You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

İçsel Yolculuk Kaynakları

İçsel Yolculuk Kaynakları

Cezalı Üye
İçsel Yolculuk Kaynakları

Hint Kökenli Dinlerde İç Yolculuk


Hint kökenli dinlerdeki iç yolculuğun bir biçimi olan yoga; en yüksek bilgiye ulaşmak için bütün ruhsal kuvvetlerle girilen tefekkür, vecd ve istiğrak ile belli bir noktaya dikkati toplamak, duygu ve düşünceleri tek bir mekâna yoğunlaştırmaktır. Bir çeşit “riyazet” ve “antrenman” anlamına gelen yoga; mutlak huzura, sükûnete, kurtuluşa ve özgürlüğe ulaşmak maksadıyla bilinç ve duyguların en yüksek hâllerine ulaşmaktır. Burada “ayrılma” ve “birleşme” vardır: “Ben”i “ben” yapan bütün bağlardan, tüm dünyevi sınırlamalardan, her türlü çevresel bağlılıklardan ayrılma ve kopuşla başlar; “ben”in eridiği, “bizim”in zuhur ettiği, tüm esaret araçlarının kuşatıcılığından azat olunduğu o mutlak bilgi, sonsuz gerçeklik, ebedi mutluluk ve hakiki “öz”le birleşmeyle nihayete erer.
Yoganın kaynağı Hindulara dayandırılmasına rağmen bu temrinin onlara has olmadığı, gelişmesi ve sistemleşmesinde Budist ve Cainistler’in de etkisinin büyük olduğu bilinmektedir. Ruhu arındırma ve iç yolculuğa çıkma olan yoganın temeli Vedalara dayanmaktadır. Ancak Hinduizm’deki bu yolculuğun son durağı “Vişnu” ve “Şiva” isimli tanrılara çıkarken, Budizm ve Cainizm’de Nirvana’ya; özgürlük ve kurtuluşa ulaşmaktadır.Temel felsefesi “zihni konsantrasyon” olan yogayla irade, çile çekmek yoluyla terbiye edilir ve tüm bağımlılıklardan kurtulur. Öyleyse, insanı dünyaya ve maddi yaşama bağlayan en önemli fonksiyonel etkinlik nefes alıp-vermedir. Yolculuğa ilkin nefesi, iradenin kontrolüne almakla başlanır. Eğer her saniye bizi bu cismani dünyaya bağlayan nefes kontrol altına alınabilirse, diğer bütün melekelere de hâkimiyet sağlanır. Derken göz ve bakış belli bir noktaya; en zor ama aynı anda en yakın olan burun ucuna yahut göbeğe odaklanır, beynin ve kalbin aynası olan gözlerin çevre ve dış dünya ile tüm bağları kesilir. Nefes alış-veriş, ilkin kısa süreler için ve derken daha uzun aralıklarla gerçekleştirmeye zorlanır. İnsan kendi iradesi ile nefes alıp vermeye başlar ve artık dakikalar, saatler süren nefessizlik hâli onu ayaktan düşürmeyecek denli iradesini sağlamlaştırır. Böylece gözler de sadece istenilen nesneye kilitlenir; onun dışındaki hiçbir şeyi göremez hâle gelir. “Nefes almadan yaşamak” ve “bakmadan görmek”le insan yolculuğun menzillerini bir bir kat eder ve bütün varlığıyla “atman”da gark olur. Bir çeşit bilinç üstü hâl, baygınlık ve istiğrakla önce “atman”la bütünleşir ve en son durakta “Brahman”la birleşir.Brahman/Tanrı yukarıda, atman/ruh ise aşağıda değildir aslında. İnsan ruhu veya benlik mutlak varlık olan Brahman’ın bizzat kendisidir. Brahman-atman tek bir birliktir. Tenasüh/ruh göçünün nedeni, bu birliğin farkında olmamak; yani bu bilince karşı şaşkınlık, şuursuzluk ve sorumsuzluktur.

