KİTABINDAN YAŞANMIŞ GERÇEK BİR ÖYKÜ"
Doğma büyüme İzmirli olup sanayici bir babanın kızı olarak dünyaya geldim. Çocukluğum ya namaz kılan babaannemin yanında ya da anneannemin yanında geçerdi.
Yalnız namaz kılan babaannem beim de namaza ihtiyacım olduğunu o yaşlarda telkin etmemişti. Namaz kalmamı anlatan olmasa da mezbut geçen çocukluğumda hangi eve taşınsak hep cami yanında olur, ille de kulağıma ezan sesi ilişirdi.
Ben mazbut olsam da dışarıdan bakılınca son derece sosyetik bir aile olarak gözükürdük.
Annem-babam konken partilerinde, çoğu zaman içkili iş yemeklerinde olurlardı. Ben bu hayata nasıl alışamadımsa onlar da benim bu mazbut halime o kadar kolay benimseyecek gibi görünmüyorlardı.
Annem her cumartesi düzenli olarak kuaföre giderdi. Döndüğünde beni evde sakin hâlde gördükçe azarlardı, sen nasıl kızsın diye. Bilmezdi ki ben istesem de yapamazdım, tabiri caizse annemin kızı değildim.
Şuan annem bir hayli yaşlı, benimle kalıyor hâlâ beni görünce,"Ne bu başın kapalı, içimi kararttın. Seni gördükçe takıp takıştırasım gelmiyor, kıyafet alsam bile giyemiyorum." diyor.
Hayatım, liseye kadar okul ve ev arasında geçti.
Benden beş yaş küçük bir erkek kardeşim vardı. Allah yardımcısı olsun, o da ailem gibi yemesine-içmesine ve dünyasına düşkündü.
Bir kısım hissesine sahip olduğumuz lüks bir otelimiz vardı. Bizimkiler bir dönem pazar akşamlarını burada geçirmeyi âdet hâline getirmişti.
Ne kadar yapmayın etmeyin, beni götürmeyin desem de dinlettiremezdim kendimi. Ben de arabanın içinde kalır, onlar çıkana kadar bir başıma dersimi çalışırdım.
Liseyi bitirince arabam vardı. Arabam olduğu için ehliyeti bana hediye etmişlerdi. Babam öyle bir adamdı!
Arabam çokça ilgi çektiğinden çoğu zaman onunla okula gidemez,gitsem de yoldan arkadaşlarımı toplar, arka sokakların birine park ederdim. Babam kullanıyor muyum diye sık kontol ederdi.
1978'de üniverste 3. sınıf okurken, zamanında "Bu ne dağlık yerler." dediğim Milas'tan nasibim çıktı ce bir aile dostu vasıtasıyla evlendim.
Aramızda hoş bir elektrik olsa da eşinin en çok ilgisini çeken özelliğim ailemin şöhreti olmuştu.
1980'de ilk kızımı doğurduğunda, eşimin olmadığı vakitlerde pek evde durmaz annemlerde sık vakit geçirirdim.
İşte öyle bir akşamda evden içeriye girdiğimde babaannemi yere yatmış bir hâlde gördüm. Kimseyi gözüm görmeden, kimseleri dinlemeden koştum babaannemi tuttum ve olabildiğince sarstım.
Sarsılıp kendine gelen babaannem,"Çok uzaklardan geliyorum kızım"dedi.
Benim de dikenli yolda güllere giden hikâyem böyle başlamış oldu. Ölümden dönen babaannemdi, ama kendisine gelen bendim. Ayılan babaannemdi, ama uyanan bendim.
Eşim iş yemeklerine çok giderdi. Ben de mecburen hem eşimin hem de ailemin"Ortada bulunmalısın" baskılarına dayanamayarak giderdim.
Baskı diye bahsettim. Yemeğin neresi baskı olur derseniz, içkili olduğunda hem bedeniniz hem ruhunuz bu noktada hassasiyet taşırsa zulüm dahi olabilir. Hele de o içkiyi benim gibi zorla içmek zorunda kalırsanız...
Ailemle bu ve buna benzer durumlar bolca devam etse de her dakika babaannemin ölüm sahnesi aklımdan çıkmıyor ve bunca yıldır düşünemediğim ahiret hesabı, bunca yıldır aklıma gelmeyen ölüm muhasebesi beni sarıyordu.
Yapmakta geç kaldığım sahneyi gerçekleştirdim ve her şeye rağmen namaza başladım.
Namaza başlamam mağlesef ailemden bekledigim hassasiyeti uyandırmadı. Yurt dışı seyehatleri, içkili yemekler, evimizde partiler azalmadı.
Hele yaz oldu mu kocamın haricinde akrabaları varken ve denizden çıkarken, yurt dışından bana hediye aldıkları bir karış kıyafetle bir de onlara o hâlde masa hazırlamak zorunda kaldığım sahneler... Etime ateş basılsa daha az acı çekebilirdim.
O denize girmemek için evde temizlik yapmaya dahi razı olsam, eşimle kavga dövüş beni denize atıyorlardı.
