You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İHTİLAFDAKİ İHLÂS AHLAKI-

İHTİLAFDAKİ İHLÂS AHLAKI-

Uzman
İHTİLAFDAKİ İHLÂS AHLAKI-
İHTİLAFDAKİ İHLÂS AHLAKI-1
NAİL YILMAZ
Giriş:

"Ahlak: İnsanın iyi veya kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan, manevi nitelikleri, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlar bütünü"(1) dür.

Lügatlerde genellikle insanın fiziki yapısı için halk, manevi yapısı için hulk kelimeleri kullanılır.(2) Ahlak, bilgiden ziyade bir hal, bir davranış ve fiildir. Teoriden çok, pratik hayatın kendisidir.

Kaynaklarda İhtilaf ise: "farklı bir görüşe sahip olma, farklı görüşlerden birini benimseme" anlamı taşımasına mukabil, Hilaf'ın diğer görüşlere karşı bir tavır alışı" ifade ettiği belirtilmiş. Buna göre ihtilaf maksat aynı olmakla birlikte usulün farklı olmasını, hilaf ise her ikisinin de ayrı olmasını ifade eder. Bir diğer tarife göre de delile dayanmayan aykırı görüşe hilaf, delile dayanana ise ihtilaf denmiştir.(3) Yani İhtilaf, herhangi bir konunun önce varlığını ve hakkaniyetini kabul ettikten sonra, muhteva ve mahiyeti üzerinden değişik sonuçlara ulaşmak şeklinde de tarif edilmiştir.

"İhtilaf (ve) hilaf' kavramları daha çok fıkıh ilminde kullanılırken, 'firak, iftirak, fırka' kavramları ise daha çok akaid ve kelam ilminde kullanılmaktadır. İftirak, ihtilaftan daha öte, daha kapsamlı ve daha şiddetli bir kavramdır. Dolayısıyla her iftirak ihtilafken, her ihtilaf iftirak değildir. İftirakın her türlüsü kötü iken, ihtilafın bazısı iyi, bazısı da kötüdür; Müçtehitlerin, âlimlerin ihtilafları gibi. İhtilafa yol açan kimse müçtehitse mazur sayılırken, hatta ecir sahibi olabilecekken, iftirak sahibi müçtehit dahi olsa mazur sayılmaz.

Dolayısıyla ihtilaf, yeri geldiğinde ümmete bir rahmet olabilirken, iftirak, ümmete zahmet ve meşakkati getirir. İftirak, daha çok akidevi konular gibi dinin sabiteleri ile ilgili iken, ihtilaf, dinde müteğeyyirat olarak kabul edilen, farklı düşüncelere açık konular hakkında olmaktadır."(4)

Akidevi konularda tevhid bir esas iken, yaratılışta kesret bir hakikat, bir vakıadır. Bir başka ifadeyle akaidde Ehadiyet, mahlûkatta Vahidiyet tecellileri görülür.

Kevni İhtilaf Kesbi İhtilaf:

Kur'an ve hadislerde ihtilaf kelimesi mutlak olarak zikredildiğinden, daha çok tefrika ve iftirak manasında olan menfi ciheti ön plana çıkmış. İhtilaf ve tefrikadan sakındırılarak birlik vurgusu yapılmış. Hâlbuki hadislerde ihtilaf her zaman zararlı olmayıp rahmet cihetinin de olduğu hatırlatılmış.(5)

Kur'an'da Rum suresinin 41. Ayetinin ifadesiyle

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ

"İnsanların yaptıklarından (elleriyle kazandıklarından) dolayı karada ve denizde fesat zahir oldu" ğunun bildirilmesiyle insanların isyanları ve tuğyanlarının sebebiyet verdiği "ahlâkî ihtilaf, şer ve kötülüklerin"(6) yanında, bir de "tabiî ihtilaf, şer ve kötülük" diye adlandırılan felâketler, musibetler, afetler, hastalıklar ve vefiyatlar var. Âlimler bu meseleyi açıklığa kavuşturmak için Kur'an ve hadislerde mutlak manada zikredilen ihtilafı genel olarak ikiye ayırmışlar.

1-Kevni ihtilaf (tabii ve fıtri yaratılış ile ilgili olan ihtilaf.)