Taoizm’de İç Yolculuk

Bu yolculuğu Hinduizm, Budizm ve Caynizim’de bulduğumuz gibi Taoizm’de de görüyoruz. Yol, tarikat, sülûk anlamına gelen “Tao” aşk ve vecdle kendini hakikatin yoluna teslim etmek ve Tao’yla birleşmektir. Mistik panteizmi savunan Taoizm’de; tabiata kendini teslim ederek riyazetle Tao’da gark olmak, suni lokmalardan yüz çevirmek, kendini her türlü lezzete muhtaç bırakmaktan azat kılmak esastır. Yoksunluk elbisesiyle tabiatın bağrına sığınıp coşku, cezbe, aşk ve vecdle Tao’da fena olmak için “katı bir bedensel riyazet” ve “zihinsel bir yoğunluk” şarttır. Taocu esrime tekniğinin şamancıl köken ve yapıda olduğunu hatırlatmakta fayda vardır. Kendinden geçme hâli içinde Şamanın ruhunun bedeni terk edip kozmik bölgelerde dolaştığı bilinir. Ama Çuang-tzu’nun anlattığı bir anı-öyküye göre, Konfüçyüs bir gün Lao-Tzu’yu tamamen hareketsiz ve canlı bir varlık görünümünden uzaklaşmış bir hâlde bulur. Bir süre bekledikten sonra ona seslenir: “Gözlerim mi beni aldattı, yoksa bu gerçek miydi? Biraz önce Üstat, bedeniniz kuru bir tahta parçasına benziyordu, dünyayı ve insanları terk etmiş, ulaşılmaz bir yalnızlık içine yerleşmiş gibiydiniz.” “Evet” diye cevap verir Lao-tzu, “Her şeyin kökeninde çılgınca çırpınmaya gittim”. Kaltenmark’ın da kaydettiği gibi “şeylerin kökenine yolculuk” ifadesi, Taocu gizemcilik tecrübesinin, deneyiminin özünü oluşturur. Zamandan ve mekândan kurtulan ruh, hem hayat hem de ölümü aşkın, ezeli-ebedi şimdiki zamana kavuşur. Şamancıl esrimenin derinleştirilmesi ve ona yeniden değer yüklenmesi söz konusudur. Şaman da kendinden geçme hâli sırasında zamandan ve mekândan kurtulur: “Dünyanın merkezi”ne uçar, “düşüş”ten önceki insanların göğe çıkıp tanrılarla söyleşebildiği cennet çağıyla yeniden bütünleşir. Ama Lao-tzu’nun şeylerin kökenine yolculuğu farklı
nitelikte esrarlı bir ruhi tecrübe oluşturur; çünkü insanlık hâlini niteleyen koşullamalara aşkındır ve bu nedenle ontolojik düzenini kökten değiştirir. Taoizm’deki içsel yolculukta mükemmel insan, saf ruhtur. Tutuşmuş çalılığın yakıcı sıcaklığını veya sel sularının soğukluğunu hissetmez. Dağları yaran yıldırım, okyanusu ayağa kaldıran kasırga onu korkutmaz. Bulutlar bu kişinin koşum takımları, güneş ve ay ise binekleridir. Dört denizin ötesinde dolaşır durur; hayat ve ölümün birbirini izlemesi onu ilgilendirmez, iyi ve kötü kavramları ise çok uzağındadır. Bazı Tao’cu yazarlara göre, bu esrime gezintileri aslında “iç yolculuklar”dır. Çünkü içsel yolculukla varılan menzilgâhta yolcu tüm zahiri etkilerden arınmış, afakî korku, heyecan ve endişelerden safi bir hâl almıştır. Aşırı dipte görünen bu kendinden geçmişlik, yolcuyu beşeri niteliklerden sıyrılmakla bırakmamış, belki onu tanrısal niteliklerle de donatmıştır. Taoizm’de kişiyi bu yolculuğa çıkaran bir başka etken de, bunca marifete ve donanıma sahip olan insanın bedensel yaşama şansının son derece kısa olmasıdır. Bu mukadder ve esaslı insani soruna çeşitli ömür uzatma teknikleriyle çözüm arayışına girilmiş ve çok sayıda teknik geliştirilmiştir. Bu tekniklerin temel ilkesi, “hayat gücünü beslemek”ten ibarettir. Makrokozmos ile “insan beni” arasında tam bir uyum olduğu için hayat güçleri bedenin dokuz deliğinden girip çıkar; bu nedenle onları titizlikle gözetmek gerekir. Taocular bedende Zincifre tarlaları adı verilen üç bölüm ayırt eder. Üst tarla beyinde, ikincisi kalbin yanında, üçüncüsü ise göbek deliğinin altındadır. Perhiz uygulamasının kesin bir amacı vardır: Kendilerine özgü “enerjiler” içeren besinler ve şifalı otlarla organları beslemek. Bedenin iç bölümlerinde yalnızca tanrıların ve koruyucu ruhların değil, kötücül varlıkların da yaşadığını hatırlatalım: Üç Zincifre tarlasında yaşayan üç solucan, müridin canlılığını kemirir. Mürit, onlardan kurtulmak için sıradan gıdalardan vazgeçmeli ve üç cini öldürebilecek şifalı otlar ve minerallerle beslenmelidir.32
Üç cinden kurtulan yolcu, çiy suyu veya kozmik soluklarla beslenmeye başlar; yalnızca havayı değil, güneş, ay ve yıldız türlerini de içine çeker. MS. 3. yüzyıla ait bazı reçetelere göre güneşin türümü öğle ve ayınki de gece yarısında özümsenmelidir. Ama asıl yapılması gereken soluğunu tutmaktır; iç görüyle ve düşüncelerini yoğunlaştırarak soluğun görselleştirilmesi ve üç Zincifre tarlasında dolaştırılması başarılır. 1000 kez nefes almaya yetecek kadar bir süre soluk tutulursa ölümsüzlüğe erişilir.

