gerekse her konuda geri kalmış toplumların düştüğü cahiliyet
bataklığından, yuvarlandığı cahiliyet uçurumundan çekip kurtaracak yegane ümittir. Kısa bir
devrelik İslâm medeniyetinin hakim olduğu zamandan başka bir zamana insanlık bu ufuklara
yücelebilmiş değildir.
İslâm medeniyeti derken, İslâmî değer ve ölçülerin yaygınlaştığı, topluma mal olduğu
medeniyeti kast ediyoruz. Yoksa yine belirtelim ki sadece ekonomik ve sanayi alanda, ilmî
sahada gelişip de ölçü ve değer konusunda gerileyen medeniyeti ve toplumu değil.
İslâm medeniyeti insanlık için gelmiş ve Rabbani bir kaynaktan çıkmıştır. O’nun
kaynağı insan realitesinin ötesindedir. Aynı zamanda insanın maddî varlığının da ötesindedir.
İslâm medeniyeti şekil itibariyle ve maddî yapısı yönünden çeşitli şekiller alabilir. Fakat temel
esas ve değer ölçüleri değişmez. Çünkü bunlar aynı zamanda medeniyetin de temel
dayanaklarıdır. Bu ölçüler yalnız Allah (c.c.)’a kulluk, sadece ve sadece akîde bağında
birleşmek, insanın insani özelliklerini geliştirip hayvanlık derecesinden kurtaran, insani
ölçüleri üstün kılmak, aile yuvasının şeref ve haysiyetine hürmet etmek, Allah (c.c.)’ına
gösterdiği ahde ve şarta uygun olarak yeryüzünde hilâfet vazifesini yerine getirmek ve bu
hilâfet vazifesini yaparken yalnız sadece Allah (c.c.)’ına, şeriatına ve nizamını hakim kılmak
gibi hususlardır. İşte İslâm medeniyetinin şekli bu değişmez ana temellere dayanır. İslâm’sız
medeniyet olmaz, İslâm medeniyetin kendisidir…
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
ALINTI DEGİL