You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İSLÂM EVİ VE MÜSLÜMAN KADIN

İSLÂM EVİ VE MÜSLÜMAN KADIN

Uzman
İSLÂM EVİ VE MÜSLÜMAN KADIN
İSLÂM EVİ VE MÜSLÜMAN KADIN

Türkiye’de başörtülü kimliğin “feminist değiliz” beyanına rağmen kamusal alanda biyolojik konumları nedeniyle eşitsiz ilişkilere muhatap olduğuna ilişkin bir yargısı bulunmaktadır. Ancak bu görüşün istisnalarını üreten bir Müslüman kadın yazar vardır. Nazife Şişman Sombart’ın “Aşk Lüks ve Kapitalizm” başlıklı kitabını referans vererek yazdığı “Lüks: (Gayrı Meşrû Aşkın Çocuğu) ve Kapitalizm” makalesinde Sombart’ın “lüks tüketimi körükleyerek kapitalizmi ortaya çıkaran şartlardan hep kadınları, özellikle de gayrı meşrû aşk yaşayan kadınları sorumlu” tuttuğuna değinir. Bu makaleden uzunca alıntı yapacağız:

“Sombart’a göre, lüks talebinin oluşması, modern kapitalizmin ortaya çıkışında [Weber’in Protestan ahlâkına ya da bazı sosyal bilimcilerin savunduğu sömürgeciliğe nazaran-LB] çok daha büyük bir etkiye sahip olmuştur. Lüks talebinin oluşması ise saraylarda kadınların, daha ziyade gayrı meşrû yaşayan kadınların egemenliğinin artmasıyla paralel bir gelişmedir (…) Sombart, modern kapitalizmi hazırlayan dönemde, koskoca bir dünyanın temelinde bir kadın egemenliğinin yattığını inkar etmenin mümkün olmadığını savunur (…) Aşk hizmetini verecek kurtizan, Avrupa toplumunda önemli yer işgal eden bir toplumsal ajan haline gelir (…) Bundan daha önemli olan husus alımlı kurtizanların türemesiyle doğru dürüst kadının, yani namuslu kadının zevklerinin de kokotluk yönünde etkilenmesidir (…) Önce kadınlar sarayda hâkimiyeti ele geçirir, saraylara israf ve lüks hâkim olur. Gayrı meşrû ilişki yaşayan kadınlar saraylardan başlayarak tüketim kalıplarını ve kültürel kodları değiştirirler. “Doğru dürüst kadınlar” da israf ve lükste bu kadınları taklit ederek tüketimi körüklerler. Lüks tüketim büyük sermaye birikimini gerektirir. Ve bu durum ekonomik yapının değişmesiyle sonuçlanır (…) Yeni bir kadın tipi, yeni bir toplum kurucu etmendir. Bu yeni kadın tipi önce kültürel kodları, ardından tüketim kalıplarını, dolayısıyla ekonomik ve sosyal yapıyı değiştirme gücüne sahiptir. Tam bu noktada, İsmet Özel’in, zamanında çok tepki alan “Bir ülkede eğer enflasyon düşmüyorsa, bundan kadınlar sorumludur” sözünü, bir kez daha düşünmek gerek her halde” (Şişman, 2013: 81-85).