Zerdüştlük’te İç Yolculuk

Eski iran dinlerinde, Zerdüşt sonrası İran edebiyatına konu olan iki önemli yolculuk dikkate değerdir: Bunlardan ilki, kadim İran’ın büyük din önderi, genç hükümdarın ruhani rehberi olan Kerdir’in yolculuğunu konu alan ve onun emriyle III. yüzyılın sonlarında bir dağın kayalıklarına işlenmiş olan dört yazıttır. Kerdir Kitabeleri, Kerdir’in öteler dünyasına gitmek için ölüme benzer bir hâle girdiğini ve kutsal miraca çıkarak fizik ötesi yolculukla geleceğini ve insan ruhlarının gelecekte karşılaşacakları kaçınılmaz kaderi müşahede etmek üzere gizemli seferine devam ettiğini konu edinir, ancak seferin ayrıntıları okunamadığından çözülememektedir. İkincisi ise, yine Sasani döneminde arınmış bir Zerdüşt din adamı/mubedi olan Ardaviraf’ın Cennet, Araf ve Cehennem seferini konu olan Ardavirafname adlı en eski Pehlevice eserdir. İskender’in İran’ı işgal etmesi ve başta Avesta olmak üzere Zerdüştilere ait dini kaynakları yok etmesi üzerine Zerdüşt din adamları olan mubedler bir toplantı yaparlar. Toplantıda gökle bir irtibat sağlanarak Zerdüşt inanırlarının kurtuluşu için gerekli olan bilgilere ulaşma kararı alınır. Bu kutsal yolculuğa ömründe hiç günah işlememiş bir mubed olan Ardaviraf seçilir.Ardaviraf bazı dini ritüelleri gerçekleştirip hazırlığını yaptıktan sonra uykuya dalar ve yedi gün yedi gece ruhen yolculuğa çıkar. Bu süre içerisinde iki melek eşliğinde ruhen cennet, cehennem ve araftan geçerek ruhlar âleminin içinde bulundukları ceza ve ödüle tanıklık eder, derken Ahuramazda ile görüşür. Bu sürenin sonunda uyanır ve gerek gördüklerini gerekse Ahuramazda’dan aldığı talimatları bilge bir kâtibe yazdırır.

Gnostik Öğretilerde İç Yolculuk

Dinlerde tefekkürî ve düşünsel yolculuğun diğer bir kökeni ise gnosizmdir. Bilinebilirlik olarak çevrilen gnosizm aslında eldeki somut bilgilerin dışında başka bir bilginin de var olduğunu, gözle görülenin ötesinde bilinebilir bir hakikatin bulunduğunu, bu hakikate ulaşmak için akıldan öte ruhi ve zihni bir yolculuğa girmek gerektiğini, görünmez bu özel bilginin de ulu orta herkesle paylaşılmaması gerektiğini öngörür. İslam’da geçen ilmi ledûn, irfan ve tasavvufun bazı çehrelerinde gnosizmin bu özelliklerini görmek mümkündür.Aslında Batınîlik, başka bir deyişle sınırlı sayıda müride yönelik öğreti ve ibadetlerin erginleyici yoldan aktarılması, Helenistik çağın ve milat civarındaki dönemin tüm büyük dinlerinde rastlanmaktadır. Erginlenme senaryosuna; Yasacı (Şer’i) Yahudilikte ve Yahudi Mezheplerinde, Esseniler’de (örneğin Disiplin kitabı), Samiriler’de ve Ferisiler’de değişik ölçülerde rastlanmaktadır.

Yahudilik’te İç Yolculuk

Gnosizmin ayak seslerini Yahudiliğin kıyamet kitaplarında duymak mümkündür. Kıyamet edebiyatı özü ve kökeni ilahi nitelikte, kutsal bir ilim oluşturuyordu. Daniel’in yazarının belirttiği gibi, bilgelere hikmeti veren Tanrı’dır; derinlikleri ve gizleri ortaya seren, karanlıklarda olanları bilen O’durKutsal olanlar bu mukaddes bilgiyi düşlerinde ve görülerinde edinir. Onu semavi sırlarla melekler tanıştırır ve ilham yoluyla gökyüzünde yolculuklara çıkar, orada Tanrı evrensel tarihin başından sonuna kadar yazılı olduğu levhaları görmesine izin verir. (İslam’daki Levhi Mahfuz kavramını hatırlayalım) Zamanın başlangıcında Tanrı, “sofulukları” ve “görü yetenekleri”yle isim yapmış bazı kişiliklere gizli ilmin perdesini açmıştı. Bu eğitim Bâtıni nitelikteydi, “mühürlü”ydü. Başka bir deyişle kutsiyeti olmayanlara açık değildi. Daha sonra bazı sıra dışı varlıklara da aktarıldı. Ama başlangıç dönemi zamanların sonu ile koşut olduğuna göre, kutsal ilim şimdi yeniden ve yine sınırlı bir ermişler topluluğuna vahyedilmektedir. Bu ve buna benzer Gizli/kurtarıcı (irfani) ilim izleği Helenistik çağda çok yaygındı ve tüm gnostik okulların gerekçesini oluşturuyordu. Kıyamet kitaplarının yazarları, gökte gizli ve insanların erişemediği bir hikmet anlayışını alabildiğine geliştirmişti. Görüler, aşkınlık ve coşkunluk halleri kıyamet külliyatında temel bir rol oynuyordu. Görüler ve coşkunluklar gerçek “peygamber ve “bilge”nin doğruluğunun kanıtıydı. Aşkınlık ve coşkunluk yoluyla sağlanan görülerle ve ermişlik yoluyla ulaşılabilen Bâtıni, bütüncül ve kurtarıcı bir ilme ilişkin bu anlayış başka dini geleneklerde de bulgulanmaktadır ve antik Hıristiyanlık tarafından da paylaşılacaktır.

