You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İSLÂM’IN İSLÂM’DAN BAŞKA İSMİ YOKTUR (KAVRAM KARGAŞASI)

İSLÂM’IN İSLÂM’DAN BAŞKA İSMİ YOKTUR (KAVRAM KARGAŞASI)

Üye
İSLÂM’IN İSLÂM’DAN BAŞKA İSMİ YOKTUR (KAVRAM KARGAŞASI)
Soru:Yaşadığımız ülkede, özellikle batılılaşma ile birlikte bir kavram kargaşası yaşanmaya
başlandı. İki farklı kültürün karşılaşmasından ve aynı zeminde rekabete girişmesinden
kaynaklanan bu durumun, bugünkü pek çok zihinsel problemin sebebi olduğunu söyleyebiliriz.
Bir yandan batı kültürüne ait kavramlar, diğer yandan İslâm kültürüne ait kavramlar var.
Kim hangisine göre konuşuyor, pek belli olmuyor. Böyle bir kavram kargaşasının varlığından
söz edilebilir mi? Böyle bir kavram kargaşası varsa onu nasıl aşabiliriz?
Cevap: Maalesef böylesi bir kavram kargaşası, tartışma götürmeyecek netlikte mevcuttur.
Bu durum, Müslümanlara çok da ağıra mal olmuştur. Aslında bu tehlike yeni de değildir.
Geçmişte ilâhi dinlerin tahrifata uğramasında da kavram kargaşasının etkisi oldukça büyük
önem arz eder. Yabancı kültürlerin etkisine karşı, başlangıçtaki hassasiyet zamanla kaybolmuştur.
Resûlüllah (s.a.v.), Hz. Ömer (r.a.)’i Tevrat okurken gördüğünde müdahale ediyor,
böylesi bir durumu tasvip etmediğini ifade buyuruyor. Yeni oluşum döneminde fikri bir
etkileşimin olumsuz sonuçlarına dikkat çekmiş oluyor. Hatta Resûlüllah (s.a.v.) ilk dönemlerde
bir kargaşaya yer vermemek, Kur'an’la sünnet arasında bir probleme mahal bırakmamak için,
belli bir süre hadislerin yazılmasına müsaade etmiyor. Hadislerde de aynı duyarlılık söz
konusu. Dış etkilere karşı Resûlüllah (s.a.v.): “Kim yalan yere, söylemediğim bir şeyi bana
isnat ederse cehennemdeki yerini hazırlasın” ihtarında bulunmuştur. İslâm’ın evvelindeki bu
gayret zamanla yozlaşıyor. Fetihlerle gelen açılım, kültürel etkileşimi, fikri belirsizliği, kaynaklara
uzanmadaki bulanıklığı beraberinde getirmiş oldu. Böylece kelâmî, tasavvufî, felsefî
alanlarda, dıştan gelen kavram ve düşüncelere kapı aralanmış oldu. Ümmetin içinde bir çok
acı ihtilafın oluşmasında da bu gibi durumların etkisi oldukça büyüktür. Eksik de olsa Halifeli
toplumdan Halifesiz topluma sürüklenişin, modernist akımların İslâm düşünce ve kültürüne
olumsuz etkileri dışarıdan gelen ya da ödünç kavramlar kanalıyla etkili olduğu muhakkak.
Batı kültürünün, ağırlıklı olarak maddeciliğin, akılcılığın ve reformların kiliseyi dize
getirişinden sonra, aynı savaşın düşünce ve kültür boyutunda İslâm’a karşı sürdürüldüğünü görüyoruz.
Temelde sıcak savaşlarla ideallerini yeterince gerçekleştiremeyen güçler, soğuk savaş
günlerinde bir kültür emperyalizmi seferberliğine girdiler. İslâm’a reformist yaklaşımlar,
İslâm’ı hakim düşünceye benzetme çabaları, günümüze kadar etkilerini sürdürmüş
durumdadır. Böylece gidişat daha tehlikeli sonuçları çağrıştırır oldu.