Bu tür kadın merkezli yazılar yazmam özellikle kadınlar tarafından eleştiriliyor. Kadınlar erkeklerin kadın konulu yazı yazmasına itiraz ediyorlar. Bunun dışında kadınlar hakkında yazdıklarımı “cinsiyetçi yazılar” olarak düşünenler de var. Oysa yazdıklarımı şöyle görüyorum: Bir “Medine” oluşturmak istiyorsanız tarihsel anlamda kadınlardan başlamanız kaçınılmaz. Zira Medine’yi inşa eden süreç Hudeybiye anlaşması sonrasında Müslüman kadınların Mekke’den Medine’ye hicreti şartıyla tekâmül etmiştir. İslamcı kadınlar benim Hz. İbrahim’in Hacer ve Hz. İsmail’i evsiz-barksız, susuz, elbisesiz, gıdasız Kâbe’nin yanında bırakmış olmasına işaretimden de rahatsızlar. Müslümanların kıblesi bir kadın ile bir çocuğun nezaretine bırakılmış ve o nezaret Mekke şehrini inşa etmişti. İslamcı kadınlar Hacer hakkında birçok kitap yazdıkları halde Hacer’in çöldeki yalnızlığını, şehir kurucu işlevini görmezden geliyorlar. İslamcı kadınlara bu örneklikten hareket ederek diyorum ki eğer Hz. İbrahim zamanımıza gelse idi bugünkü argümanlarınız nedeniyle onu inkâr edecektiniz. İslamcı kadınlara Hz. Aişe (ra)’nin de 2,5 m2’lik bir hücrede yaşadığını hatırlattığımda da şedid bir itiraz yükselmektedir. Yine Hz. Musa’nın saraydan gelerek çoban kızla evlenmesini örnek gösterdiğimde İslamcı kadının kariyer yapma, birey kimliği, bahçe-bostan işine itirazla gelen seçkinliğini tartışılır kılmış oluyorum. İslamcı kadın bu örneklerle vahiyle desteklenmeyen bir alana süpürülmüş olmaktadır. Buna rağmen bu tartışmalarda yazdıklarıma “tarihi yamulttuğum” itirazı gelmemektedir. Tam tersine tarihsel gerçekliği “açığa çıkardığım” için itiraz edilmektedir. Bu gerçekliği reddedemeyen İslamcı kadınların sıklıkla sarıldığı argüman “e yazar efendi sen kaç metrekarelik evde yaşıyorsun?” sorusundan çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bu soruyu Müslümanca düşünmenin hasbî sorusu olarak kabul etmek mümkün değildir. Ancak yine de bir cevap verilecekse Musa’nın Firavun ile yaşadığı diyaloğa verdiği cevabı vermeyi tercih ederim. Firavun “Ey Musa inkâr ettiğin nimetleri ben sana verdim” dediğinde Musa şöyle cevap verdi: (26 Şuara 22) “O başıma kaktığın nimet, İsrailoğullarını köle yapmana karşılıktı.” Yaşadığımız dünyada teknoloji, kentleşme, hayat tarzı ile ilgili eleştirilerimize gelen “o halde teknolojiyi kullanma, dağa çık-kırsala açıl, kaç m2’lik evde yaşıyorsun” türünden itirazlarla yazdıklarımızda çelişki arayanlara Musa’nın Firavun’a verdiği cevabı işaret etmekten başka bir çözümüm bulunmuyor. Yazdıklarıma sadece sosyal medya vesilesi ile muhatap olup da kitap ve makalelerimize ulaşamadan eleştiri getirenlere bir ek cevap olarak şunu söylemem gerekiyor: Müslümanlar Medine’de bireysel bir din algısı ile yaşamadılar. Benim “Medine-şehir” hakkında çalışmalarım günümüz kentlerinin şehir-medine sayılamayacağı iddiasını içeriyor. Ancak bu iddiayı ne dağda ve ne de kırsal hayatta tek başına gerçekleştirme şansına ve fıkhına sahip değiliz.
İslamcı kadınlar Anadolu Sosyalizmi-Anadoluculuk olarak dillendirdiğim ve tımar-ahilik sisteminde tecessüm eden ev-hane sisteminin çalışma alanını kadın/erkek olarak bir bölünmeye uğratmadığını göremiyor. Osmanlı’da uygulanan tımar-ahilik sistemi haneyi bir geçimlik iktisadîlik, kolektivist işletme olarak ele aldığı için erken Cumhuriyet dönemi kadın bedeninin özel alanda (konut içinde) tanımlanmış kimliği ile benzeşmemektedir. İslam şehri cemaatik hane/evlerden oluşmaktadır. Cumhuriyet kenti ise bireyleştirilmişlerin konutlarına önem vermiştir. Dolayısıyla Cumhuriyet tarihi boyunca kadın kimliği “yurttaş eşitliği” sağlamaya yönelik kültürel projeyi uygulamıştır.