Sabiilik’te İç Yolculuk


Marifete ulaşmaya çabalayan gnostik dinlerden biri İsa’dan önce Filistin bölgesine peygamber olarak gönderilen ve Yahya Peygamber’e nispet edilen Sabiîliktir. Sabiîliğe göre süfli bedene yerleştirilen ruh, bu durumdan hiç memnun değildir. O, bu süfli dünyadan kurtulmak ve kendi mekânı olan ışık âlemine tekrar yükselmek için çırpınıp durmaktadır. Diğer yandan, kötücül ve karanlık güçler ise ele geçirdikleri bu ışık varlığını elden kaçırmamak için birçok önlem almış ve onu çepeçevre kuşatmışlardır. Onlar bir taraftan mal- mülk ve çeşitli dünya nimetleriyle, diğer taraftan ise hırs, şehvet, kıskançlık ve diğer pek çok nefsi istek ve arzuyla ruhu bu dünyaya bağlamaya çalışırlar. Bu durumda ruh beden içerisinde bir hapishane hayatı yaşar. Sabiîler ruhu bu hapishaneden çıkarmak için “hikmet” ya da “kutsal bilgi”yi elde etmeyeçabalarlar. Bu kutsal bilgiye ulaşmak için gerekli olan doğru inanç ve ibadete yönelir, kendilerini o bilgiyi almaya amade kılarlar. Yine Hıristiyanlığın doğuşuna şahitlik eden ve gerek Sabiîliğe gerek Îsevîliğe ruhani bir atmosfer hazırladığı düşünülen gnostik Yahudi tarikatı olan Esseniler’in, Yahudiliğin katı formlarına gark olan merkeziyetçiliğinden hicret edip Kumran mağaralarına sığınarak “iç kurban” olarak gördükleri riyazetle Allah’a adandıklarını okuyoruz. Esseniler’in sadece fiziksel olarak hicret etmedikleri, sığındıkları mağaralarda ruhsal saflaşma için katı arınma ritüellerine girerek günahtan ve nefisten (bedenden) de hicret ettikleri görülmektedir. Esseniler’den Kumran Cemaati hiyerarşisinde bulunanlardan bazılarının riyazet ve içsel yolculukla Batınî bilgiye ulaştıkları, bu irfanî bilgiyi dışarıdan kimseyle paylaşmadıkları ve bu bilgiyle gelecekte meydana gelecek kutsal savaş ile eskatolojik46 malumatlar hakkında Batınî bilgilere eriştikleri belirtilmektedir.

Hıristiyanlık’ta İç Yolculuk

Hıristiyan gnosizmine göre Mesih dirildikten sonra onun gnosizi Sıddık Yakup, Yuhanna, Petrus’a verilmiş, bunlar da diğer havarilere aktarmışlardır. Ortada İsa Mesih’in Rab’den aldığı ve seçkin kimselere verdiği “Batınî bir bilgi” mevcuttur. Ruhun izlediği “mistik bir güzergâhın” haritası gibi duran bu gizemli bilgi ancak tüm imtihanlarını tamamlayanlara merhale merhale verilebilecek bir bilgidir. Hıristiyan gnostik, gerçek varlığın (yani tinsel varlığın) şu anda bir bedenin içerisinde tutsak olsa bile tanrısal kökende ve yaradılışta olduğunu öğrenir. Bir zamanlar aşkın bir bölgede yaşadığını ama daha sonra aşağıdaki bu dünyaya atıldığını, hızla selamete doğru ilerlediğini ve sonunda bedensel zindanından kurtulacağını da öğrenir. Son olarak da doğumu madde içine düşüşle eşdeğerliyken, yeniden doğuşunun tamamen ruhsalnitelikte olacağını keşfeder. Tanrı, insanları kurtarmak için dünyaya bir ezeli varlık veya kendi oğlunu gönderir. Bu aşkın varlık, hululün tüm aşağılayıcı sonuçlarını yaşar, ama kesin olarak göğe dönmeden önce birkaç seçilmişe “gerçek kurtarıcı gnosizi” aktarmayı başarır. Gnostiklere göre peşinden gitmeye değecek tek amaç, kutsal bilgi vasıtasıyla “tanrısal parça”nın kurtarılması ve yeniden göksel dünyaya çıkarılmasıdır. İnsanın düşüşü ya da ruhun bedenlenmesi ya gökte işlenmiş bir günahın cezası ya da ruhun feci bir tercihi diye açıklanıyordu.