İslâmî düşünceye yönelik örtülü de olsa liberal, seküler bakış açıları oluştu. Bu
bağlamda başlatılan tartışmalar yeni problemleri beraberinde getirdi. İslâm’da demokrasi,
İslâm sosyalizmi, İslâm milliyetçiliği, İslâm hümanizmi, faize getirilen yeni tanımlar, kadın
erkek eşitliği bu terimlerden yalnızca bir kaçıdır. Egemen güçlerin egemen kültürlerine,
suçluluk ve eziklik duygusu ya da onlara İslâm’ı çekici güzel gösterme gayreti ile bazı
Müslümanlar, bu olumsuzluğa sebebiyet vermişlerdir. Bu da uhrevî boyutu göz ardı edilen,
ideolojileştirilen bir İslâm’a (!) zemin oluşturmuştur. Böylesi bir olumsuzluğu aşmanın yolu
ise, İslâm’ı kendi özgün kavramlarına ve kaynaklarına döndürmektir.
Soru: Kavram kargaşasından nasibini alan kavramlardan biri de İslâm dünyasında çok
kullanılan şeriattır. Kur'an’a ve Resûlüllah (s.a.v.)’ın sünnetine göre şeriat ne demektir?
Cevap: Şeriat, kısaca Allahü Teâlâ (c.c.)’nın insanların ferdî ve sosyal hayatlarının her
alandaki uygulamaları için koyduğu yasalar, kurallar bütünüdür. Diğer bir ifade ile, dinin,
amele ve hayata ilişkin hükümlerinin tamamı, ilâhi emir ve yasakların toplamıdır diyebiliriz.
Yaratmada olduğu gibi, yasamada da yetki sahibi olan Allah (c.c.)’tır. O (c.c.), bu konuda da
2
ortak kabul etmiyor. Kur'an müşrikleri anlatırken: “Yoksa onların Allah’ın izin vermediği
hususlarda kendileri için dinden şeriat koyan ortakları mı var?” (Şûrâ:21) buyuruyor.
Resûlüllah (s.a.v.)’a şu konuda vurgu yapılıyor: “Sonra da seni din konusunda bir şeriat sahibi
kıldık. Sen ona tabi ol, bilmeyenlerin hevalarına uyma.” (Casiye:18). Bu ifadelere göre, cahiliye
sistemleri ve hukuk düzenleri reddedilmedikçe, Allah (c.c.)’tan gelen şeriata tabi olmakla din
tamamlanmış olmuyor. Kur'an, en güzel ahkâmın, en güzel şekilde yaratan Allah (c.c.)’ın
ahkâmı olduğunu, başka hükümlerin ise reddi gereken cahiliyye hükümleri olduğunu
belirtiyor. Hayatın her bölümünde karşılaşılan meselelerde Allah (c.c.)’ın hükmü dışında
nefislerine, işlerine gelen hükümleri veya başka dinlerin, sistemlerin hükümlerine baş vurup,
onlara uymanın imanla bağdaşmayacağını kesin bir şekilde açıklıyor. Müslüman, imanın
zorunlu neticesi olarak, İslâm şeriatı ile onun dışında kalan herhangi bir hukuk ya da hüküm
arasında tercih yapmak serbestliğine sahip değildir. Allah (c.c.) ve Resûlünün (s.a.v.) kararı varsa
mü'minin başka bir seçeneği yoktur. Bu da gösteriyor ki, şeriatın egemen hukuk olması,
Müslüman için imanî bir gerekliliktir. Yani şeriatın gönderiliş maksadı gereğinde
hükmetmektir. Allah (c.c.)’ın indirmediği hükümlerle hükmetmek, böylesi tağuti özellikleri
olan hukuk sistemlerini kabul ve tasdik etmek durumları, küfür, zulüm ve fısk şeklinde
kendini gösterir. Şöyle bir soru akla gelebilir: “Allah (c.c.) şeriat göndermekle neyi murad
etmiştir?” Dünyaya halife olarak gönderilen insanoğlunun yeryüzünde fesad çıkarma, kan
dökme özelliğinin olduğunu biliyoruz. İşte şeriatın hedefi, fitneyi, fesadı, tuğyanı, zulmü,
haksız yere kan dökülmesini ortadan kaldırmaktır. Bütün bunlar şeriatın tatbiki ile
mümkündür. Rabbimiz (c.c.) Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Kim bir cana veya
yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa,
bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış
olur.” (Maide:32). İşte temel insan hak ve hürriyetlerine şeriatla gelen güvence burada kendini
gösteriyor. Emperyalizmin ve zalim diktatörlerin kanlı pençesinde can çekişen insanlığa hayat
muştusu (müjdesi) olan İslâm şeriatının konuyu ele alış tarzı budur. Kainatta adalet, doğruluk
ve merhamet ölçüleri çerçevesinde hayatın anlam kazanması, ilâhi buyrukların hayata
geçirilmesi ile mümkün kılınmıştır: “Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır.