İslam şehrinde kadın çalışması, erkek çalışmasından kopuk olmamıştır. Çünkü İslâm hanesinde erkek evdeki kadının babasının çırağı olarak eli ekmek tutar kılınmıştır. Tarımsal alanda ise vergi bireye değil dirliğe (tımar sahasına) aittir. Tımar sisteminde (kırsal üretim alanında) kadın ya da erkek o toprağı birlikte işlemek zorundaydı. Çünkü öşür o topraktaki mahsulden verilecektir. Nazife Şişman gerek tımar ve gerek ise ahilik sisteminin “küçük aile işletmesi” modeline olan bağını zikretmese bile feminist düşüncenin iktisadî arka planını vukufiyetle vermektedir. “17. Ve 18. Yüzyıllar feodal ekonomiden sanayiye dayalı bir ekonomiye geçiş dönemidir (…) Kadınlar açısından bu değişimin önemi, küçük aile işletmelerinin ortadan kalkmasıyla kadınların ekonomideki ağırlığının azalmasıdır. Bu gelişme aynı zamanda cinsler arası rekabeti de körüklemiştir. Makinalaşmış fabrikalar ve ev ekonomisinin çöküşü ile birlikte, işin kamusal dünyası daha önce hiç olmadığı kadar birbirinden ayrılmıştır (…) Sanayi devrimi ile birlikte kadınlar ekonomik alanda iki mağduriyet yaşamışlardır. İlki (…) ailenin ekonomik bir birim olmaktan çıkmasıdır (…) İkinci mağduriyet ise; sanayi burjuvazisinin kadın emeği üzerinde emelinin olması ve kadınların fabrikalarda erkeklerin yarısı kadar ücret alarak çalışmaya başlamalarıdır. Bunlar da kadın hakları hareketini hazırlayan koşullardır. Ivan Illich’e göre sanayi toplumu, belli unisex varsayımlar dayatmaksızın varolamaz (…) Cinsiyetler arasındaki tamamlayıcılığı esas alan ilişki bozulduğu için, kadın ve erkek arasında yeni bir haset türü gündeme gelir. Ev kadını fabrikada çalışmaya başlar. Ve ayrımcılık, hem ücret eşitsizliği, hem de evde ve işte çalışmak şeklinde iki katı iş olarak kadına yansır. Daha önceleri kadının geçim ekonomisi içinde belli bir işi vardır. Sanayileşmeyle birlikte evin üretim birimi olarak önemi azalır ve para ekonomisi ile birlikte aile tüketici bir birime dönüşür. Ev kadını da geçim ekonomisinin aksine üreticilikten tüketiciliğe geçiş yapar ve yaptığı işler kapitalist sistem nedeniyle gölge işe dönüşür (…) Homo economicus paradigması, özellikle kadınlar için dezavantajlı bir paradigmadır” (Şişman, 2013: 76-78).

Nazife Şişman sosyoloji-iktisat-din ilişkiselliğini ortaya koyabilecek bir okuma yapabildiği için Türkiye’de İslamcı kadınların pek yaklaşamadığı doğru sonuçlara varmıştır. Bu noktada biz de tımar/ahi sisteminin kadın/erkek ayrışmasını ortadan kaldıran “hane işletme” modeline dönerek kapitalizmi tersine çevirmesini teklif eden yazılar yazdığımızı hatırlatalım. Müslüman evinin küçük metrekarelere sahip olması ev/hanenin üretim birimi olmasıyla ilgilidir. Müslüman hane sakinleri dışarıda üretilmiş metaların tüketicisi olarak değil, kendi üretim sahalarında üretilmiş mahsul ve eşyaların geçim edilmesiyle kaim oldukları için büyük konutlara, ihtiyaç fazlası alet/cihaz/malzemelere sahipliğe kıymet vermemişlerdi. Sanayi toplumuna geçişle birlikte bir “kadın” meselesi icat edilmiş oldu. Kadın artık kol gücü gerektirmeyen makineleri çalıştıracak becerisiyle yedek işçi ordusuna dâhil edilebilirdi. Kadın ve çocuk emeğinin sömürülmesi, kapitalizm tarafından kiralanması gündeme geldi. Kadının emek piyasasına katılmasının temel sonucu, yedek işçi ordusunu büyütmesi yani emek istihdam ücretini düşürmesidir. Ücretlerin düşmesi yanında emek arzının yoğunlaşması nedeniyle işsizlik riski de üretilmiş olmaktaydı. Böylece kapitalizm, hem istihdam ücretlerini düşürerek hem de işçileri işsizlik riskiyle “terbiye ederek” emek sömürüsünü sürdürülebilir kılar. Biz ahi-tımar sistemine dönüşle erkek/kadının emeğinin piyasada sömürülmesini engellemenin yanında, emeğin ürettiği metaların tüketicisi olmaları nedeniyle sömürünün yeniden ve yeniden üretilmesine maruz kalmalarının önüne geçmek istedik. İslamcı kadın yazarlar ise tımar/ahi sisteminin bahçe-bostan işini “kirli iş” olarak değerlendirdiler.