Maniheizm’de İç Yolculuk

MS. 3. yüzyılda ortaya çıkan Maniheizm’de de bu yolculuğun köklerinden olan gnosist şiarlar bol miktarda karşımıza çıkar. Ancak Mani, yalnızca erginlenmişlere açık bâtıni bir öğretiyle sınırlı kalmayan, herkese seslenebilen evrensel bir din kurmaya çalışmıştır. Maniheizm bu yönüyle eklektik özellikler de taşır. Maniheizm’de tüm gnosistlerde olduğu gibi kurtuluşa giden yol insanlık hâlinin çözümlemesiyle başlar. İnsan yalnızca bu dünyada yaşadığı, yani bedenlenmiş bir varoluşa sahip olduğu için acı çeker; başka bir deyişle, kötülüğün pençesinde yaşar. Kurtuluş, tek gerçek bilim olan “kurtaran gnosis”le (irfanla) sağlanabilir. Nitekim dünya (kozmik düzen Tanrı tarafından sağlanmasına rağmen) şeytani bir tözden yaratılmıştır. İnsan en tiksinti verici bedenler içindeki şeytani güçlerin eseridir. İnsan varoluşu tıpkı evrensel yaşam gibi tanrısal bir bozgunun lekesinden başka bir şey değildir. Gerçekten de eğer ezeli insan en başında savaşı kazansaydı, ne kozmos, ne hayat, ne de insan var olacaktı. Kozmogoni, kendi benliğinden bir parçayı kurtarmak için Tanrı’nın umutsuz bir davranışıdır. Aynı şekilde insanın yaradılışı da Madde’nin ışık parçacıklarını tutsak etmeye devam edebilmek için sergilediği umutsuz bir davranıştır. İnsan, iğrenç kökenine rağmen dramın merkezi ve amacı olur, çünkü içinde bir parça tanrısal ruh taşımaktadır. Yine de bir yanlış anlama söz konusudur; çünkü Tanrı insan’la insan olduğu için değil, tanrısal kökenli olan ve insan türü ortaya çıkmadan önce de var olan ruh’la ilgilidir. Kısacası Tanrı’ının hep kendini kurtarmak için gösterdiği bir çaba söz konusudur; bu durumda da bir “kurtarılmış kurtarıcı”dan söz edilebilir. Zaten Tanrı’nın tek etkili olduğu an da budur; çünkü genelde girişkenlik veeylem karanlıklar Prensi’nden gelmektedir. Maniheist külliyatı, özellikle de ruhun düşüşünü ve sıkıntılarını tasvir eden ilahilerini bu kadar dokunaklı kılan da budur. Manihesit mezmurlarının bazıları, büyük bir güzelliğe sahiptir ve İesus Patibilis, insan merhametinin en duygulandırıcı şaheserlerinden biridir. Beden, şeytani bir yaradılışa sahip olduğuna göre, Mani en azından “seçilmişler”in çok katı çile kurallarına uymasını buyurur. Ona göre gerçek din, şeytani güçlerin yaptığı zindandan kaçmak ve dünyanın, hayatın, insanın nihai yok oluşuna hizmet etmek demektir. Gnosisle elde edilen “aydınlanma” selamet için yeterlidir. Çünkü mümini dünyadan koparan belli bir davranış biçimi geliştirir.

