Allah, Kendisinden talep edilendir. Kul, Allah'tan talep edendir.
Allah'a dua edilir. Dua, Allah'ı herhangibir şeyi yerine getirme konusundaki davetin adıdır. Dua ve davet kelimesi aynı kökten gelir:
2/BAKARA-186: Ve izâ seeleke ıbâdî annî fe innî karîb(karîbun) ucîbu da'veted dâi izâ deâni, fel yestecîbûlî vel yu'minû bî leallehum yerşudûn(yerşudûne).
Ve kullarım, sana Benden sorduğu zaman, Ben muhakkak ki (onlara) yakınım. Bana dua edilince, dua edenin duasına (davetine) icabet ederim. O halde onlar da Benim (davetime) icabet etsinler ve Bana âmenû olsunlar (Bana ulaşmayı dilesinler). Böylece irşada ulaşsınlar (irşad olsunlar).
İnsanlar Allahû Tealâ'ya dua ederler. Allahû Tealâ, bir kısım insanların duasına icabet ediyor bir kısmının duasına icabet etmez. Hangi istikamette söylüyoruz? Mutluluk açısından söylüyoruz. Allahû Tealâ mutluluğa kavuşacak olan kullarının dua taleplerine "evet" diyor. Allahû Tealâ'nın kulu olmak şerefine eremeyen, Allah'a ulaşmayı dilemeyen insanların mutluluk talepleri hiçbir zaman gerçekleşmez.
Sadece 2 türlü insan yaşıyor:
1- Cennete girecek olan insanlar.
2- Cehenneme girecek olan insanlar.
Mutluluk ve Allah'ın istikametinde yükselme konusundaki dualarına icabet edilecek olan insanlar; icabet edilmeyen insanlar... Bakara Suresinin 186. âyet-i kerimesi, bu konuya en sağlam ışık tutan âyet-i kerimedir. Ne tür bir duadan bahsediyor Allahû Tealâ? Allah'a ulaşmayı dilemiş kişi, mutluluğun kapısının açılması için ilk adımı atmış; mutluluğun kapısından içeriye girmiştir. Cennet mutluluğunun birincisini, Allah'a ulaşmayı talep ettiği an, kazanmıştır. Ondan sonraki taleplerine de Allahû Tealâ cevap verecektir. Kişiyi irşada ulaştırana kadar "Ben ona yardım ederim." diyor, Allahû Tealâ.
İrşada ulaştıktan sonra son nokta, kişinin iradesini Allah'a teslim etmesidir. Orada Allahû Tealâ'nın kabul etmemesi söz konusu olmaz. Allahû Tealâ: "Kâfirlerin davetine (duasına) icabet edilmez!" diyor.
13/RAD-14: Lehu da'vetul hakk(hakkı), vellezîne yed'ûne min dûnihî lâ yestecîbûne lehum bi şey'in illâ kebâsitı keffeyhi ilel mâi li yebluga fâhu ve mâ huve bi bâligıh(bâligıhî), ve mâ duâul kâfirîne illâ fî dalâl(dalâlin).
Hakkın daveti O'nadır (Kendisinedir, Allah'adır). O'ndan başkasına davet ettikleri (şeyler), onlara bir şeyle icabet etmezler. Onlar ancak suya, onun ağzına, suyun ulaşması için avucunu açmış kimse gibidir. O (su), ona ulaşacak değildir. Ve kâfirlerin daveti, dalâletten (su nasıl onların ağızlarına ulaşamıyorsa, dalâlette olanlar da hidayete ulaşamaz) başka bir şey değildir.
Dikkat edin, burada 2 tane unsur var, sevgili kardeşlerim. Kâfirlerin hangi davetine icabet edilir, hangi davetine icabet edilmez? Bir insanın hangi noktalarda kâfir olduğuna bakalım. Eğer Allah'a ulaşmayı dilemiyorsa, onların standartları ne olursa olsun, hepsine birden Allahû Tealâ "kâfir" ünvanını veriyor: "Allah'a ulaşmayı dilemeyenler küfürdedir. Sadece kâfirler cehenneme giderler, diyor:
10/YUNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.
10/ YUNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne).
İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir).
Bu insanlar ömürleri boyunca Allahû Tealâ'ya, "Yarabbi, beni cennetine ulaştır, beni cennetine ulaştır, beni cennetine ulaştır." diye yalvarsalar dualarını kabul etmesi istikametinde Allah'a davette bulunsalar; Allahû Tealâ onların bu dualarını asla kabul etmez! Allahû Tealâ: "Kim Bizden dünya malını isterse ona, ondan veririz ama onların ahirette bir nasibi yoktur. Kim Bizden dünyada da ahirette de hasene isterse, ona da onları veririz." diyor.
