İslâmiyet, arz ve sema alemini tek bir nizam ile tevhid esasına bağlayan, ferdin
vicdanında ve sosyal hayatın içinde yaşayan bir sistemdir. İslâmiyet vazifesi olarak pratik
hayatta beşer vicdanından uzak kalmayı istemez. Hiçbir zaman bir imparator veya kraldan
korkarak kapsamlı sahasını daraltmaz. Ruhî, dinî, maddî ve dünyevî olarak bütün beşer hayatı
onun faaliyet ve hizmet alanıdır. İslâm, hiçbir sistem ve nizamın veya başka bir kuvvetin
etkisinde değildir. Kendi kendisinin hakimi, efendisidir.
Bu din sosyal hayattan uzak kaldığı sürece topluma yön veremez. Onu sosyal
hayatından uzak tutan, sosyal sistem ve kanunlarında onunla hükmetmeyen, yani koydukları
kanun ve nizamlar Allah (c.c.)’ın hükmüne aykırı olan Müslümanların toplumları İslâmî bir
toplum değildir. Onlara İslâmiyet’in sadece ibadet şekilleri ve gelenekleri kalmıştır. “Hayır,
Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da
verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla
kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa:65). “Kim Allah’ın indirdiği ahkam ile
hükmetmezse, işte onlar kafirlerin tâ kendileridir.” (Maide:44).
Bu din yönlendirmesiyle, kanun koymasıyla, uygulama ve ibadetleriyle bölünmez bir
bütün, istikameti belli dosdoğru bir yoldur. İslâm’da ibadete ait emirlerin gayesi onun nizam
ve uygulamaktan ibaret esas hedef ve gayesinden farklı değildir. Meselâ namaz: İbadetlerin en
özlüsüdür. Fert ve toplum olarak tek, her şeye galip ve her şeyi yapma gücüne sahip olan
Allah (c.c.)’a yönelmedir. Bu öyle bir yöneliştir ki, yönelenler arasında birbirlerine karşı ne bir
kötülük, ne bir anlaşamamazlık, ne de bir ayrılma var. Yine bu öyle bir yönelmedir ki, aynı
kıbleye, bir önderin arkasında, bir Allah’a, zengin ve fakir, rütbeli ve rütbesiz, tamamen eşit,
bir ve beraber olarak yönelme… Namaz ibadete ait emirlerin özünü temsil ettiği gibi
“Allah’tan başka ilah yoktur” tevhidi de itikada ait hususların özünü temsil etmektedir. Bu
şekilde Allah (c.c.)’ı birlemekle, Allah (c.c.)’tan başka ibadete layık bir varlığın mevcut olmadığı
ifade edilmekte, vicdan hürriyetine dayanan bir şuur insan hayatına yerleşmektedir.
Bu, köklü ve eşit haklara sahip gelişmiş bir toplumun kurulması için en esaslı adımdır.
Hiçbir araştırmacı İslâm’ın kapsadığı ibadet ve nizamlarında, fert ve toplum
hakkındaki görüşlerinde şüpheye düşmemelidir. Zira her husustaki İslâmî emirler ve o
emirlerin müşterek gayesi çok açıktır. Bazı asırlarda bu dinin ibadete ait uygulamasında
lüzumsuz teferruat ile genişletildiği, bunun yanında sosyal hayatın ihmal edildiğine bakıp
şaşırmamak lazımdır. Bu hâli İslâmiyet için asla bir afet olarak değil, belki de içinde
bulunduğu asrın afeti olarak saymak icap eder.
“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığınız (ezan okunduğu) zaman,
hemen Allah'ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için
daha hayırlıdır. Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah'ın lütfundan isteyin.
Allah'ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Cuma:9-10). Malum olduğu üzere farz
kılınan namazlar günün çok az bir zamanını alır. Bütün bir gün ise çalışmak içindir. “Geceyi
örtü kıldık, gündüzü maişet vakti yaptık.” (Nebe:10-11). Böylece gündüzün büyük bir kısmı
çalışmak içindir, ibadet için değildir. Şurası da muhakkaktır ki, İslâmiyet’te ibadet sadece
hususi bazı hareketlerden ibaret değildir. “Hayatta Allah’ın rızasına uygun ferdî ve sosyal
bütün davranışlar ibadettir.”
Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Allah’ın rızası için dul ve fakirlere yardım
eden, Allah yolunda mücahede eden veya bütün geceyi ibadetle, gündüzü oruçla geçiren
kimse gibidir.” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesei). Hz. Enes (r.a.) rivayet ediyor: “Bir gün Peygamber
2
Efendimiz (s.a.v.)’in zevcelerinin bulunduğu evin önüne üç kafile geldi. Peygamberimiz (s.a.v.)’in
ibadeti hakkında sual sordular. Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımları tarafından, Efendimiz
(s.a.v.)’in ne kadar ibadet ettiği kendilerine söylenince, (bunu azımsamış olacaklar ki) içlerinden
biri: ‘Ben bütün gecemi namaz kılmakla geçiriyorum.’ Diğeri: ‘Ben de bütün sene
gündüzlerimi oruçlu geçiriyorum.’ Üçüncüsü: ‘Ben de hiç evlenmiyorum, kadınlardan
kendimi uzak tutuyorum.’ dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) birden gelerek;
‘Bunları söyleyen sizler misiniz?’ dedikten sonra: ‘Bana gelince; Allah’a yemin ederim ki
ben hepinizden daha ziyade Allah’tan korkar ve ittika ederim. Bununla beraber bazen oruç
tutuyor, bazen tutmuyorum. Bazı gece namaz kılıyor, bazı gece uyuyorum. Hem de
evleniyorum. Kim benim sünnetimden ayrılırsa benden değildir.’” (Buhari, Müslim, Nesei).
Bu sözler, dini herkesten iyi bilen Peygamberimiz (s.a.v.)’in, oruç ve namaza ait emirleri
küçümsemesi değildir. Belki de dinin hakiki ruhunun en özlü bir şekilde ifadesidir. Dünya
hayatı için çalışan, ahiret hayatı için de çalışır. O, akidesini dünya hayatına yön veren en
büyük etken olarak görür. Böylece maddî ve manevî hayatını birbiriyle kaynaştırır. Böylelikle
iman hiçbir zaman vicdanî alemin sessizliği içinde kendi başına kalmaz. Bütün bunlar dinin
ibadete, hayata ve inançlara ait görüşlerini, hakikî ruhuyla belirten en sıhhatli kaynaklardır.
“Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama
dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et.
Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (Kasas:77).
“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü
Allah aşırıları sevmez.” (Bakara:190).
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin
yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın
rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve
kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini
yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu
vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!” (Bakara:177).
“Hanginiz Allah rızasına uymayan bir icraat görürse ona karşı gelsin.” (Müslim, Ebu
Davud, Tirmizi, Nesei).
İslâm’ın amel ve itikatta ana prensibi budur. Halbuki hüviyetini kaybetmiş bugünün
Hıristiyanlığında olduğu gibi İslâm’da, ne din ile dünyayı ve ne de inançlarla sosyal hayatı
birbirinden ayırmak vardır. İslâmiyet’te ruhbaniyet veya kul ile Allah (c.c.) arasına girmek
yoktur.
Her Müslüman ister uçsuz bucaksız bir sahrada, ister deniz ortasında bir yerde olsun,
tek başına bir fert olarak hiçbir aracı bulunmadan Allah (c.c.)’a ibadet eder ve yakınlaşır.
Müslüman lider, vekillik kuvvetini hiçbir zaman Allah (c.c.)’ın kendisine nasip ettiği bir mevki,
makamdan veya ruhani aracılığından almaz. Ancak, İslâmî şeriatı mana ve uygulamasıyla, ve
adaletle idare ettiği İslâm toplumundan alır. Hiçbir din adamının Müslümanlar üzerinde özel
bir yetkisi yoktur. Hakim kendi istediği veya koyduğu bir kanunla değil, ancak ilahi şeriat ile
hükmederek Müslümanları suçlandırabilir.