İslam’da İç Yolculuk

İslami iç yolculuğun bir ayağı, var olduğuna inanılan Bâtınî bilgiyi elde etme çabasıdır. Bâtıni bir bilginin bulunduğuna işaret eden en önemli temel Kur’ân’da geçen Hz. Musa-Hızır diyalogudur: Musa Peygamber ile Hızır olduğu kabul edilen bilge ve erdemli kişi arasında geçen diyalogda, Musa’nın vakıf olmadığı ancak Hızır’da bulunan ve çoğunlukla da geleceği öngören Bâtıni bir bilginin var olduğuna vurgu yapılmaktadır. Bu diyalogda, âdeta Allah insanların göz önündeki fenomenal ve heyulaî bilgiden öte, gizli ve fizikötesi bir gnosizin (irfanın) de bulunduğuna dair tefekkür etmelerini istemiştir. Belki de Allah, İslam dininin ana referans kaynağı olan Kur’ân’da böyle bir konuyu işlemesi, dinin zahiri yönü yanında, hikmet, gaybî ve batınî bir tarafının da bulunduğunu aynı zamanda dinin salt ampirik bilgilere hapsedilmeyeceği, dini malumatların ve talimatların laboratuar ortamlarında deney ve gözleme tabi tutulamayacağı, tersine dinin apaçık hakikatlerinin yanı sıra, her zaman için tanımlanmaz ve açıklanmaz bir otonomlukta (özgün müteşabih) olduğunu da aşikâr kılmak istemiştir.
İslami iç yolculuğun bir yönünün, arınarak ve saflaşarak kurtarıcı bilgiye ulaşma çabası olduğuna işaret eden diğer dayanak ise, “ancak temizlenmişlerin (mutahharun) dokunabilecekleri bir kitaba”52 işaret eden ayettir. Bu ayette arınma ve tezkiyenin, kurtarıcı gnosiz olan irfana ya da Kur’ân’daki herkesçe idrak edilemeyen hakikatlere ulaşmanın ön koşulu kabul edilmesi, akla İhvan-ı Safa’nın müridleri için geliştirdikleri riyazi arınma ritüellerini ve MollaSadra’nın tekamülle saflaşmaya köprü kıldığı “Hareket-i Cevherî” felsefesini getirmektedir. İslami iç yolculuk elbette yalnızca bâtınî bilgiyi elde etme çabasıyla sınırlı değildir. Var olduğuna inanılan bu bâtınî bilgi İslam sûfi ve filozofları tarafından nefsi tezkiye etme ve ebedi hikmeti (el-hikmetu’l halidiyye) elde etme yolunda aranmıştır. İsmailîler gibi zamanla şeriat hırkasını tamamen çıkarıp atan bazı bâtıni tarikatların malzemesi hâline gelen bir bâtıni bilgi İslami düşüncede makbul görülmemiştir. Bu yüzden yalnızca bâtıni bilgiyi kovalamakla meşgul olan ve bu bilgiyi hayatlarının merkezine koyanlara karşı, Muhammed Bahauddin Nakşibendi, İmam Rabbani ve Mevlana Halid-i Bağdadi gibi tarikat şahları, şeriatın zahiri formlarını merkeze alan ve bu yolla ruhani seferlere çıkmayı deneyen özgün bir metot geliştirmişlerdir.
Nitekim İbn-i Sina ile başlayan ve aynı isimle İbn Tufayl tarafından da yorumlanan “Hay b. Yakzan (Uyanan Oğlu Diri)” ile yine ilkin İbni Sina tarafından yazılan, ardından Sühreverdi ve Gazzâli tarafından da yeniden aynı isimle yorumlanan ve derken Feriduddin Attar’ın “Mantıku’t-Tayr” adlı eseriyle kemale eren “Risaletu’-Tayr (Kuş Risalesi)” İslami iç yolculukları sembolize eden ilgi çekici nümunelerdir. Yine Sühreverdi’nin yazdığı “Kızıl Akıl”, “Cebrail’in Kanat Sesi”, “Simurgun Islığı”, “Batı Sürgünü” gibi sembolik/irfani hikâyeler ise İslami iç yolculuğun en mükemmel yapıtlarındandır. Bu hikâyelerin tümünde özetle, kutsal âlemden beden kafesine düşen insani ruh kuşunun, çile ve riyazetle cismani kalıpları kırıp kurtularakönceden kopup ayrıldığı kutsal âleme yeniden uçuşu ve bu dönüş yolculuğu sırasında başından geçen maceralar tasvir edilip betimlenmektedir.
İç yolculuğun bir diğer İslami karşılığı ise tefekkürdür. Gerek tefekküre vurgu yapan ve tabiattaki evrensel, ilahi, değişmez yasanın (sünetullah) örneklerini ortaya koyan ve bu örnekler üzerinde düşünmeye davet eden Kur’ân ayetleri, gerek itikâfın Kur’ân temelli bir temrin olarak onaylanması, gerek İslam Peygamberi’nin (sav) vahiy öncesi Hira tecrübesive gerekse de büyük arif ve mutasavvıfların ilahi aşk yolunda girdikleri tefekküri yolculuğun dini/tarihi tecrübeleri tefekkürün önemine dikkat çeken dini argümanlardır.
İslam’da tefekkür, varlıklara Allah namına bakmak, mevcudat pencerelerinden Allah'ın isim ve sıfatlarının tecelligâhına nazar etmektir. Böyle bir bakışta her bir varlık, Allah’tan bir ayet, ondan gelen bir mektuptur. Tıpkı bayrağın devleti sembolize etmesi gibi varlıklar da Allah’ı birleyen ve ispat eden aynalardır. Bu bağlamda evren, muazzam manaların ifade edildiği harikulâde bir şaheser, insansa bu şaheseri takdir etmeye ve idrak etmeye en layık muhataptır. Yer ve gökteki varlıklara dair düşünenler ilahi sanatın kusursuzluğu karşısında vecde gelerek secdeye kapanırlar. Kalplerindeki iman coşar, yakîn ilmi katlanır. Bu ince ve dakik seyahate his ve duyguların eşliketmesiyle tarifi imkânsız bir lezzet belirir ve bakılan her mekânda Allah hatırlanır: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.” “Çevir gözünü bir çatak (kusur) görebilir misin? Sonra bir daha, bir daha çevir; sonunda göz yorgun argın sana geri dönecektir.” ayeti ise evrene bakarken müşahede edilen muazzam kusursuzluğa dikkat çeker.
İslamî tefekkür ve düşünsel yolculuğun en güçlü dayanaklarından biri de hiç kuşkusuz İslam Peygamberi’nin Hira tecrübesidir. Nitekim Hz. Muhammed
(sav), aylarca Mekke’nin Nur dağının Hira ıstıraphanesine çekilir, uzun süreli tefekkürlere dalardı. Hatta kimi yorumlamalara göre vahyi, Hira’nın üzerine çeken kudret, Hz. Muhammed (sav)’in Hira’daki tefekkür ve düşünce yoğunluğudur. Hz. Muhammed (sav) saatlerce, günlerce toplumun içinde bulunduğu açmazlara ve ıstıraplara çözüm aramış, insanın yaradılış gayesi hakkında düşünsel seyahatlere çıkmış ve istikrarla devam ettiği bu düşünsel çabalarının sonunda aydınlanmış; vahyi âdeta gökten yere çekmiştir. Onun vahiyle, girdiği ilahi diyalogla noktalanan tefekkür yolculuğunun tasavvuftaki karşılığı “fenâfillah” (Allah’ta fani olma) olarak yankısını bulmuş, İsra ve miraç seferi ile gerçek iç yolculuğunun bir faslını zahir ve bâtını ile tamamlamıştır. O’nun bu iç yolculuğu son nefesini verdiği hücre-i saadetinde “Refîkı a’lâ’ya” “Yüce Dostluğa” yükselişiyle taçlanmıştır.