2/BAKARA-200: Fe izâ kadaytum menâsikekum fezkurûllâhe ke zikrikum âbâekum ev eşedde zikrâ(zikren), fe minen nâsi men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ ve mâ lehû fîl ahirati min halâk(halâkın).
Böylece (hacca ait) ibadetlerinizi tamamladığınız zaman, atalarınızı zikrettiğiniz gibi, hatta daha da şiddetli (bir zikirle) Allah'ı zikredin. İnsanlardan kimi: "Rabbimiz bize dünyada iken ver." der. Ahirette onun için bir nasip yoktur.
2/BAKARA-201: Ve minhum men yekûlu rabbenâ âtinâ fîd dunyâ haseneten ve fîl âhirati haseneten ve kınâ azâben nâr(nâri).
Ve onlardan kimi de: "Rabbimiz bize dünyada da, ahirette de haseneler (güzellik ve iyilik) ver. Bizi ateş azabından koru." der.
Allahû Tealâ'dan talepte bulunuluyor. Allahû Tealâ "veririz" diyor. O zaman dualarına icabet ediyor. Hani, Allahû Tealâ: "Kâfirlerin duasına icabet edilmez!" diyordu? Kâfirlerin küfürden ve cehennemden kurtulma, Allah'ın cennetine girme davetine, dünyada mutlu olma konusundaki dualarına icabet edilmez! Yoksa dünyada onlar para istiyorlarsa Allahû Tealâ onlara para verir. Allah'a ulaşmayı dilemeyen bir insan zengin olmak istiyorsa, Allahû Tealâ'ya: "Haram da olsa helâl de olsa Sen bana para ver, nerede kullanacağıma da Sen karışma. Ben paramı alırım, dilediğim yerde ben bu parayı yerim. Kafayı çekerim, kumar oynarım. Sen bana parayı ver." diyorsa, Allahû Tealâ bunu kabul edeceğini söylüyor. Ve o parayı veriyor insanlara. Çok para kazanıyor insanlar ama mutlu olamıyorlar. İşte şu anda Türkiye'de mafyanın eline geçen para miktarını söylüyor Ankara Ticaret Odası Başkanı; yaptığı incelemede 240 milyar dolarlık Türkiye millî gelirinin, gayrisafî millî hasılanın ¼'ü (60 milyar dolar) mafyanın elinde.
Kişi Allah'a ulaşmayı dilemezse onun davetine icabet edilmez! Kişinin daveti Allah'ın onun günahlarını affetmesi, sevaba çevirmesidir. Allah'ın onu Kendisine ulaştırması, dünya saadetine ve cennet saadetine ulaştırmasıdır. Eğer o kişi Allah'a ulaşmayı dilerse o zaman Allahû Tealâ onun davetine icabet eder.
76/DEHR-3: İnnâ hedeynâhus sebîle immâ şâkiren ve immâ kefûrâ(kefûren).
Muhakkak ki; Biz, onu (insanı) sebîle (Allah'a kavuşturan yola) ulaştırırız. Kimi (hidayet yolundan Allah'a ulaşarak) şükredenlerden olur. Kimi (asla Allah'ın hidayet yoluna girmeyerek ruhunu ölümden evvel Allah'a ulaştırmaz. Ve bu sebeple) küfredenlerden olur.
Dileyen mü'minlerden, dileyen kâfirlerden demiyor; dileyen şükredenlerden, dileyen küfredenlerden olur, diyor. Küfreden kimdir? Allah'a ulaşmayı dilemeyendir. Dilemezse, Allahû Tealâ onu Sıratı Mustakîm'e hidayet etmez, Sıratı Cehîm'e hidayet eder. Kimi Sıratı Mustakîm'e hidayet eder Allahû Tealâ? Sıratı Mustakîm'e hidayet ettiği "hidayete ulaşmayı" dileyendir. O kişi Allahû Tealâ'ya diyor ki: "Yarabbi, ben Sana ulaşmayı diliyorum, beni Sana ulaştır." Allahû Tealâ, böyle bir talebi kişinin kalbinden söylemesini ister. Yarabbi, ben Sana ulaşmak istiyorum, diyen kişi kalbinde bu dileği taşıyor ise kalbinde var olan bir dileği Allah'a ulaştırıyorsa, o zaman Allahû Tealâ bu dileği mutlak olarak kabul edecektir.
Bu konu zaten insanlar tarafından çok güç anlaşılıyor. Meselâ Bana telefon edenlerin ya da e-mail çekenlerin büyük kısmı diyor ki: "Ben Allahû Tealâ'ya ulaşmayı diledim ama olmuyor; ne namaz kılmayı sevdim ne oruç tutmayı sevdim..."
