Bismillâhirrahmânirrahîm
İslâm toplumu, din, dil ve ırk farkı gözetmeksizin toprakları üzerinde yaşayan herkese
hak ve adaleti götürür. Bu özellikler eski veya yeni hiçbir toplumun seviyesine ulaşamadığı
özelliklerdir. Tarihî gerçeklerin ispatladığı bu özellikler ayrıca bir çok âyet-i kerimelerle de
ifade edilmiştir. Kur'an âyetlerinde adaletten bahsedilirken bu âyetin tüm insanlar arasında
yaşatılan adalet olduğu özellikle vurgulanır.
“Muhakkak ki Allah Teâlâ size şöyle emrediyor: Emanetleri ehline veriniz ve
insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmediniz.” (Nisa:58).
Ardından, toplum için zarurî olan dostluk ve yakınlık bağlarının kuvvetlendirilmesinden
ve düşmanlık ve nefret duygularının kaldırılmasından söz eder. Adaletin tüm boyutlarıyla
gerçekleştirilebilmesi için öncelikle bu işlerin yapılmasını ister ve emreder.
“Akrabanız aleyhine de olsa konuştuğunuz zaman âdilâne konuşunuz.” (En’am:152).
“Bir kavme olan kininiz, sizi adaletten ayrılmaya sevk etmesin. Âdilâne davranınız.
Hiç şüphe yok ki takvaya en yakın olan budur. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz. Çünkü Allah
Teâlâ yapacağınız şeylerin tamamından haberdardır.” (Maide:8).
Bu adalet ne sevginin ne de düşmanlığın dengesini bozabildiği, ne akrabalığın ne de
nefretin prensiplerini değiştirebildiği mutlak adalettir. Ne fertler arasındaki yakınlık ve
ilişkilerden ne de milletler arasındaki çekişmelerden etkilenir. Bütün Müslümanlar, soylarına,
dillerine, sınıflarına ve şöhretlerine bakılmaksızın bu adaletten yararlanabilmişlerdir. Üstelik
Müslümanlarla araları açık olan milletler bile bu adaletten faydalanabilmişlerdir. Bu şimdiye
kadar hiçbir sistemin ulaşamadığı bir zirvedir. Bu sözleri kabul etmeyenler, günümüzde büyük
geçinen devletlerin zayıf devletlere uyguladıklarına baksınlar, sonra ABD’nin Kızılderililere ve
zencilere, hatta kendi halkına yaptıklarını araştırıp incelesinler. Onların yenik devlete layık
gördükleri zulme bir göz atsınlar. Yine Güney Afrikalı beyazların siyahîlere reva gördükleri
zulme baksınlar. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu tür muameleler çağımızın insanının her
yerde görmeye alışık oldukları olaylardır. O halde şurasını hiç unutmamak gerekir ki, İslâm’ın
adaleti kağıt üzerinde kalmış kuru teorilerden değildir. İslâm’ın adaleti, delillerini tarihteki
olaylardan getirmektedir.
Halife Hz. Ali (r.a.) Sıffîn’e giderken kaftanını kaybetmişti. Dönüşte onu ararken bir
Hıristiyan’ın üzerinde gördü. Bunun üzerine Hıristiyan’ı kadı Şureyh’in huzuruna çıkardı.
Şureyh’e: ‘Bu adamın üzerindeki kaftan benim kaftanımdır. Bunu ona ne sattım, ne de
bağışladım’ dedi. Kadı Şureyh, Hıristiyan’a dönerek: ‘Mü'minlerin emirinin iddiasına ne
dersin?’ diye sordu. Hıristiyan: ‘Ben Mü'minlerin emirine yalancı diyemem, ama bu kaftan
benimdir’ dedi. Bunun üzerine kadı Şureyh, Hz. Ali (r.a.)’ye dönerek: ‘İddianızı ispat edecek bir
deliliniz var mı?’ diye sordu. Hz. Ali (r.a.): ‘Doğru söyledin ey Şureyh, elimde hiçbir delilim yok’
dedi. Böylece kaftanın Hıristiyan’a ait olduğu hükmüne karar verildi. Hıristiyan, Hz. Ali’nin
gözleri önünde kaftanı alıp yürüdü. Hıristiyan biraz gittikten sonra geri dönerek: ‘Artık ben
inandım ki, bunlar Peygamberlerinin getirmiş olduğu hükümlerdir. Mü'minlerin emiri beni
kendi kadısına şikayet ediyor. Fakat kadısı onu haksız çıkararak kaftanı bana veriyor. Şu halde
Allah (c.c.)’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in O’nun kulu ve Resûlü
olduğuna şehadet ederim. Ey Mü'minlerin emiri, kaftan gerçekten sizindir. Siz ordunuzla
Sıffîn’e giderken sizi takip etmiştim. O zaman bu kaftan devenizden düşmüştü’ dedi. Bunun
üzerine Hz. Ali (r.a.), ‘Müslüman olduğunuza göre bu kaftanı size bağışlıyorum’ dedi.
Mısır valisi Amr b. As’ın oğlu bir gün Mısırlı Kıptîlerden biriyle at yarışına girdi.