Yazımı bir başka alıntı ile bitiriyorum. Aşağıda kadın emeğinin hak mücadelesine dair bir özet yer almaktadır. Kadınlar eşitlik talebi ile girdikleri emek arzı piyasasında aslında yine “ev işi” sayılan işlere sürülmekten kurtulamamaktadır. Kadın emeğinin bir tür çocuk bakımı olan öğretmenliğe, bir tür yaşlı anne-baba bakımı olan hemşireliğe kanalize olması kadınlar tarafından düşünülür görülmemektedir. Biz “Kadın istihdamının artırılması genel işsizliği artırır, ücretleri düşürür” derken İslamcı kadınlar bu beyanımıza itiraz etmektedir. Başörtülü kadın eşitlik talebi ile piyasaya girerek kokoş bir hayatın göstergelerini (tüketim modelini) gerçekleştirmek için kamusala talip oldu. Bu yönelişi onu kurtarmış değildir.

“1900’lü yıllarda çoğunlukla kadınların ücreti erkeklerin ücretinin yarısı kadarken, tekstil sanayinde kadınlar erkeklerin ücretlerinin üçte ikisini almaktaydılar. 1930’a gelindiğinde eşit ücret, erkek işçiler için bir koruma şekliydi, aksi halde daha az ücretle çalışan kadınlar yüzünden kovulabilmekteydiler. 1936 yılında İngiltere’de kadınların gece çalışması yasaklanmışken İkinci Dünya Savaşı sırasında hükümet etkin bir biçimde kadınları çalışmaya teşvik etmiştir. 1956 yılına gelindiğinde kadınların ağırlıkta olduğu gaz, elektrik ve sağlık hizmetlerinde eşit ücret uygulaması kabul görmüştür. 1962’de eşit ücret uygulanmasını ve kadınların evlendikten sonra işlerine dönmeleri konusunda eğitim olanağı ve kolaylığın sağlanmasını talep eden bir kadınlar bildirgesi hazırlanmıştır. 1968 yılında, eşit ücret mücadelesi ivme kazanmış, 1975 yılına gelindiğinde “Cinsiyet Ayrımı Karşıtı” yasa İngiliz İşçi Hükümeti tarafından kabul edilmiş ve bu yasa ile kadın işgücü yeni bir statü kazanmıştır. Emekçi kadınların uzun mücadeleleri sonucu, dünyanın pek çok ülkesinde çalışma yaşamında eşit ücret, doğum, çocuk bakımı, sosyal güvenlik hakkı gibi fırsat eşitliği politikaları kabul edilmiştir. 20. yy.da kadın işgücü kökten bir biçimde değişim göstererek kitlesel olarak çalışma hayatına girmişlerdir. Bu değişim ile birlikte Avrupa ülkelerinde kapitalist sınıf erkek işgücünün yerini kadın işgücü almıştır (…) Kadınların, küresel işgücüne katılımı ülkelerarasında, güvencesiz, ucuz ve vasıfsız bir işgücü hareketine yol açmaktadır. Örneğin, Polonyalı kadınlar, Almanya’da yaşlılara bakmakta, Moldovalı kadınlar Türkiye’de çocuk bakmakta ve ev işlerinde çalışmaktadırlar. Küreselleşme, özellikle tekstil sektöründe kadınlar üzerinden yüksek kârların elde edildiği ucuz emek sömürüsüne yol açmaktadır” (Peker-Kubar, 2012: 174).

İslamcı kadının “İslâm Evi” kurabilecek teorik beslenmeleri bulunmuyor. Zira İslamcı kadınlar Musa’nın evlendiği kadının çoban olduğunu kabul edemeyecek kadar flâneur, “hanımefendi Müslüman”a dönüştüler. Başörtülü kadınlar “Musa gelecek” dediler ama kendileri “çoban kız” olamadılar. Müslüman kadınlar kapitalizmle uzlaştıkça kendi “ezilenlerini” de kendileri yarattı.
Türbanlı kokoşların yazmalı gündelikçileri oldu.

- Peker A. Esra - Kubar Yeşim, Türkiye’de Kırsal Kesimde Kadın İstihdamına Genel Bir Bakış, Afyon Kocatepe Üniversitesi, İİBF Dergisi, c: XIV, s: II, 2012
- Şişman Nazife, Emanetten Mülke: Kadın-Beden-Siyaset, İz Yayıncılık, 2013
l.bergen
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.