2-Kesbi ihtilaf (huy, görüş ve davranış farklılığı anlamında ahlaki ihtilaf. )(7)

1- Kevni İhtilaf:

Bediüzzaman, Sözler'de kevni ihtilafla izah ederken, Cenab-ı Hakk'ın bu kâinat ile olan nispeti ve münasebetinin kanuni olduğunu, yani O, bu âlemi kanunlarla idare ettiğini,(8) nasıl ki kanun-u müsabaka, kanun-u teavün, kanun-u mübareze gibi, pek çok umumî kanunlar misillü,(9) ihtilafat kanunuyla da, meşietini, iradesini, fâil-i muhtar olduğunu, irade ve ihtiyarının hiçbir kayıt altında olmadığını izhar edip, ins ve cinnin nazarlarını esbabdan Müsebbib-ül Esbab'a çevirdiğini belirtir. (10)

Cenab-ı Hakk'ın kanunlarla idare ettiği "şu kâinata dikkat edilse görülür ki, içinde iki unsur var ki her tarafa uzanmış, kök atmış. Hayır-şer, güzel-çirkin, nef'-zarar, kemal-noksan, ziya-zulmet, hidayet-dalalet, nûr-nâr, imân-küfür, itaat-isyan, havf-muhabbet gibi asarlarıyla, meyveleriyle, şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor, daima tagayyür ve tebeddülata mazhar oluyor, başka bir âlemin mahsulâtının tezgâhı hükmünde çarklar dönüyor. Elbette o iki unsurun birbirine zıt olan dallar ve neticeleri ebede gidecek, temerküz edip birbirinden ayrılacak, o vakit cennet-cehennem suretinde tezahür edecektir."(11)

Düşünüp ibret almamız için her şeyin çiftler halinde yaratıldığını anlatan Zariyat Suresinin 49. Ayetinde işaret edilen çiftlerin belki bir kısmı bunlardır.(12) Çünkü bu yaratılan çiftlerdeki farklılığın yani ihtilafatın ve zıdlığın Allah'ın ayetlerinden bir ayet olduğunu Rum Suresi şöyle ifade eder;

وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّلْعَالِمِينَ

"Onun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de; gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin farklı olmasıdır."(Rum: 30/22)

Üstad Bediüzzaman, Cenab-ı Hakk'ın birçok kaide ve kurallarla idare ettiği bu âlemde varlığın tek kutuplu olmayıp, ihtilaf ve ezdad kanunlarıyla ikili bir yapının mevcut olmasını Esmaların farklı farklı tecellilerine bağlar.(13)

Fakat bu çeşitlilik ve çoğulculuk, yani zıtların cem'i ve içtimaı bir ihtişamı meydana getirmekle beraber, ihtilafat, şer, kötülük, musibetler, vefiyatlar ve yeryüzündeki birçok adaletsizlikler ile ilgili bir takım soruları da beraberinde getirmiştir. Tarih boyunca ilim adamlarından ve bilge kişilerden insanlar bu sorularına cevaplar aramış. Bu sorulardan bazıları şunlardır:

"Kötülük" nedir? Kötülük hakiki manada var mıdır? Var ise kaynağı nedir yahut kimdir? Eğer kötülük ile Allah arasında bir ilişki varsa, bu ilişkinin mahiyeti nedir?

Ünlü İngiliz filozofu David Hume [1776'da] son soruyu açarak şöyle dile getirir: Allah kötülüğü önlemek istiyor da, gücü mü yetmiyor?

Öyle ise O, güçsüzdür. ( hâşâ)

Yoksa gücü yetiyor da, kötülüğü önlemek mi istemiyor?

Öyle ise O, iyi niyetli (ve Rahim) değil midir?

Hem güçlü, hem iyi ise, âlemde bu kadar kötülük nasıl oldu da var oldu?"(14) diye sorar.