Biz de diyoruz ki: "Sen Allah'a ulaşmayı dilememişsin." Ve onlara, o oturanları anlatıyoruz. Savaşa iştirak edenlerle kalanlar ikiye ayrılıyor. Kalanlara "oturanlar" diyor Kur'ân-ı Kerim. Ve oturanlar Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e yalan söylüyorlar: "Eğer yeniden bir sefer olursa biz seninle geleceğiz. O zaman da gelirdik ama engeller çıktı önümüze ama biz seninle beraber savaşa gelmek arzusunu taşıyoruz."
Allahû Tealâ buyuruyor: "O oturanlar var ya, sana kalplerinde olmayan bir talebi ulaştırdılar."
Kalpleri onu istemiyor ama dilleriyle zevahiri kurtarmak üzere Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e yalan söylüyorlar. Kalplerinde olmayan şeyi Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e söylüyorlar.
48/FETİH-11: Seyekûlu lekel muhallefûne minel a'râbi şegaletnâ emvâlunâ ve ehlûnâ festagfirlenâ, yekûlûne bielsinetihim mâ leyse fî kulûbihim, kul femen yemliku lekum minallâhi şey'en in erâde bikum darren ev erâde bikum nef'â(nef'en), bel kânallâhu bimâ ta'melûne habîrâ(habîren).
Araplardan muhallefunlar (geride kalanlar), sana: "Mallarımız ve ailelerimiz bizi meşgul etti. Artık bizim için mağfiret dile." diyecekler. Onlar, kalplerinde olmayanı dilleri ile söylüyorlar. De ki: "Allah, sizin için bir zarar veya fayda dilerse, bu taktirde Allah'tan bir şeye kim malik olur (fayda veya zararı önleyebilir). Hayır (öyle değil), Allah yaptığınız şeylerden haberdardır.
Buradaki ifade ile Allah'a ulaşmayı dileyen bir kişinin talebi arasında illiyet rabıtası vardır. Eğer kalpte mevcut olan Allah'a ulaşma talebini Allah'a ulaştırıyorsa, söz olarak, o geçerli; Allah onu mutlaka Kendisine ulaştırır. Ama kalbinde böyle bir talep yok ve kişi diyor ki: "Yarabbi ben Sana ulaşmak istiyorum. Yarabbi ben Sana ulaşmak istiyorum..." Günde 1000 defa bu sözü söylese, hiçbir şey ifade etmez! Kalbinde bu talebin sahibi olması lâzım kişinin (gerçekten dilemek!)
İşte kim Allah'a ulaşmayı dilerse, o mutlaka kalbindeki bu talebi, Allah'a ulaştırmak için dilini bir vasıta olarak kullanır. İster sesli söyler ister sessiz söyler Allah için hiç önemli değildir.
Allahû Tealâ buyuruyor:
13/RAD-9: Âlimul gaybi veş şehâdetil kebîrul muteâl(muteâli).
Görünen (şahit olunan) ve görünmeyeni (gaybı) bilir. Büyüktür, âlî (yüce)dir.
13/RAD-10: Sevâun minkum men eserrel kavle ve men cehere bihî ve men huve mustahfin bil leyli ve sâribun bin nehâr(nehâri).
Sizden, sözü gizleyen kimse ile onu alenen (açıkça) söyleyen kimse ve o geceleyin gizlenip, gündüzleyin yoluna devam eden kimse müsavidir (eşittir). (O, hepsini bilir. âyet: 9)
31/LOKMAN-16: Yâ buneyye innehâ in teku miskâle habbetin min hardalin fe tekun fî sahretin ev fîs semâvâti ev fîl ardı ye'ti bihâllâh(bihâllâhu), innellâhe latîfun habîr(habîrun).
Ey yavrum! Muhakkak ki o (amelin), bir hardal tanesi kadar dahi olsa ve o, bir kaya içinde veya göklerde veya yerde bile olsa, Allah onu, (kıyâmet günü hayat filminde karşına) getirir. Muhakkak ki Allah, Lâtif'dir (lûtuf sahibi), Habîr'dir (haberdar olan).
Allah rahmetiyle ve ilmiyle herşeyi kaplamıştır, bizi de kaplamıştır. Düşünce sistemimizin bütününe bu sebeple muttalidir. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah'a sonsuz hamd ve şükrederiz ki Allah bizleri biraraya getirmiş; sevilenleri... Allah kimleri sever?
Allah'a ulaşmayı dileyenleri sever. Sevgisi sadece onlaradır. Diğerleri sevilmezler.
ALLAH;
Kâfirleri sevmez.
Dalâlette olanları sevmez.
Küfürde olanları sevmez.
Taguta kul olanları sevmez.
Şirkte olanları sevmez.