İslam’da fikrî yolculuğun muaşeret, murakabe ve muhasebe şeklinde bir maksadı daha vardır. Muaşaret ile kişi günah işlememeye ve erdemli yaşamaya karar verir, şartlanır, kendine söz verir. Murakabe ile ahdine sadık kalıp kalmadığını kontrol eder ve nefis muhasebesi ile kendini ve kusurlarını sorgular. Bu sistemin son kertesinde derunî yani içsel devrimin adı olan “derin pişmanlık” ve “tövbeye” yönelir. Bu bağlamda İslam’daki tefekkürün içte devrime yol açan, kişiyi belli bir mukadder sürgitten kurtaran, alışkanlık ve bağımlılıkların esaretinden azat eden ve son tahlilde onu benlik ve nefsanî zindanlardan tahliye ederek özgür kılan bir misyonu olduğunu öğreniyoruz. Tıpkı “Hz. Peygamber’in (sav) Allah’tan aldığı vahiy aracılığıyla okyanus, bir kavanoza dökülmüştür.” diyen ve “Kur’ân’ın Nebî’nin zihin hâllerinin aynasıolduğunu” belirten Mevlana Celaleddin Rûmi’nin ifadelerinde yankısını bulduğu gibi.
İnsanın aklî melekelerinin yanı sıra türlü türlü duygular, kalbi hisler ve incelikli coşkunluklarla mücehhez kılındığı bilinen bir gerçektir. Kendini eğitmek, yetiştirmek, arındırmak ve tezkiye etmek amacıyla kişinin girdiği içsel yolculuklar ile riyazet, zühd, çile gibi fiilî ve eylemsel etkinliklerle son derece hafiflendiğini, hiçbir varlığa bakmaya tenezzül etmeyecek kadar bir kalbî zenginliğe ve gönül hoşnutluğuna ulaştığını, üst düzey bilinçlilik hâlindeyse artık âdeta ışınlandığını (saf nur) ve sıradışı bir manevî-ruhâni yetkinlik kazandığını İbrahim Ethem (ö.162/779), Rabiatü’l-Adeviye (ö.185/801), Bayezid-i Bestami (ö.260/874), Mevlana Halid Cüneyd-i Bağdâdi (ö.298/910), Hallâc (ö.309/922), Geylani (ö.561/1166), Sühreverdî (ö.587/1191), İbn Arabî (ö.638/1239) ve Mevlana Celaleddin (ö.645/1273) gibi büyük ariflerin hayat hikâye ve menkıbelerinden öğreniyoruz.67 Bu mühim şahsiyetler, taşıdıkları ilahi mevhibeleri, bedenleri üzerine o denli baskın ve muktedir kılmışlardı ki, akılla çözülemeyecek meczup bir kayıtsızlıkla Allah’tan gayrı kimseyi görmeyecek, O’nun dışındakileri hesaba katmayacak ruh enginliğine, ulvî mertebelere ulaşmışlardı. Onlarda nefis diye bilinen numenin (fenomen olan bedene karşı) uçup gittiği, bedenî ihtiyaçlarının farkına varamayacak derecede bir “kendinden geçmişlik” içinde ve iradelerinin insanı şaşırtacak seviyede de kontrollerine girdiği gözlenir.
Bu Zatların mütevazi ve zâhidane hâllerinin yanında; “bir lokma bir hırka” misali üzerine giydiği bir urba ve tek parça bir elbise ile bir günlük yiyecek ve azıkla uzun tasavvuf seyahatlerine çıkan dervişlerin, ömürlerini belki yalınayak, belki ayaklarında yırtık bir ayakkabı veya yamalı bir elbise ile irşad yollarında, tekke ve zaviyelerde geçiren lâmekân sûfilerin, yanında hiçbir dünyevî azık olmadığı hâlde gamsız bir tevekküle sahip münzevi âriflerin; yoksullukta zenginliği, yalnızlıkta kudreti, yetimlikte yetkinliği buldukları, aklı hayrete düşüren hayat tecrübeleri olarak karşımıza çıkar.
İslam’da tefekkürün nihai hedefi Hakk’a ulaşmaktır. Hakk’ın tecelligâhı olan insan ve evrenin müşahede edilerek tabiatta tecelli eden ayetlerini yakalamak, O’nun varlığı ve birliğine ulaştıran işaretlerin farkına varmaktır. Bu tefekkürde aşırı yoğunlaşan Muhyiddin Arabî gibi mutasavvıfların Allah’ın âyetlerini keşf yoluyla derinliğine anlayarak bizzat Allah’ı tüm cazibelerdegörmeye ulaşmaları ve varlığın üzerindeki perdenin altındaki ilahi tasarrufu fark etmeleri, ancak dini tecrübenin, istiğrakın ve iç yolculuğun dışavurumları olarak değerlendirilebilir. Çünkü tefekkürle başlayan ve Tanrı’ya yoğunlaşmayla devam eden, O’nun dışındaki her şeyden vazgeçerek O’nda erimeyle (fenafillah) noktalanan İslami içsel yolculuk, ancak tecrübeyle ulaşılan üst düzey bir mestlik, sarhoşluk, coşkunluk, aşk, fena oluş ve son menzilgâhta O’nda yeniden dirilişle sezilebileceğinden, bu vecd ve aşkınlığı mantıkî tahlillerle anlamak kolay görünmemektedir. Aşırı yoğunlaşma ve âdeta ilahî deryada boğulmayla meydana gelen o coşkunluk ve vecd hâlinde ârif ve sûfilerden kalıplara dökülen sözler akıl ehli filozof, fakih ve siyasetmedarlar tarafından çokça sorgulanmıştır. Biz İslam’daki riyazetin kökenini tahlil ederken iç yolculuklarda gark olan üç ekole kısaca değineceğiz: İhvan-Safa, İbni Arabi ve Mevlana.
Miladi 1000’li yılların başlarında Bağdat ve Basra merkezli ortaya çıkan aynı, zamanda esrarengiz felsefi bir ekol de olan İhvanı Safa, tefekküri iç yolculuğun en önemli mimarları arasında sayılır. Temelde akıl ile vahyi uzlaştırmaya çalışan İhvan teşkilatı, din ve felsefe arasında önemli bir köprü olma görevini üstlenmiştir. Meşşaîlik ve İşrakîlik olarak bilinen en önemli iki Doğu İslam akımının sentezi olarak özetlenebilecek İhvan-ı Safa Risaleleri, kendilerinden sonraki İslam filozof ve mutasavvıflarından olan İbn-i Arabî, Mevlana ve Molla Sadra üzerinde derin etkiler bırakmıştır.68
Yaklaşık 850 sayfadan oluşan elli iki risalelik eserlerinde, isimleri hiçbir zaman tam olarak tespit edilemeyen bu gizemli-mistik grubun girdiği iç yolculuklar oldukça büyüleyicidir. Ruh karşısında bedeni hakir ve süfli görmede, başta Pisagor olmak üzere Sokrat, Platon ve Aristo gibi Grek filozofları69 ile Hint mistiklerinin bakışıyla da düşüncelerini temellendirmekte sakınca görmeyen İhvan-ı Safa, yararlandıkları temel kaynakları şöyle sıralar: İlk olarak hekim ve filozofların dillerinden dökülen yazılar, ikincisi Tevrat, İncil ve Kur’ân-ı Kerim gibi peygamberlere gönderilen vahiylerin hem zahiri hem de bâtıni anlamları, üçüncüsü, fizîki âlemle alâkalı insanlar tarafından kaleme alınan her türlü kitap ve dördüncüsü ise ancak “arınmışların dokunabilecekleri”