David Hume bu konuda yalnız değildir. İnsanlık tarihi boyunca filozoflar, felsefeciler ve ilahiyatçılar bu çetin soruya cevap aramışlar. Üstad Bediüzzaman da aynı hissiyatlarla benzer konuları merak etmiş. Varlığın esasıyla ilgili bu ve buna benzer birçok dehşetli sualler ve cevaplar, R.Nur külliyatında oldukça geniş bir yer alır. Mesela İkinci Şua'da; Bediüzzaman rikkatine ve şefkatine dokunan masnuat ve mahlûkatın uğradığı musibetler elemler ve vefiyatlarla ilgili olarak şöyle der:

"Bir zaman, bahar mevsiminde temaşa ederken gördüm ki:Kafile kafile arkasında gelen geçen mevcudatın ve bilhâssa zîhayat mahlukatın, hususan küçücük zîhayatların kısa bir zamanda görünüp der-akab kaybolmaları..bana çok hazîn görünüp, rikkatime şiddetle dokunarak beni ağlatıyordu. O güzel hayvancıkların vefatlarını gördükçe kalbim acıyordu. "Of, yazık! Ah, yazık!" diyerek, bu ahların, ofların altında derinden derine bir vaveylâ-i ruhî hissediyordum.

Gayet güzel, sevimli ve çok kıymetdar san'atta olan zîhayatların bir dakikada gözünü açıp bu seyrangâh-ı kâinata bakar, dakikasıyla mahvolur, gider. Bu hali temaşa ettikçe, ciğerlerim sızlıyordu. Ağlamak ile şekva etmek istiyor; neden geliyorlar, hiç durmadan gidiyorlar?..diye feleğe karşı kalbim dehşetli sualler soruyor. (Gayet) kıymetdar bir surette icad edildikten sonra, gayet ehemmiyetsiz paçavralar gibi parçalanıp, hiçlik karanlıklarına atılmalarını gördükçe; latifelerim ve duygularım feryad edip bağırıyorlardı ki:"Neden bunlara merhamet edilmiyor? Yazık değiller mi? Diyerek kadere karşı müdhiş itirazlar başladığı hengâmda; birden nur-u Kur'an, sırr-ı iman, lütf-u Rahman ile tevhid imdadıma yetişti; o karanlıkları aydınlattı, benim bütün "Ah!" ve "Of!"larımı "Oh!"lara ve ağlamalarımı sürurlara ve "Yazık" demelerimi "Mâşâallah, bârekâllah"lara çevirdi. "Elhamdülillahi alâ nur-il iman" dedirtti."(15)

Akıldan ziyade hissiyatların galebe ettiği bu bahsin daha uzun ve ayrıntılı cevabını İkinci Şua'ya havale ederek, bu dehşetli suale akıl ilim ve mantık mizanlarıyla verilen cevaplara bakalım.

"Sual: Kâinatı hüsün ve cemal ve güzellik ve adalet ihata etmiştir (diyorsun)Hâlbuki gözümüz önünde bu kadar çirkinliklere ve musibetlere ve hastalıklara ve beliyyelere ve ölümlere ne diyeceksin?

Elcevab: Çok güzellikleri intac veya izhar eden bir çirkinlik dahi, dolayısıyla bir güzelliktir. Onlar umumî rahmete ve ihatalı hüsne ve şümullü hayra münafî değiller, belki muktezalarıdırlar. Hattâ şeytanın dahi, manevî terakkiyat-ı beşeriyenin zenbereği olan müsabakaya ve mücahedeye sebeb olduğundan, o nev'in icadı dahi hayırdır, o cihette güzeldir."(16)

"Sual: Şeytanların halkı ve icadı ne içindir? Cenab-ı Hak, şeytanı ve şerleri halketmiş, hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir, kabihin halkı kabihtir?

Elcevab: Hâşâ!.. Halk-ı şer, şer değil, belki kesb-i şer şerdir. Çünki halk ve icad, bütün netaice bakar; kesb, hususî bir mübaşeret olduğu için, hususî netaice bakar."(17)

"Sual: Cenab-ı Hak musibetleri veriyor, belaları musallat ediyor. Hususan masumlara, hattâ hayvanlara bu zulüm değil mi? Elcevab: Hâşâ! Mülk Onundur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder."(18)

"Sual: Cenab-ı Hak, Ganiyy-i Mutlak'tır; âlemde bu kadar dalaletleri ve pek çirkin fena şeyleri yapan nev'-i beşerin yaratılışında ne hikmet vardır?