Bunların hepsi, hepsi bir tek vasıfta birleşirler: Fırkalara ayrılmışlardır, o tek vasıf; fırkalara ayrılanların müşterek özelliği ise Allah'a ulaşmayı dilememektir. Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin kurtuluşu mümkün değildir! Kurtuluş duaları, Allah'ın cennetine gitmek, dünya saadetine ulaşmak konusundaki talepleri kabul edilmez! Onların şükürleri de kabul edilmez! Sevgili kardeşlerim, dua açısından sadece 2 türlü insan vardır: Duası kabul edilenler ve edilmeyenler... Ama dikkat edin ki bu dua dünyaya ait olan dua olmasın! Dünyaya ait olan duada, ister o kişi Allah'a ulaşmayı dilesin ister dilemesin Allahû Tealâ insanların talebini kabul eder. Yeter ki kişinin kalbinde talep olsun. Para kazanma talebi, haksız kazanma talebi... Ne olursa... Allahû Tealâ onları kabul eder ama o kadar da cezayı yüklenerek bu dünyadan ayrılırlar. Akılları da başlarına ancak öldükleri zaman gelir. Ve gelir gelmez, Allahû Tealâ'yı karşılarında görür görmez hemen derler ki: "Yarabbi bizi tekrar dünyaya gönder. Sana ne kadar itaat sahibi olduğumuzu göreceksin." Allahû Tealâ buyuruyor:
25/FURKAN-27: Ve yevme yeadduz zâlimu alâ yedeyhi yekûlu yâ leytenîttehaztu mear resûli sebîlâ(sebîlen).
Ve o gün, zalim ellerini ısırır: "Keşke resûlle beraber (Allah'a giden) bir yol ittihaz etseydim." der.
25/FURKAN-28: Yâ veyletâ leytenî lem ettehız fulânen halîlâ(halîlen).
Yazıklar olsun, keşke ben filânı (o kişiyi) dost edinmeseydim.
25/FURKAN-29: Lekad edallenî aniz zikri ba'de iz câenî, ve kâneş şeytânu lil insâni hazûlâ(hazûlen).
Andolsun ki, bana zikir (Kur'ân'daki ilim) geldikten sonra beni zikirden saptırdı. Ve şeytan, insana yardımı engelleyendir.
25/FURKAN-30: Ve kâler resûlu yâ rabbi inne kavmîttehazû hâzel kur'âne mehcûrâ(mehcûran).
Ve resûl: "Ey Rabbim! Muhakkak ki benim kavmim, bu Kur'ân'dan ayrıldı (Kur'ân'ı terketti)." dedi.
Allah'ın yolundan ayrılanların, dalâlete düşenlerin arkasında olan gerçek... İşte böyle bir dizaynda Allahû Tealâ'ya yapılan duanın muhtevası vardır: Allahû Tealâ'nın yolunda eğer Allah'a manevî tekâmül konusunda dua edecekseniz, o zaman duanız mutlaka kabul edilir; eğer siz, Allah'a karşı tevekkül sahibi iseniz...
Kimdir Allah'a tevekkül eden kişi? Allah'ı kendisine vekil tayin eden kişidir. Yani kimdir? Allah'a ulaşmayı dileyendir. Bu kişi, Allahû Tealâ'ya: "Yarabbi Ben, ruhumu Sana ulaştırmayı diliyorum. Talebimi kabul eyle." diyor. Bu, o kişinin durumuna bağlı olan bir şeydir:
1- O kişi, Allah'a inanıyor.
2- O kişi, insan ruhunun ölmeden evvel Allah'a ulaşmasına da inanıyor.
3- O kişi, ruhunu ölmeden evvel Allah'a ulaştırmanın üzerine farz olduğuna da inanıyor.
4- Bu üçüne inanan kişi için bir dördüncü faktör var: Bunu mutlaka gerçekleştireceğine inanıyor.
İşte konunun önemli yanı burası; bu kişinin duasını kabul ediyor, Allahû Tealâ. Kim bu insanlar, nasıl insanlar bunlar? Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:
2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti), ve innehâ le kebîretun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah'tan) sabırla ve namazla yardım (istiane) isteyin. Fakat muhakkak ki bu (HACET NAMAZI ile kişiyi Allah'a ulaştıran MÜRŞİD'i sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.
2/BAKARA-46: Ellezîne yezunnûne ennehum mulâkû rabbihim ve ennehum ileyhi râciûn(râciûne).
O (huşû sahipleri) ki; onlar, Rab'lerine (dünya hayatında) muhakkak mülâki olacaklarını ve (sonunda ölümle) mutlaka O'na döneceklerini bilirler. (Yakîn derecesinde inanırlar.)