Umulur ki suç işlemekten sakınırsınız” âyeti bunun ifadesidir. Bu arada şunu da belirtelim;
İslâm insanları İslâm’a zorlamıyor. Ancak zalim ve zorba sistemlerin esaretinden kurtarıp
İslâm’ın hakimiyeti altında özgür düşünce ortamı sunuyor. Yeryüzünde fitnenin yok
olmasından, dinin Allah (c.c.) için olmasından murad, insanların fıtratlarına dönebilme
serbestliğini bulabilmeleridir.
Rabbimiz yüce şeriatı ile kullarını, tağutların zulüm ve zulmetinden kendi nuruna
yönlendiriyor. Önemli bir husus da; sırasınca iman edenleri de şer’i şerife uymaya çağırıyor:
“Ey iman edenler! Sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman Allah ve Resûlüne icabet
ediniz.” (Enfal:24). Durum öyle hassas ki, iman edenlerin bile, farklı hayat modellerine ve hukuk
sistemlerine ilgi duyduklarını bildiği içindir ki Rabbimiz, böyle bir çağrıda bulunuyor.
Kısacası şeriat, Rahman ve Rahim olan Allah (c.c.)’ın alemlere rahmet olarak gönderdiği Hz.
Muhammed (s.a.v.) ile insanlığa sunduğu adalet ve merhamettir.
Soru: Kur'an’a göre bütün Peygamberlerin tebliğ ettiği din, sadece İslâm’dır. Önceki
Peygamberlerin dönemlerinde şeriat var mıydı?
Cevap: Gayet tabii. Allah (c.c.) Peygamberlerini şeriatsız bırakmamıştır. Ya önceki
Peygamberlerin şeriatına tâbi olmalarını istemiş, ya da kendilerine yeniden şeriat
gönderilmiştir. Kur'an’da açık olarak bu görülmektedir: “Sonra da daha önceki kitabı
doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak kitabı gönderdik. Artık aralarında Allah’ın
indirdiği ile hükmet. Sana gelen gerçeği bırakıp da onların hevalarına uyma. (Ey
ümmetler!) Her birinize bir şeriat ve bir yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet
yapardı. Fakat size verdiğinde (yol ve şeriatlarda) sizi denemek için böyle yaptı..” (Maide:48).
3
“İSLÂM’IN İSLÂM’DAN BAŞKA İSMİ YOKTUR”-
KAVRAM KARGAŞASI -IIGörülüyor
ki, her ümmete gelen Peygamber, bir yol ve şeriat ile görevli kılınmıştır.
Peygamberlere şeriat verenin bizâtihi yüce Allah (c.c.) olduğunu Kur'an şöyle haber veriyor:
“Dini ayakta tutun ve onda tefrikaya düşmeyin diye Nuh’a tavsiye ettiğini, sana
vahyettiğimizi, İbrahim’e, Musâ’ ya ve İsâ’ya tavsiye ettiğimiz din ile ilgili hususları, Allah
size şeriat olarak koydu..” (Şuara:13). Yine Kur'an-ı Kerim, Peygamberlerin gönderiliş amacını
ortaya koyarken, tağuti özellikleri olan beşeri sistemleri ret ile alternatif olarak vahye dayanan
ilâhi yaşam tarzını sunmuştur: “And olsun ki her ümmete ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan
uzak durun’ diye tebliğde bulunan bir Peygamber göndermişizdir.” (Nahl:36).
İşte ortak mesaj bu eksende gerçekleşiyor. Her Peygamber, geldiği ümmete şunu
vurguluyor: Yalnızca Allah (c.c.)’a kulluk ediniz! O’ndan (c.c.) başkasının, yani zalim ve kibirli
otoritelerin ilahlık iddiasını reddetmek… Uluhiyyetin bir özelliği olan kanun yapma, şeriat
koyma yetkisini hiçbir beşeri güce bırakmamak… Yasamada söz sahibi olanın ancak Allah
(c.c.) olacağı gerçeğinden hareketle tağuti, cahili hukuk düzenlerine itaat etmemek… Bu tevhidî
bir zorunluluktur. İşte Peygambere iman etmenin zorunlu neticesi bu şekilde hayata yansıyor.