Kâinatta maksud-u bizzât ve küllî ve şümullü olarak yaratılan ancak kemaller, hayırlar, hüsünlerdir. Şerler, kubuhlar, noksanlar ise; hüsünlerin, hayırların, kemallerin arasında görülmeyecek kadar dağınık ve cüz'iyet kabîlinden tebeî olarak yaratılmışlardır ki; hayırların, hüsünlerin, kemallerin mertebelerini, nev'lerini, kısımlarını göstermeye vesile olsunlar ve hakaik-i nisbiyenin vücuduna veya zuhuruna bir mukaddeme ve bir vâhid-i kıyasî olsunlar"(19) diye.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Uzman
RE: İHTİLAFDAKİ İHLÂS AHLAKI-
2-Kesbi İhtilaf:

Kesbi ihtilaf; fertler ve gruplar arasındaki görüş ayrılıkları olarak tarif edilmiş. Kesbi ihtilaf ile kevni ihtilaf arasındaki genel farklar için:

1.Kevni ihtilaf: Cinslerin ihtilafı. (bu ihtilafta iki şeyin birbirinin yerinin tutmasının imkânsız oluşu)

2. Kesbi ihtilaf: Görüşlerin ihtilafı. (Muhalif görüşlerden her birbirinin diğerine zıt olması. (20)

"Meşhur İslam müelliflerinden Hattabi, dini itikadi ve muamelatla ilgili kesbi ihtilafları genel olarak üç kademede ele alır.

1-Dinin esasatı ile ilgili olan ihtilaflar. (Allah'ın birliği, Kur'an ve peygamberin hak olup olmadığına dair olanlardır ki, bunlar küfürdür.

2- Allah'ın sıfatları, meşieti. (yani dileme ve irade etmesi) Bunları inkâr etmek bidattır, sapıklıktır.

3-Farklı yönlere muhtemel olan fürû meselelerinde ( ahkâm-ı feriyyede) ihtilaf. İşte bu son kısma giren ihtilafı Cenab-ı Hak âlimlere bir şeref vesilesi yapmıştır."(21)

R.Nur külliyatında da benzer tasnifler olmakla beraber, Üstad Hz. buna bir de dini cemaatler, tarikatlar, tasavvufi meslek ve meşreplerle ilgili olan ihtilafları ilave etmiştir.

R. Nur'da bunlardan ilk ikisi menfi ihtilaf, diğer ikisi de müsbet ihtilaf olarak değerlendirilmiş. İslam âlimleri اِخْتِلاَفُ اُمَّتِى رَحْمَةٌ

"Ümmetimin ihtilafı rahmettir" (el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 1:210-212.)hadisini müsbet ihtilaf kısmına hasretmişler. Büyük İslam âlimlerinden İmam-ı Münavi ise "hadiste geçen ümmetten murad bütün ümmet olmayıp, ümmetin âlimleridir, müçtehitleridir" demiş. Bu hadis, İslam âleminde müçtehidleri birbirlerine karşı müsamahalı olmaya, kendilerininkine zıd düşen görüşlere hürmet etmeye sevk etmiştir." (22) Çünkü Kur'an'da Maide suresi 48. ve Hud Suresi 119. Ayetlerinde, Allah dileseydi bütün insanları aynı inanç ve düşünceye sahip kılabileceği, fakat onların yaratılış gayeleri ve içinde bulundukları şartlar gereği farklı istikametlere yöneltilecekleri belirtilir.

Bediüzzaman, müsbet ihtilafın rahmet olarak kabul edilmesine dair olan hadis-i şerifler ve ayeti kerimeler ışığında hakkı ve hakikati aramak niyetiyle farklı görüş ve kanaat sahibi olmayı ümmet-i Muhammed'e bir genişlik, bir suhulet görür. Fakat bu ihtilafın rahmet olarak görülmesiyle birlikte, tatbikatta bir kısım ahlaki zaafların ortaya çıkması ve ihlâsın tehlikeye girmesine karşın bazı ikazlarda bulunur. Ahlakın korunması ve ihlâsın muhafazası için yapmış olduğu tavsiyelerin bir kısmı şunlardır.

