Dedemi hatırlarım. Çocuktum... O ise çooook yıllar yaşamış, benim gözümde her şeyi öğrenip bilmiş bir bilge idi. Köyde herkes, hemen her şeyi ona sorardı.
Ama göyneğinin içinde muşambaya sarılı olarak taşıdığı ve hiç boynundan çıkarmadığı şeyin ne olduğunu ben bir türlü soramazdım. Hayır hayır, muska falan değildi. Öğrendiğim zaman ben de şaşırdım elbette. Bu bir kav imiş ve ıslanmasın diye muşambaya sarılı olarak tutar, ateş taşımak sünnettir diye de üzerinde taşırmış. Rahmetli dedem...
Şimdiki çocuklar kibritsiz ateş yakmayı bilmezler. Şöyle iki avucunuzun arasına aldığınız kuru bir çubuğu elinizin içinde bir ileri bir geri hızla yuvarlayarak alttaki tahtaya burgu gibi değen dikey ucundan önce kıvılcımların, ardından da cılız bir alevin doğmasındaki o heyecanı hissetmeleri uzak bir ihtimal. Hatta onlar iki tahta parçasını testere gibi sürterek ısıtılan talaş veya kuru yaprakların alev alışını da hiç seyretmemiş olabilirler. Benim neslim bunların sonuna yetişti ve hep şöyle bir soru taşıdı zihninde: Ateşin yakılabileceği düşüncesini uyandıran ilk kıvılcım, çakmaktaşını piritlere sürterken mi, yoksa ağaç içinde delik açmaya çalışırken mi çakmıştı? Bunun cevabını ben çok sonraları, bir doğa müzesinde, dünyanın Neolitik bölgelerinde bulunan ateş delgilerini görünce bulabildim.
Şimdilerin lazer ışınlama sistemiyle çalışan fırın çakmaklarından geçtim, şöyle tiryakilerin iç ceplerinde taşıdıkları muhtar çakmakları bile insanoğlu için ne büyük nimettir. Hele tütünün tütün olarak içildiği zamanlarda tiryakilerin hallerine acımamak elde midir? Şimdiki ateş imkanlarımızı düşündüğümüzde, vaktiyle bambudan yaptığı küçük bir tüp içindeki havayı sıkıştırarak ısı ve ateş üreten ve bunun adına ateş pistonu diyen Güneydoğu Asyalı insanların o karmaşık aygıtları bile ne derece ilkel kalır. Hele kimyacı John Walker'ın, içinde fosfor sülfat bulunan ve sürtülünce yanan aletini 1827'de icat ettiğinde insanlık ne büyük bir buluşa şahit olmuştu: Kibrit.
[OCAK]
Türkçe'mizde "Ateş olmayan yerden duman tütmez" diye bir deyim vardır. Doğrudur, çünkü duman nefestir, hayat soluğudur. Vücutta ateş olduğu, beden ısısı iyi düzenlendiği müddetçe sağlıklı çıkar. Ateş düzeni bozulduğu vakit soluk ya kesik kesiktir veya hepten durur. Ocaktaki ateş de aynıdır. Onu düzenli tutmayınca söner ve ocak dağılır. Türk töresine göre her ocak ateşi bir aile birliğinin sembolü olur ve ocaktaki ateşi bekleyen ve besleyen bir kadın ailenin temelidir.
Ocak kelimesinin anlamı yalnızca evlerin ateş yanan baca mekanlarıyla sınırlı değildir. Türkçe sözlüklerde soy, silsile, tarikatlarda belli bir düzen içinde birbirini takip eden mürşitler halkası, hastalıkları tedavi gücüne sahip olup bu işi meslek edinen silsile üyeleri gibi anlamlar da mevcuttur. Türkler arasında arkaik çağlardan bu yana yaşamakta olan ocak kültü zamanla kutsallaşıp tapınaklar, şamanlar ve hatta İslamiyet sonrasında pirlerle örtüştürülmeye başlamıştır. Önüne diz çöktürülmüş çocuğa nazar değdiği için kurşun döken bir kadının "El benim elim değil Fatma anamızın elleri..." diye mırıldanarak yaptığı işlemler eğer ocaktan olmasa şifa buldurur muydu?!...
O öyle bir ocaktır ki ateşinde hayat iksiri vardır. Böyle bir ocakta melekler olduğuna inanılsa layıktır ve zaten bu yüzden ateş yanan ocakların üzerine asla su dökülmez. Birisine can u gönülden "Ocağın sönmesin!" denilmesi Türklerin en büyük duaları arasındadır. Yemeğe başlamadan evvel bir parça eti ocağa atan dedelerimiz güya ocağın sahibi ve koruyucusunu da gözetmiş olur ve "Doyurduk!" dedikten sonra kendi yemeklerini yemeye başlarlarmış. Ocaktaki ateşe kutsallık izafe eden, onu bir ermiş gibi gören, ondan kehanetler çıkaran ve hastalıklarını onunla tedavi eden atalarımız ateşin gökten geldiğine inanırlar ve tanrı Ülgen'e teşekkür etmeyi hiç unutmazlarmış. Şamanlar biraz da ateşin bu kutsallığından istifadeyle ermişler ve hatta ateşe yükselmişlerdir. Bu yüzden Türklerin İslam öncesi dünyasında düğünlerde ateş yakılır, hastalıklar ateş ruhuyla iyi edilir, günahlardan ateşin arıtıcılığıyla kurtulunur ve ölenler ateş merasimleriyle pir ü pak edilirdi. Bunlar olmaz da, insan kötü bir şey yaparsa "Boyu bir karış, sakalı iki karış Ateş Mercimek" gelip al basardı alimallah. Bu ufak beyaz sakallı parmak adam, aslında ocağı koruyan kişiydi ve kendisine evin hanımını yardımcı seçmişti. Eğer evin hanımı ocağa yeterince ilgi göstermezse ocak söner gider.
[BERCESTE]
Eylesem ağlayarak âh ile eflâk yanar
Su yanar, nâr yanar, bâd yanar, hâk yanar
Eğer ayrılık acısıyla ağlarken bir âh etsem; gönlümdeki ateşten çıkan o âhın dumanı içindeki kıvılcımlardan tutuşup ateş olur, sonra da o ateşten su yanar, hava yanar, toprak yanar.
Osman Nevres