Kıptî’nin atı yarışı kazandı. Bu yenilgi valinin oğlunun çok zoruna gitti ve; Al bunu ben şerefli
bir insanın oğluyum diyerek adamı kamçıladı. Olay Hz. Ömer (r.a.)’e ulaştırılınca Hz. Ömer
2
onları huzurunda topladı ve kamçısını Kıptî’ye vererek; Al bunu, şerefli insanın oğluna vur
dedi. Ardından Amr b. As’a dönerek tarihe geçen şu meşhur sözünü söyledi: Anaların hür
olarak doğurduğu insanları ne zamandan beridir köleler yapmaya başladınız? Bundan sonra
Hz. Ömer, Kıptî’ye oğluna vurduğu gibi babasına da vurmasını istedi. Çünkü oğlu babasının
şan ve şerefinden cesaret alarak bunu yapmıştı. Fakat Kıptî, sadece oğluna vurmakla
yetineceğini söyleyerek babaya vurmayı reddetti.
Başka bir misal: T.W. Arnold, İslâm’a davet adlı kitabında şöyle yazıyor: “Humuslular
şehrin kapılarını Bizans imparatoru Heraklius’un ordularına kapadıkları halde,
Müslümanlara açarak şöyle dediler: Hıristiyanların baskı ve zulümleri altında kalmaktansa,
sizin idareniz altında yaşamayı tercih ederiz.”
İslâm’ın adalet örnekleri ara sıra meydana gelen küçük birkaç olaydan ibaret değildir.
Aksine İslâmî adalet geneldir ve köklü prensiplere dayanır. Zamana ve mekana göre
değişiklik göstermez. İster fert olsun, isterse toplum olsun, bütün insanlık hayatı için aynı
yolu takip eder. İslâm toplumunun geçmişte insanî adaleti tüm boyutlarıyla gerçekleştirdiği
artık inkâr edilmez bir gerçektir.
İslâm’ın insanlığı eşit prensiplerle idare etmesi ırk, din ve vatan taassubunu ortadan
kaldırması, bütün dinlere aynı hakları tanıması, çeşitli dinlerle hiçbir kin ve düşmanlık
beslemeksizin her an yardımlaşmaya hazır olması, savaşı ve düşmanlığı, davet, inanç ve ibadet
hürriyetinin korunmasına ve zalimlerin mazlumlara yaptıkları zulmün kaldırılmasına ve
yeryüzünden bozgunculuğun kaldırılmasına bağlaması, sosyal adaletten bütün insanları
nasiplendirmesi, İslâmî sistemin evrensel bir sistem, İslâm toplumunun hiçbir ırk yada sınıfla
sınırlanmayacağı eşsiz bir toplum olduğunu göstermektedir. İslâm, dayandığı inanç sistemi
gereği ahlâka ve ahlâkî unsurlara gereken en fazla önemi verir. İnsanî, ruhî ve davranış
düzgünlüğünü sağlamak için uğraşır. İnsanı hayra, ilerlemeye ve olgunluğa çağırır. İslâm’ın
sahip olduğu sosyal sistem insanlığın şahit olduğu eski ve yeni diğer bütün sosyal sistemlerin
sahip olmadıkları güzelliklerle süslenmiş eşsiz bir dünya nizamıdır.
İslâm toplumu bütün insanlığa kapılarını ardına kadar açan hür bir toplumdur. Hiçbir
şart veya sınır konulmaksızın bütün fertler, toplumlar ve milletler izin almaksızın Müslümanlara
katılabilirler. İslâm toplumunun bir ferdi olarak yaşayabilirler. Onlardan istenen tek şey, İslâm
davetine karşı çıkmamaları, Müslümanların inanç esaslarını rencide etmemeleri, insanlara
zulmetmemeleri ve yeryüzünde bozgunculuk yapmamalarıdır. Bütün şartlar bundan ibarettir.
Irk, dil, vatan ve hatta dini ayrılıklar bile insanların İslâm toplumuna girmelerine engel
olamaz. Her insan hiçbir din adamından izin almaksızın “Allah’tan başka ilâh yoktur ve Hz.
Muhammed O’nun kulu ve elçisidir” dedikten sonra İslâm toplumunun üyesi olmak hakkını
kazanır. Evet yalnızca bu sözleri söyleyen her kişi Müslüman olur. Ve atalarından beri Müslüman
olarak gelen insanların İslâm toplumunda sahip oldukları hakların aynısına sahip olur.
Yeryüzünün herhangi bir yerindeki her Müslüman fert, hiçbir idareci veya polisten izin
almadan İslâm topraklarına girip çıkabilir. Pasaport almadan, sınırlarda bekletilmeden İslâm
topraklarının her parçasını gezmek hürriyetine sahiptir. İslâm dinine mensup olmasa bile her
insan, İslâm’ın sosyal hayatı düzenleyen kanunlarına boyun eğmek şartıyla İslâm ülkesinin her
tarafında yaşayabilir. Hürriyeti, inancı, ibadeti, malı, canı ve ticaret hakları güvence altındadır.
Çalışamaz hale geldiği takdirde nafakası bizzat İslâm devletleri tarafından temin edilir.
Müslümanlarla kendisi hakkında hukuken hiçbir farklılık yoktur. Müslüman olmayan her
devlet, yeryüzünde barışı sağlamak, yıkıcı ve bozucu fiilleri kazıyarak dünyayı huzura
kavuşturmak için İslâm devleti ile anlaşma imzalayabilir. Kendisi anlaşma şartlarına uyduğu
sürece İslâm devleti de aynı şekilde anlaşma şartlarına uyar. Bu hususta İslâm’ın kesin emirleri
olduğu için, İslâm devleti İslâm’ın bu emirlerine mecburen uyar. Bu da ona güvenirlik
kazandırır. Ve özelliğini ortaya çıkarır.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.