Kalplerinde Allah'a ulaşmayı dileme talebi vardır, dilleriyle bunu söylüyorlar. Kesin şekilde inanmak, kalbî talebin sahibi olmak demektir. Allah'a tevekkül edenler, Allah'ı kendilerine vekil tayin edenler kesin şekilde ruhlarını Allah'a ulaştıracaklarından emin olanlardır. Onlar kalplerinde Allah'a ulaşma talebini taşıyanlardır. İnsanlar Allah'a ulaşmayı dilemedikçe, talepleri Allahû Tealâ tarafından kabul edilmez! Allahû Tealâ buyuruyor:
4/NİSA-64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi), ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferullâhe vestegfere lehumur resûlu le vecedullâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Biz resûlleri ancak Allah'ın izniyle, kendilerine itaat edilsin diye göndeririz. Onlar nefslerine zulmettikleri zaman eğer sana gelselerdi ve Allah'tan mağfiret dileselerdi, Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, Allah'ı tövbeleri (her iki tarafın mağfiretini, tövbesini) kabul eden ve rahmet gönderici olarak bulurlardı.
Sahâbe Allah'a ulaşmayı dilemiş ve Allahû Tealâ bunun üzerine Enfal Suresinin 29. âyet-i kerimesi gereğince sahâbenin günahlarını örtmüş; Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in talebi üzerine gene Enfal Suresinin 29. âyet-i kerimesi gereğince günahlarını bir defa daha örtmüş, sevaba çevirmiştir.
8/ENFAL-29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec'al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar, Allah'a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.
Kimdir tevekkülün sahibi? Bakara Suresinin 46. âyet-i kerimesine göre Allah'a mülâki olacağına kesin şekilde inanan kişidir. Kalbinde bu dileği taşıyan kişidir. Onun duası mutlaka kabul görecektir. Sadece kalbinde Allah'a ulaşma talebi olanlar takva sahipleridir:
30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O'na (Allah'a) yönelin (O'na ulaşmayı dileyin) ve takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.
Takva sahibi olan, Allah'a ulaşmayı dileyendir; hem de kalben dileyendir.
Kalben dileyen kişi âmenû olur.
Kalben dileyen kişi takva sahibi olur.
Kalben dileyen kişi Allah'a ulaşma duasını Allah'ın kabul edeceği kişidir.
Bu kişi Allah'a ulaşmayı diliyor. Allah söz vermiş; "Kim Bana ulaşmayı dilerse mutlaka onu Kendime ulaştırırım."
Allahû Tealâ kişinin talebini kabul ediyor. Furkanlar veriyor, göğsünü yarıyor, göğsünden kalbine nur yolu açıyor. Kişiyi huşû sahibi kılıyor. Kişi hacet namazını kılıyor, mürşidini görüyor. Ve mürşidine karşı derin bir sevgi duyarak mürşidine ulaşıp tâbiiyetini gerçekleştiriyor. Kim bu insan? Bu insan Allah'a ulaşmayı dileyen kişidir. Allahû Tealâ o kişinin talebine, eğer o kişi Allahû Tealâ'ya ulaşmayı dilemişse, mutlaka talebine "evet" diyecektir, o talebi gerçekleştirecektir. Kişi Allah'a ulaşmayı dilemişse Allahû Tealâ onu mürşidine ulaştırmakla kalmaz; mutlaka ruhunu da Kendisine ulaştırır. Ve 21. basamakta ruh Allah'a ulaşır. 22. basamakta Allah'ın Zat'ında yok olur. Allahû Tealâ'nın sözü var:
42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted'ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
Dînde, onunla Hz. Nuh'a vasiyet ettiğimiz (farz kıldığımız) şeyi (şeriati); "Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın." diye Hz. İbrâhîm'e, Hz. Musa'ya ve Hz. İsa'ya vasiyet ettiğimiz şeyi sana da vahyederek, size de şeriat kıldık. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah'a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O'na yöneleni, Kendisine hidayet eder (ulaştırır).
Burada kulun duası önemli bir sonuçtur: Kul Allahû Tealâ'ya dua ediyor, talepte bulunuyor. Bu dua Allah'a ulaşma konusunda bir duadır. Eğer o kişinin kalbinde Allah'a ulaşma talebi gerçekten varsa, Allahû Tealâ onu bir bakışta görür. Hep kalbe bakar. O zaman mutlaka o kişiyi Kendisine ulaştırır. Allah'ın sözü, o kişiyi Kendisine ulaştırıncaya kadardır. 3. basamakta alır kişiyi, 22. basamağa kadar Allah ulaştırır. Ve o kişi 3. kat cennetin sahibidir. O kişi dünya saadetinin yarısına sahiptir. Ve Allah'ın sözü gerçekleşir. O kişi Allah'a ermiş bir evliya olur. Ruhu Allah'a ulaşmış bir evliya! Peki, sonra?