Gelen bütün Peygamberler kendilerine verilen şeriatla ya da kendisinden önce gelen şeriatı
uygulamakla görevli olup bunun hayata geçirilmesi için mücadele etmişlerdir. Bu sorumluluk
ile direnmişlerdir. Hz. Musâ (a.s.) Firavun’a karşı neyin kavgasın veriyordu? Rablik
iddiasındaki Firavun, hükmü ve hakimiyeti kendine ait olarak görüyordu. Siyasî, sosyal, adlî
topyekün hayatın düzenlenmesi hususunda yetkili olarak ancak kendini görüyordu. Hz. Musâ
(a.s.) ve Hz. Harun (a.s.)’un kıyamı, hakimiyeti ve hayatla ilgili hukuku belirleme yetkisini Allah
(c.c.)’a has kılmak içindi. Tevrat’ın içeriği, Hz. Musâ (a.s.)’ya sunulan bir ahkâmdan (hükümler)
ibarettir: “Biz içinde hidayet ve nur olduğu halde Tevrat’ı indirdik. Kendilerini Allah’a
vermiş Peygamberler onunla Yahudilere hükmederlerdi. Allah’ın kitabını korumaları
kendilerinden istendiği için Rabbaniler, ilim adamları da onunla hükmederlerdi. Hepsi ona
şahitlerdi. Şu halde insanlardan korkmayın, Benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel
karşılığında satmayın. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar
kafirlerin ta kendileridir.” (Maide:44). Hz. Davut (a.s.)’a gelen hitapta aynı mesajı alıyoruz: “Ey
Davut! Biz seni yeryüzünde halife yaptık. O halde insanlar arasında adaletle hükmet. Heva
ve hevese uyma. Sonra bu, seni Allah’ın yolundan saptırır.” (Sa’d:36). Hz. İbrahim (a.s.)
Nemrut’un yasama, yürütme, yargı işlevine müdahale etmemiş olsaydı, problem
çıkmayacaktı. Nemrut’un öfkesi, kendi siyasî sultasına karşı bir tehlikenin baş
göstermesinden kaynaklanıyordu. Ateş ile bastırmak istediği olay, rejimini tehdit eden,
otoritesini sarsabilecek yeni bir hukuk düzeniydi.
Yine Kur'an, Hz. Yahya (a.s.)’dan bahsederken: “Ey Yahya! Kitaba var gücünle
sarıl..” (Meryem:12) buyurmaktadır. İncil’in indiriliş amacına bakıyoruz: “İncil’e inanalar
Allah’ın onda indirdiği hükümlerle hükmetsinler. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle
hükmetmezse, işte onlar fasıklardır.” (Maide:47). Hz. Yusuf (a.s.)’un çağrısı hangi hususta
yoğunlaşıyordu? “..Hakimiyet ancak Allah’ındır.” (Ebû Yusuf:40). İşte tüm bu gerçekler,
Peygamberlerin insanları tağutların zulmünden, saldırısından kurtarıp İslâm şeriatı ile
şereflendirmek için nasıl bir mücadele sergilediklerini bize göstermektedir.
Soru: Şerait kavramının içine neler girmektedir? Şeriatta değişiklik yapmak mümkün
müdür? Mümkün ise, bu değişikliği yapma yetkisi kim tarafından ve nasıl kullanılır?
Cevap: İslâm şeriatı, Kur'an-ı Kerim’i ve Sünnet-i seniyyeyi, bağlayıcı temel iki unsur
olarak belirler. Onlarda bulunmayan sonradan çıkabilecek konularda, onların ana ilkelerini
aşmamak kaydıyla “İçtihad” hakkı tanıması ve içtihadın sonucunu teşri’den (yasama-kanun
4
koyma) bir bölüm sayması, İslâm’ın dinamizmini (hareketliliğini- değişmesini) sağlamasına
yetmiştir. Şeriatın tüm zamanları kuşatan, geçerliliğini her ortamda sürdüren bir hayat
düzenlemesi vardır. Bununla beraber, zamanın akışı içinde değişmeye açık olan kısmı da var.
Bu da şu kurallarla ifade edilmiştir: “Zamanın tağayyuru ile ahkâm tağayyur eder.” Ancak
bu değişme ve gelişme, Kur'an ve sünnetin ruhuna uygun düşecek, vahyin ışığında yeni
durumlara ve konulara cevap teşkil edecektir. İçtihad, farklı zamanların ve farklı şartların
getirdiği sorulara usulüne uygun şekilde cevap aramak gayretidir. Müçtehidlerin bu gayreti
neticesinde ortaya çıkan hükümler de şeriattır. Esastan ve usulden sapmamak şartıyla, bu
durum, şeriat çerçevesinde yine şeriatın belirlenmesidir. Farklı içtihadlar, şeriatın canlılığının
ve zenginliğinin ifadesi olur. İslâm’ın durgun ve kalıplaşmış değil de, hareketli ve akıcı oluşu
burada kendini gösteriyor. Aynı zamanda bu durum bizler için bir kolaylık ve bir rahmettir.