Kur’ân ayetlerinin Batınî anlamlarını çözmeye çalışan Mevlana ise, girdiği iç yolculukla, Kur’ân’da geçen Yüce Allah ile Hz. İbrahim arasındaki yeniden diriliş konulu diyaloğa getirdiği derinlikli anlam İslam’daki irfanın büyüleyici örneklerinden biridir: “İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra daonları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir, buyurdu.”80 Mevlana’nın bu âyete getirdiği bâtıni yorum şöyledir: Ölü olan bir bedenin dirilmesi ve beşerin kâmil bir insan olabilmesi için ilkin, İbrahim gibi içinde bulunan horoz adlı şehvet kuşu, tavus adlı dünya sevgisi kuşu, kartal adlı kibir kuşu ve karga adlı tûl-i emel kuşunun başını kesmesi, derunundan çıkararak kendinden uzak dağların başına fırlatması gerekir. Ancak bununla kâmil insan olunabilir.
İçsel yolculukla vuslata ermeyi deneyen Mevlana’nın “ney” de; birlikte olduğu ağaçtan kesildiği günden beri durmadan feryat eden, yakaran ve inleyen “ney”in üzerinden, insanın Allah’tan uzak düşüşünü, O’ndan kopuşun gamını, kederini, hüznünü ve yakarışını derin şiirimsi bir dille tasvir etmiştir. Köklere dönmeden, öze kavuşmadan, aslına rücu etmeden ve Allah’la bütünleşmeden insani öksüzlüğün, yalnızlığın, garipliğin, yakarışın sonunun gelmeyeceğini belirtmiştir.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 03-01-2016, Saat:02:26 AM, Düzenleyen: dakik.
Yönetici
RE: İçsel Yolculuk Kaynakları
Konuya kaynak eklememişsiniz.
Diğerleri iyi vatandaş, İslam iyi insan yetiştirmeyi amaçlar.


Herkes aynı fikirdeyse,
hiç kimse yeterince
düşünmüyor demektir.
Mevlana
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.