Bundan sonraki yücelme kişinin gene kesin duası üzerine gerçekleşir. Bu kişi şöyle düşünürse eğer: "Allahû Tealâ: "Kim Bana ulaşmayı dilerse Ben onu mutlaka Kendime ulaştırırım." diyordu. Ben de Allah'a ulaşmayı diledim ve Allah beni Kendisine ulaştırdı. Eğer ben, Allah'ın beni Kendisine ulaştıracağına dair olan inancımı, îmânımı Allah'ın fizik vücudumu da teslim alacağı konusunda da tahakkuk ettirebilirsem, (kalbimde Allah'a fizik vücudumu teslim etme talebi oluşursa), bu dua oluşursa; kalpten yapacağım bir dua, bir talep Allahû Tealâ'nın mutlaka fizik vücudumu da Kendisine teslim almasını sağlayacaktır." İşte o Allah'a tevekküldür. Allah'a tevekkül etmek budur. Kalbî bir talebin sahibi olmak... Kişinin kalben Allah ile o bağı kurması.
Unutmayın! Allahû Tealâ buyuruyor:
35/FATIR-38: İnnallâhe âlimu gaybis semâvâti vel ard(ardı), innehu alîmun bi zâtis sudûr(sudûri).
Muhakkak ki Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Muhakkak ki O, sinelerde olanı en iyi bilendir.
Kalbinizde bir talep oluşup oluşmadığı Allah için önemlidir. Duanızı, eğer kalbiniz Allah'a açıksa, kalbiniz fizik vücudunuzu mutlaka Allah'a ulaştırmayı diliyorsa, bunu kelimelerle Allahû Tealâ'ya ulaştırdığınız zaman o kalbî talebinizin Allah'a ulaşmasıdır. Aslında önemli olan kelimeler değildir; Allah için önemli olan kalbinizin Allah'a yönelmesi, Allah'a ulaşmayı dilemesidir. Böyle bir talebin arkasından vuslattan sonra o kişi eğer kalben Allah'a fizik vücudunu da teslim etmeyi dilemişse, kalbinde bu talep oluşmuşsa Allahû Tealâ bunu da, o dua (o talep) oluştuğu anda işitir, bilir ve görür. Sözünüze değil, kalbinize bakar.
Kalbinizde Allah'a fizik vücudunuzu ulaştırma talebi olgunlaşmışsa, bu sizin o inancın sahibi olduğunuzu gösterir. "Allahû Tealâ benim fizik vücudumu da mutlaka teslim alacaktır." Bu duanın sahibi olan kişilerin özelliği; zikirlerini arttırarak yollarına devam etmeleridir. Vuslattan sonra zikrin paralel olması eski zikir kademesine (33 bin zikirde hep kişinin kalması) devam ederse, bu sonsuz değildir. Bir süre devam eder eğer kişi yükselemiyorsa, aşağı doğru inme başlar. Bu ise o kişinin felâketine, yoldan düşmesine yol açar. Ama eğer zayıf da olsa bir yükselme söz konusu ise yavaş yavaş 2 ayda bir, 3 ayda bir yükselme olsa netice değişmez. O netice, fizik vücudun Allah'a teslimiyle sonuçlanır.
Talebinizin kalbinizde var olması, Allah'ın temel dikkate alacağı hususdur. Dua odur: Allahû Tealâ'dan kalbinizden bir dilekte bulunmak, kalbinizle bir dilekte bulunmak... Hep kalbinize bakar ki, şükredenlerden olmanız kademe kademe devam etsin. Cennete girecek olan insanlara Allahû Tealâ "said" diyor. Cennete girecek olan insanlara "şakir" diyor.
Said; mesud olan insanlar, cennete girecek olan insanlar...
Şakir de; şükredenler... Şükürleri Allahû Tealâ tarafından kabul edilenler...
Bu muhtevada talebiniz; eğer fizik vücudunuz Allahû Tealâ tarafından teslim alınmışsa, bundan sonra kalbi talebiniz daimî zikir için olmalıdır. Ne zaman kalbinizden daimî zikir talebi geçer ve kalbinize yerleşirse; o zaman Allahû Tealâ sizi mutlaka daimî zikre ulaştırır. Bu sizin talebinizin ileriye dönük gerçekleşmesinin işaretçisidir. Gerçekleşebilmesi için mutlaka bu talebin kalbinizde var olması lâzımdır. İşte sevgili kardeşlerim:
Önce dua... Ondan sonra duaya icabet...
Yeniden dua, ikinci duaya icabet...
Yeniden dua, üçüncü duaya icabet...
Dua,
Allah'ı davettir.
Allah'ı, ruhu Kendisine ulaştırmaya davettir.
Allah'ı, fizik vücudu teslim almaya davettir.
Allah'ı, nefsi teslim almaya davettir.
Allah'ı, irşada ulaştırmaya davettir.
Allah'ı, iradeyi teslim almasına davettir.