1- "Müsbet ihtilaf Hak namına, hakikat hesabına olmalı."(23)

2-"Her biri kendi mesleğinin tamir ve revacına sa'yeder. Başkasının tahrib ve ibtaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır."(24)

3. "Maksadda ve esasta ittifak ile beraber, vesailde(vesilelerde) ihtilaf eder. Hakikatın her köşesini izhar edip, hakka ve hakikata hizmet eder." (25)

4. "Eğer bir mes'elenin münazarasında kendi sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı çıktığına sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır." (26)

5. "Mesail-i imaniyenin münakaşa suretinde bahsi caiz değildir." (27)(çünkü) "Mesail-i imaniyeyi, mizansız mücadele suretinde cemaat içinde bahsetmek caiz değildir. Mizansız mücadele olduğundan, tiryak iken zehir olur. Diyenlere, dinleyenlere zarardır. Belki böyle mesail-i imaniyenin itidal-i demle, insafla, bir müdavele-i efkâr suretinde bahsi caizdir."(28)

Başımızdaki Kuş

" İmam-ı Azam, oğlu Hammad'ın kelâm ilminde birisiyle münazarada bulunduğunu görünce, "Bu ilimde kimseyle münazaraya girişme" diyerek menetti. Hammad babasına "sen kelâm ilminde münazara ediyorsun, bize gelince yapmayın diye men' ediyorsun" dedi. Bunun üzerine İmam-ı Azam şu cevabı verdi:

"Biz münazara ederken arkadaşımızın inancının sarsılması korkusuyla, başımıza kuş konmuş gibi, onu kaçırmamak için dikkatli davranırdık. Hâlbuki siz münakaşa ederken arkadaşınızın inançlarının sarsılmasını ve ayaklarının kaymasını istiyorsunuz. Bir kimse arkadaşının ayağının kaymasını isterse küfre düşmesini de istemiş olur. Bunu isteyenin de küfre düşmesi söz konusudur. İşte size bundan dolayı imani konularda münakaşa etmekten men ediyorum." (29)

İhtilafta Hak Ve Batıl Denklemi

Bediüzzaman farklı düşüncelere saygılı olunmasıyla ilgili olarak "Herkesin bir fikri var. Başkası (nın düşüncelerine) haşerat nazarıyla bakmakla ihtilaf çıkarma"(30) diyor. Bu gün İslam dünyasındaki radikal görüşlerin ortaya çıkmasının belki en büyük sebeplerinden birisi bu cümle ile ilgilidir. Yani kendi mezhebinin grubunun cemaatinin görüşünü, içtihadını 'hak', muhalifinin görüşünü, fetvasını 'batıl' kabul etmesidir.

Hatta bazı radikal gruplar muhaliflerini sadece batıl kabul etmekle kalmayıp, ayet ve hadislere verdikleri ifrat ve tefrit manalarla karşı görüş sahiplerini tekfirle suçlayıp, hayatlarını infaza kadar ileri gidebiliyorlar. İslam tarihinde birçok dâhili kargaşalara ve kardeş kanının akmasına sebep olan bu görüş, bu günde İslam dünyasının kanayan bir yarasıdır. Bu sebepten dolayı Bediüzzaman eserlerinde ehl-i kıbleyi tekfir etmekten şiddetle sakındırmış ve talebelerini Ehl-i Sünnet dışı bu zararlı akımlara karşı ikaz etmiş. (Vehhabilik gibi) Bir mümini tekfir etmenin dehşeti ile ilgili de şunları söylemiş;

1-"Said'i bilenler bilirler ki, mümkün olduğu kadar tekfirden çekinir. Hattâ sarih küfrü bir adamdan görse de, yine tevile çalışır. Onu tekfir etmez. Her vakit hüsn-ü zan ile hareket eder.(31)

2. "Hatta benim otuz seneden beri siyaseti terk ettiğime sebep, mübarek bir âlim takip ettiği cereyanın tarafgirlik damarı ile salih ve büyük bir âlimi onun fikrine muhalif olmasından tekfir derecesinde tahkir edip, kendi fikrine muvafık meşhur ve mütecaviz bir münafığı gayet medh ü sena etti. Ben de bütün ruhumla ürktüm." (32)

3. "Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer'î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer'î var. Zemm ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevab yok. Çünkü tekfire ve zemme müstahak hadsizdirler. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer'î yok, hiç zararı da yok." (33)

4. "Tekfire çabuk cür'et edenler düşünsünler!." (34)

Tekfirle ilgili Peygamber Efendimizin (a.s.m) ve ashab-ı kiram devrinde yaşanmış birçok örnekler var. Konumuzla çok yakından ilgili olanlardan iki tanesi şöyledir:

1."Resûlullah'ın Mekke'nin fethi için yaptığı hazırlıkları öğrenip bir mektupla aynı yerdeki yakınlarına gizlice haber vermeye kalkışan, ancak bu girişimi hemen öğrenilen Hâtıb b. Ebû Beltea hakkındaki uygulamasıdır. Hz. Ömer onun münafıklığına hükmederek boynunu vurmak için izin talep edince, Resûl-i Ekrem Hâtıb'dan açıklama istemiş, o da bu işi Mekke'de bulunan akrabalarını korumak amacıyla yaptığını belirtmiş, Hz. Peygamber, Bedir Savaşı'na katılan Hâtıb'ın bu davranışını hata diye nitelendirip onu affetmiştir (Ebû Dâvûd, "Cihâd", 98)

2. Hz. Ali'nin, Cemel ve Sıffîn savaşlarına katılan muhaliflerine kâfir diyen taraftarlarına onların kâfir değil isyan eden kardeşleri olduğunu söylemesi de bu konuda bir delil teşkil etmektedir" (Ebû Hanîfe, er-Risâle, s. 69; Kādî Abdülcebbâr, Fażlü'l-itizâl, s. 160)"(35)

İslam âlimleri hem bu örnek vakalardan hem de bazı ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden tekfirin şartlarıyla ilgili birçok esaslar belirlemişler bunlardan birkaç tanesi şunlardır;

"1-Ehl-i kıble tekfir edilemez. Zira ehl-i kıblenin dinden sayıldığı kesinlikle bilinen bütün esaslara inandığı kabul edilir.(İbn Asâkir, s. 408-409; Ali el-Kārî, s. 162; Keşmîrî, s. 16-17)

2-Bilmeden bazı yanlış inançları benimseyen kimse tekfir edilemez, zira bilgisizlik mazeret kabul edilmiştir. Bundan dolayı müslümanın öncelikle insanı küfre düşüren inanç ve davranışları öğrenmesi dinî bir görev sayılmıştır (İbn Kayyim el-Cevziyye, I, 367).

3-Tekfir şartlarını belirlemekle yetinip insanları tekfir etmekten kaçınmak gerekir. Çünkü kişiyi tekfir edebilmek için onun kalbindeki inancı bilme zarureti vardır. (Gazzâlî, el-İķtiśâd, s. 251)

4-Âlimler bir kâfiri müslüman kabul etme hususundaki yanılmayı bir müslümanı kâfir kabul etmekteki yanılgıdan daha hafif bulmuştur. (Gazzâlî, el-İķtiśâd, s. 251)

5-Yüz ihtimalden 99'u kişinin kâfirliğine, biri de Müslümanlığına imkân tanıyorsa onun müslüman olduğuna hükmedilmelidir (İbn Nüceym, V, 210; Ali el-Kārî, s.162)"

6-Tekfir şartlarının oluşması: ister inanca ister davranışa ilişkin olsun zarûrât-ı dîniyye içinde yer alan bir esası inkâr eden kişi dinden çıkar ve kâfir muamelesi görür; bütün İslâm âlimleri bu hususta ittifak etmiştir (Bağdâdî, s. 9; İbn Hazm, III, 246, 266-267; Gazzâlî, Fayśalü't-tefriķa, s. 63, 86-87; İbnü'l-Vezîr, s. 375-377)" (36)

Risâle-i Nur'un mesleğinin prensipleri ise; "tekfircilik" olmadığından, elbette muhataplarına kavl-i leyyinle, şefkatle, ilimle, hikmetle ve Kur'an hakikatlarıyla ikaz etmekten başka bir vazifesi olamaz. Tekfirle ilgili buraya kadar olan izahatlardan Müslümanlar arasındaki hak ve batılın tespitinde çıkan ihtilaflar daha çok dinin zaruriyatı ile fürûatın muvazenesiyle ilgili olduğu anlaşılıyor.

Yani şeriatın bir muhkemat ve zaruriyat denilen 'sabite' kısmı var, bir de 'fürûat' denilen içtihada açık olan kısmı var. Bediüzzaman Lemaat'ta, "şeriatın yüzde doksanı zaruriyat-ı dinîye ancak yüzde onu fürûat denilen mesele-i içtihadîye kısmını teşkil eder" diyor.(37) Bunlara göre, bütün mesele ihtilafın sınırlarını belirlemek ile ilgili olduğu görülüyor. Yani dinin ve şeriatın nereye kadarı sabite, nereye kadarı mesele-i İçtihadîyedir?
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.