Dünyada böyle olduğu gibi, ahirette de hepimiz Allah (c.c.)’a döneceğiz. “Her biri
kıyamet günü O’na yalnız başına gelecektir.” (Meryem:95). Şu hale göre toplum üzerindeki
maddî ve manevî yetkileri bakımından din adamları ile devlet adamları arasında en ufak bir
çatışma yoktur. Çünkü İslâmiyet, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, iki sınıfın arasını açacak ruhani
ve idarî bir etki ve yetkiye yer vermemektedir. İslâm, hiçbir zaman ilmin ve alimin düşmanı
olmamıştır. Bilakis ilim tahsilini ibadet derecesinde dinen farz kılmıştır.
3
İSLÂM’DA RUHBANİYET YOKTUR -II-
“Kim ilmi talep ederek bir yola yönelirse, Allah’ta cennete giden bir yolu ona
kolaylaştırır.” (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei).
Engizisyon mahkemelerinin ilim ve fikir adamlarına yaptığı işkence ve faciaları İslâm
tarihinde görmek mümkün değildir. Siyasî bazı ihtiras ve aşırı bazı ayrışma ve millî akımlar
sebebiyle İslâm tarihinde görülen ender olaylar hiçbir zaman İslâmî hayat için ölçü olamaz.
Bu gibi ender olaylar İslâm’ı iyi anlamamış kimseler tarafından meydana getirilmiştir. Bu da
harikulade ve mucizelere dayanmayan, gaip haberlere göre hükmetmeyen bir din için
normaldi. İslâmiyet ancak görüş, tecrübe ve düşünceye dayanan hayatın sebebi ve kainatın
oluşu hakkındaki şu ayete dayanıyordu: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile
gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde
yüzüp giden gemilerde, Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda,
yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır
bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini
ispatlayan) birçok deliller vardır.” (Bakara:164). “Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor;
yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle
çıkarılacaksınız. Sizi topraktan yaratması, O'nun (varlığının) delillerindendir. Sonra siz,
(her tarafa) yayılan insanlar oluverdiniz. Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler
yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir.
Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır. O'nun delillerinden biri de,
gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda
bilenler için (alınacak) dersler vardır. Gece olsun gündüz olsun, uyumanız ve Allah'ın
lütfundan (nasibinizi) aramanız da O'nun (varlığının) delillerindendir. Gerçekten bunda,
işiten bir kavim için ibretler vardır. Yine O'nun delillerindendir ki, size korku ve ümit
vermek üzere şimşeği gösteriyor, gökten su indirip ölümünün ardından arzı onunla
diriltiyor. Doğrusu bunda, aklını kullanan bir kavim için (alınacak) dersler vardır.” (Rum:19-
24). “Allah’tan kulları içinde ancak alimler korkar.” (Fatır:28). İslâm, ilmi marifetullaha ve
Allah (c.c.) korkusuna giden bir yol olarak görür. Takvayı ilme bağlayan bir din için bu gibi
ender olayların olması tabii idi. Alimlerin kıymetini cahiller üzerine yükselten âyet ve hadisler
çoktur: “Hiç bilenlerle bilmeyenler müsavi (eşit) midir?” (Zümer:9). “Alimin cahile üstünlüğü
Ay’ın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.” (Ebu Davud, Tirmizi).
Rönesans devrinde müspet ilim ve hür fikir sahipleri ile kilise arasında olan nefreti ve
düşmanlığı, İslâm tarihinde hiçbir zaman din ile ilim arasında görmek mümkün değildir.
Hıristiyanların dini dünyadan ayırmak, onu sadece kalp ve vicdan temizliği için vazifeli
kılmak, sosyal hayatın düzeni ve yönetimi için gereken kanun ve ölçülerin konulmaması
hususu İslâm tarihinde ve İslâm’ın tabiatında, ruhunda yoktur.
Keza sosyal adaletin meydana gelmesi için bir çok kaideleri farz kılmış, böylece
zenginlere karşı fakiri korumuş, ekonomik ve sosyal hayat için çok adaletli bir siyaset ortaya
koymuştur.
Hatta hiçbir ferdi hükümet ve iş sahipleri lehine dünya nimetlerinden uzaklaştırıp,
alamadıkları haklarını ahirette alacaklarını telkin ederek, onların kazanılmış haklarına karşı
hiçbir gevşekliğe sevk etmemiştir. Bilakis tehdit ve baskı altında kalarak haklarından
vazgeçip mücadeleden kaçanları şiddetli azap ile korkutmuştur. Onlar Kur'an’ın ifadesiyle;
“Kendilerine zulmedenler” diye adlandırılırlar: “Kendilerine yazık eden kimselere melekler,
canlarını alırken: "Ne işde idiniz!" dediler. Bunlar: "Biz yeryüzünde çaresizdik" diye
cevap verdiler. Melekler de: "Allah'ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler.
İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.” (Nisa:97).
4
Haklarını almak için onları mücadeleye, çarpışmaya teşvik eder: “Zulmen elinden
alınmış malının önünde öldürülen kimse şehittir.” (Nesei).
Eğer Avrupa, dini genel hayatından uzaklaştırdı ise, biz Müslümanlar aynı yolda
yürümeye mecbur değiliz. Keza; komünizm sözde işçi sınıfının haklarını korur görünmek için
dine olan düşmanlığını açıkça ortaya koyuyorsa, Müslümanlar bu şuursuz davranışa uymaya
mecbur değildir.
“İSLÂM: BU KAİNATI, ONDAKİ YENİLİKLERİ VE BU YENİLİKLERİN
TARİHÎ GELİŞMESİNİ, GETİRECEĞİ SOSYAL, EKONOMİK VE FİKRÎ
İNKILAPLARIN NETİCELERİNİ EN DAKİK OLARAK HESAP EDEN VE BUNU
HERKESTEN İYİ BİLEN, ALLAH (c.c.) TARAFINDAN GÖNDERİLEN BİR DİNDİR.”
Bunun içindir ki herkesi kapsayan esaslara ve hiçbir devirde değerini kaybetmeyen kurallara
sahiptir. Bu genel kurallar ve temel fikirler içinde zamanın gelişmesi ve ihtiyaçların doğması
ve çoğalmasıyla uygulamada genişlik esas tutulmuştur. Dolayısıyla asırlar boyu uygulama,
kapsamlı yasalarla garanti edilmiştir.
İslâm alimlerinin uygulama, kıyas (mukayese, karşılaştırma) ve her şeyin en ince
noktasına kadar değerlendirmelerde göstermiş oldukları üstün çalışmalar sebebiyle, İslâmî
hukukun (şeriatın) uygulandığı mesud devirlerde uygulama o zamanın sosyal ihtiyaçlarına
paralel olarak sağlanmıştı. Sonra uzun zaman ilmî ve fıkhî gelişmelerin, İslâm aleminin
yeniden canlanmaya başladığı son asrın başına kadar durduğunu görüyoruz.
Sosyal bir dini, sadece ibadetlerle uzlete terk ederek İslâmî şeriatın modern hayata
uygulama yeteneklerini bilmeden, körü körüne batıdan alınan köksüz teoriler İslâm toplumlarının
organik bünyesinde gelişmesi mümkün olmadığından Müslümanların bugünkü
durumlarını tekrar baştan gözden geçirmeleri zorunludur. Bu hal, dinin sosyal sistemini
oluşturan esasları hakkındaki cehaletimizin, aynı zamanda, eski ve köklü kaynaklara karşı
gösterdiğimiz şahsî ve fikrî tembelliğimizin, gafletimizin neticesi olarak hayatı dinden ayıran
Avrupa’yı gelişigüzel, körü körüne taklitten başka bir şey değildir.
Netice olarak, İslâmiyet dünyayı kapsayan bir davet ve genel bir nizamdır. Biz bu
sözlerimizle insanları, tarihî hakikatlerden ayrılarak manasız bir taklide dayanmadan evvel,
İslâm’ın bekâ kudreti ve salâhiyetinin gün ışığına çıkması için bu genel esasları, bu eski ve
zengin hazineleri araştırmaya davet ediyoruz. Bu daveti kabul etmediğimiz gün kendimizi
tamamen kaybolmuş bir şahsiyetle (kişilikle) medeniyet kafilesinin çok gerilerinde buluruz.
Dinimiz ise bu kafilenin önünde gitmemizi emrediyor:
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder;
kötülükten men eder ve Allah'a inanırsınız” (Âl-i İmran:110). “İşte böylece sizin insanlığa
şahitler olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için sizi mutedil bir millet kıldık.” (Bakara:143).
Vel-hamdü lillâhi Rabbi’l-Âlemîn.