Hepsi duadır. Bu dualarla herşey adım adım gerçekleşecektir. Duanın kalbinizde yer etmesi demek ona kesin şekilde kalben inanmanız demektir. İşte Allah'ın hepinizden istediği şey, budur! Duanız...
Dua konusuna dikkatle bakın!
Bu konuda bir fıkra anlatılır. Köylüler yağmur duasına çıkmışlar. Bilmem ne kadar zamandan beri yağmur yok! Uzun uzun dualarda bulunmuşlar ama bütün dualarına rağmen, fıkra bu ya, bir damla yağmur yağmamış... Perişan bir vaziyette saatlerini orada harcadıktan sonra geriye dönerlerken, bakmışlar baba erenler pınarın başına oturuyor. Yağmurun yağması yağmaması umurunda bile değil! Ama ötekilerin canı burnunda... Dualarına cevap alamayınca hepsi öfkeli. Gelmişler bu pınarın başında oturup, rahat rahat çubuğunu tüttüren baba erenlere demişler ki:
- Senin hiç umurunda değil! Biz saatlerce orada dua ettik. Bir damla yağmur yağması mümkün olmadı. Sen utanmıyor musun böyle, bu kadar fütursuz olmaya?
O da demiş ki:
- Yahu kardeşim, siz yanlış yere müracaat etmişiniz. Bana söyleyecektiniz...
- Sana söyleyeceğiz de ne olacak?
- Ne olacağını görürsünüz! Hele söyleyin!
- Biz yağmur yağdırmasını istiyoruz Allahû Tealâ'dan. Sana da söyledik.
- O zaman kolay. Bakın şimdi ne olacak, demiş...
Çıkarmış şalvarını, ıslatmış pınarda, asmış oraya. 5 dakika sonra şakır şakır bir yağmur... Gözleri faltaşı gibi açılmış bizim duacıların. Demişler ki:
- Yahu, sen nasıl yaptın bu işi?
- Çok basit! Aramız açık! Ne zaman ben bu şalvarımı çıkarıp da yıkarsam, mutlaka yağmur yağdırır!
Ne diyorsunuz sevgili kardeşlerim? Aslında tabii bu sadece bir fıkra. Ama burada bir inanca dikkat etmenizi istiyorum: Baba erenlerin kalbinde olan inanç ne? "Ben şalvarımı çıkarıp astım mı, Allahû Tealâ mutlaka yağmuru yağdırır." O da yağdırmış... Sevgili kardeşlerim, öyleyse inanç sahipleriyle inanç sahibi olmayanlara dikkat edin. Allah, kalbinde inanç bulunanlara, o talebin sahibi olanlara gerekeni yapar. Fıkrayı realite ile birbirine karıştırmayın! Biz, onu bir espri açısından değerli bulduğumuz için anlattık size... Elbette ötekiler de inancın sahibi idi. Ama onların muhtevasında Allahû Tealâ'ya lâyıkı vechile yalvaramadıkları neticesi çıkıyor fıkrada...
Allah ile ilişkinizi sağlayan müessesenin adı, duadır. Sizin fizik vücudunuz Allah'a ulaşmaz ama sizin duanız Allah'a ulaşır. Allah da duaları kabul edicidir. Talebiniz Allah'a ulaşır, O'na olan duanız... Ama kalbinizle dua etmediyseniz, sadece söz olarak dua ettiyseniz bu Allah'ın katında bir değer ifade etmez. Allah söze bakmaz, kalbe bakar. Kalbinizde ne var? Allah'a ulaşmayı dileme talebi de eğer kalbinizde varsa, Allah hep kalbinize bakar. İşitir, bilir ve görür kalbinizdeki talebi. Sevgili kardeşlerim, Allah'a ettiğiniz bütün dualarda "inanarak" dua edin! Peygamber Efendimiz (S.A.V) sahâbeye tenbih ediyor: "İnanarak dua edin! Allah'ın duanızı yerine getireceğine inanarak, bundan emin olarak dua edin! O zaman mutlaka Allahû Tealâ duanızı yerine getirir." Duanın temelinde kalbinizdeki inanç yatar. O, kalbinizin inancı! Kalbinizde ne varsa, kalbiniz aynadır, onu Allah'a aksettirir. Diliniz aksettirmeye yeterli değildir. Diliniz sadece kalbinizdekini söylediği taktirde, konuşmanız Allahû Tealâ tarafından dua hüviyetine girer. Öyleyse Allahû Tealâ sizin kalbinizde olan inanç seviyesiyle ilişkilidir.
*Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e gelenler:
- Sen şu gökteki Ay'ı ikiye bölebildiğin taktirde biz sana gelip tâbî oluruz, diyorlar.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) cevap veriyor:
-Ben Ay'ı ikiye bölemem! Ben de sizin gibi bir insanım. Ama Yüce Rabbimizden kalbî talepte bulunurum. Eğer Allahû Tealâ bu duayı kabul eder de Ay'ı ikiye bölerse, tâbî olacak mısınız? Siz de İslâm dairesi içine girecek misiniz?
Hepsi birlikte söz veriyorlar:
- Sen Ay'ı ikiye böl. Biz mutlaka Sana tâbî oluruz.
Peygamber Efendimiz (S.A.V) Allahû Tealâ'dan talepte bulunuyor, Allahû Tealâ da talebi kabul buyuruyor. Ne oluyor? Ay ikiye ayrılıyor. Ay'ın fekki deniyor bu olaya. Onun üzerine Peygamber Efendimiz (S.A.V) onlara diyor ki:
- Ay ikiye bölündü. Hadi bakalım, şimdi teslim olun!
Ama teslim olmuyorlar. Peygamber Efendimiz (S.A.V) kalbî bir îmânla Allahû Tealâ'dan talepte bulunuyor. Ve talebi kabul görüyor, Ay ikiye ayrılıyor.
*Mağarada Hz. Ebubekir ile beraberken de Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki:
- Ya Ebubekir, korkma! "Allah" kelimesini kalbinden zikrederek sen "Allah" demeye başla. Ben de dua edeceğim.
Ve dua ediyor; onların içeri girmemeleri konusunda. Kapının önüne gelmişler ama Allahû Tealâ mağaranın girişini bir örümceğe ördürmüş. Ve yuva yapmış. Ve adamlar gelip de örümcek ağının örülü olduğunu görünce duraklamışlar. Ama buna rağmen tartışmışlar. Bir kısmı demiş:
- Örümcek ağını örerse örsün. Biz girelim içeriye bakalım, emin olalım!
Ötekiler demişler:
- Yahu, bu örümceğin burasını örmesi 1 gün 2 gün değil, aylar sürer. Biz onları 2 saatten beri takip ediyoruz. Başka bir yere gitmiş olmaları lâzım. Eğer örümcek burasını örmemiş olsaydı mesele yoktu. Ya da örmüş olsaydı da onlar girseydi, mutlaka örümceğin bu ağı zedelenecekti. Ama görüyorsunuz ki, örümceğin ağı bütün!
Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in kalbî talebi onların gitmelerine sebebiyet veriyor. Allahû Tealâ onların kalplerine oradan ayrılmaları konusunda bir talep veriyor. Ve mağarayı terkediyorlar.
*Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in kalbî talebine dikkatle bakın: Allah'ın Zat'ına ulaşmayı, O'nunla konuşmayı diliyor. Allahû Tealâ onu hayatta iken Kendine ulaştırıyor bir gece ve tekrar geri gönderiyor, aynı gece... Sonsuz mesafeyi bir gece içinde alıyor. Konuşuyor, emirleri alıyor ve aşağı iniyor. Hiçbir peygamber aynı gece Allahû Tealâ'ya ulaşıp da tekrar yeryüzüne dönmemiştir. Böyle bir şey sadece Peygamber Efendimiz (S.A.V)'e nasip olmuştur. Sevgili kardeşlerim, can dostlarım, gönül dostlarım, Allah ile olan ilişkilerinize dikkatle bakın. Herşeyi yerli yerine oturtun! Îmân edin!
Îmân, duanın temelini teşkil eder.
Talep ettiğiniz şeyin Allahû Tealâ tarafından yerine getirileceğine inanın! İnanıyorsanız, bu inancın kalben sahibi iseniz Allahû Tealâ o talebinizi mutlaka yerine getirir.
İşte yerçekimi kuvveti var, siz yerinizden havalanamazsınız. Yükselemezsiniz, fizik vücudunuzla ama kalben buna inanmış olsaydınız; o îmân kalbinizde gelip yerleşebilseydi, o zaman bunun gerçekleşeceğini görecektiniz. Peygamber Efendimiz (S.A.V)'in kalbinde, bırakınız yerden ayrılmak, ayrıldıktan sonra Allah'a ulaşma talebi de kalben yerleşmiş ve ulaşmış... Ruhu vücuduna örtü olarak sonsuz hızla oraya ulaşmış; Allah'ın katına... Ve konuşma, arkasından da geri dönüş...
Îmânınız, Allah katındaki miyarınızdır. Allah'ın size değer verme ölçüsü, îmânınızdır. Neye ve ne kadar inanıyorsunuz? Allah yolunda hangi güçlükler olursa olsun, hepsine katlanmaya hazır mısınız? Bu îmânı kalbinize yerleştirdiniz mi, o zaman korkmayın! Güçlüklerin mahiyeti ne olursa olsun, hepsinin üstesinden gelirsiniz.