Soru: Batının ölçüleriyle, değer yargılarıyla, İslâm’ın temel kavramlarını
isimlendirmek, mesela İslâm’ın devlet yönetimine demokrasi veya teokrasi demek, ne gibi
kötü sonuçlara sebep olur?
Cevap: Öncelikle şunu kesin bir ifade ile belirtelim ki, İslâm’ın İslâm’dan başka ismi
yoktur. Ne teokrasi, ne de demokrasi İslâm’a isim olamaz… Ortak noktalar olsa bile, benzeşen
yönler bulunsa bile, ne İslâm demokrasisi olur, ne de demokrasi İslâm olur. İslâm’ın sahibi
Allah (c.c.)’tır. Demokrasilerde ise Allah (c.c.)’ın yaratması olan insandır hüküm için devrede olan.
İslâm’da esas olan, vahyin mutlak doğrularıdır. Diğerlerinde ise zannî ve hevaî yaklaşımlardır.
Bu gibi kavramlarla yola çıkmak, meşrû olmayanı meşrûlaştırmak açmazıyla bizi karşı karşıya
bırakır. Bu kavramları cazip hale getiren, halkın istekleri ve iradesi ise, şunu belirtelim ki eğer
söz konusu halk Müslüman ise durum şudur: “Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman,
mü'min bir erkeğe ve mü'mine bir kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.”
(Ahzap:36). Müslüman olmayan halkın iradesiyle ilgili olarak da Rabbimiz konuyu netleştiriyor:
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.
Ondan zandan başka bir şeye tabi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.” (En’am:116). Yine
Müslümanların akîdesinde oldukça önem arz eden mesele; “Teşrî hakkı kimin olacak? Yani
yasa koyucu kim olacak?” meselesidir. Demokrasilerde bu hak, halkı temsîlen parlamentoya
verilmiştir. Bu durumda, demokrasiyi nereye oturtacağız? Böyle olunca demokrasi bir yöntem
tekniği olmanın ötesinde, “Hakkın iradesine rağmen, halkın iradesinde namaz kılmak” şeklinde
ortaya çıkmış oluyor. İslâm, teşrî (kanun koyma) makamına halkları değil, Hakk’ı ve O’nun
hakimiyetini getirmiştir. Demokrasilerde ileri seviyede olduğunu iddia eden ülkelerde, gerçek
demokrat olduklarını söyleyenler bile, oralarda Müslümanların, Allah (c.c.)’ın hududunu
muhafaza etmelerine tahammül edemezler. Bunun kişi hak ve özgürlüklerine aykırı olduğunu
iddia edeceklerdir. Bu yol ve yöntemle bir takım kazanımlar hedefleyen Müslümanlar, şu
gerçeği iyice bilmelidirler ki, meşrû hedeflere ancak meşrû yollarla gidilir. Teokraside de şunu
görüyoruz: Teokrasi, din adamları sınıfının, dini kurallarla toplumları yönetim biçimi şeklinde
karşımıza çıkıyor. Siyasi otorite, din adamları sınıfının elinde ve tekelindedir.
Güçlerini Tanrı’dan aldıkları iddiasıyla toplumlarına zorla baskı yapmakta, sonuçta
siyasi ve idari liderler dini, daha çok meşrûlaştırıcı bir yapı olarak kullanmakta ve kendi
düzenlemelerini dini motiflerle sunarak otorite kurmaktadırlar. Yapısal olarak ortaçağ
Avrupa’sında Hıristiyanlık, böyle bir misyon yüklendiyse de, bu teokratik yapı, zamanla
yerini Laisizm’e bıraktı ve kiliseye çekildi. Tanrı terk edilince ya da unutulunca, onun yerine
öne çıkartılan beşeri akıl ve insanın hevası oturtulmuştur. Demokrasilerin temelinde de işte bu
anlayış hakimdir. İslâm’a gelince, Alemlerin Rabbinin hükümranlığını ve hakimiyetini kesin
olarak şartsız hayata geçiren ve herhangi bir bölünmeye meydan bırakmadan gerçekleştirilmesi
gereken tek ve yüce bir yönetim tarzıdır.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.