Daha bilgi noktasında yeterli düzeye varmadığım zamanlar fıtratım o hâlde bile bu durumları kabul etmiyordu.
Tek sığınağım canımın içi arkadaşım, bu yollarda yürürken dayanağım Kazibe'ydi. Ne zaman eşim iş için evden gitse ben de Kazibe'nin yanında kendimi bulur, okunan Risale-i Nurlar ile kendimden geçerdim.
Çok gariptir, bunca yıl geçmesine rağmen ne zaman sohbetlerde Risale-i Nur okunsa ben hâlâ kendimden geçer, ocakta yemek mi car, eve saat kaçta gideceğim, ne varsa unuturum.
Tek unuttuğum mağlesef bu değil. Bu günlere gelene kadar eşim, ailesi ve ailemden gelen baskıların hatırası olarak Kazibe ile tanıştığım günü bile hatırlamıyorum.
Yoğun baskı ortamı birçok şeyi de unutmama sebep oldu. Her sohbette denk gelen"Allah sabredenlerle beraberdir" ayeti ise tek yardımcım...
1987 yılında erkek çocuğum dünyaya geldi. Babam o dönemlerde kazancının zirvesindeydi. Erkek kardeşime maddi noktada çok destek olurlarken, bana bir ev dahi almamış ve bu da eşim tarafından ezilmemi kolaylaştırmaya sebep olmuştu.
Bunca mal varlığı vardı ama ezilmemin haricinde şu parayı elime geçireyim de şunu yapayım hayaline girmedim. Allah korudu da sokmadı desek daha uygun olacak herhalde.
Eşim her evd ne çıktığında bolca dua etmeyi kesmedim. Gittiği yerlerde içkiler, yanlış insanlar, belki de bayanlar..."Allahım onu selamette kıl, kurtar..." dedikçe yüreğim hopluyordu.
Eşim de her evden çıkarken Kazibe ile ilgili olumsuz birnur lan etmeyi eksik etmezdi. Bana doğru yolu gösteriyordu ya, kalbi almadı herhalde.
Rahmetli Özal, o dönemde çayı özele açınca Rize'de bir şirketten eşime iş teklifi geldi. Rabbim kabul etti demek dualarımı, eşim bana bir miktar daha yakın olmuş oldu.
Akabinde hayatında babaannemin ölümünden bile etkili olan o olayı yaşadım.
Yolda yürürken ansızın kafama açılan yüzlerce kiloluk kamyon kapağı, o kapağı zincirin tutuşu sayesinde kafama çok az deyişi ve şoku atlattığımda yerde kanlar içinde kopan bir miktar saçım...
Kalbim bunun bir ikaz-ı ilâhi olduğu noktasında son derece hüşyardı(uyanıktı).
Gözlerimden yaş gele gele tek gönül dostum olan Kazibe'nin yanına koştum. Açtığı gibi Risale-i Nur'da herkesin bir miktar kendisini bulabileceği o meşhur dersi yaptı bana:"Gafil kafaya tokmak..."
Kapanmak için bundan daha aşikâr bir ikaz nasıl olur bilemiyorum.
Bir yıl süren "Allah'ım bana kapanmayı ve Umre ziyareti yapabilmeyi nasip et" başlıklı duama yoğun şekilde başlamış bulunuyordum.
Yıl sonunda yeni şirketi eşime, tüm ücretleri kendileri karşılamak üzere ya Umre ya da Rusya ziyaretini hediye olarak verdi.
İşin ilginci bir maniden ötürü eşim Rusya'ya gidemiyor ve tek seçenek Umre gözüküyordu. Herkesin eşiyle gelmesi hasebiyle eşim de beni götürecekti. Gitmeden, "Orada gaza gelip kapanmaya kalkarsan külahları değişiriz" diye beni bolca uyardı.
Benim hiçbir kıyafetim Üreye uygun olmadığından Kazibe'den aldığım kıyafetleri bir şekilde kendime uydurdum.
Meşhur bir mağaza zincirinin sahibi de bizimle Umredeydi. Dönerken havaalanında, "Yenge örtü sana çok yakışmış" dedikçe eşim kulağıma eğilip, "O örtüyü hemen çıkar" diyordu.
Mahalle baskısı öyle yapıyor insanı... Ailesi, sosyetik çevresi, benim kapalı olmamı kabul edemiyordu.
Ne yapsam, nasıl yapsam, ne zaman yapsam diye kimlere danışmadım ki, başımı örtebilmek adına...
Artık eşim görüp kızmasın diye öyle bir hâl almıştım ki, onun yanında başım açık ama balkona çıkınca, kapıcı gelince hemen örtünüyordum.
Neredeyse 10 yıldır namaz kılar, her fırsatta başımı örtmeye çalışır ama istenildiğinde mecburen evde içki masası hazırlar hâle gelmiştim. Olur da es kaza kapalı yakalanırsam hemen başım açtırılırdı.
Uzak Doğu'da olsun. Amerika'da olsun şirketin taltifi, yani hediyesi olarak gezdikçe eşimin dünya hayatına iştahı git gide artıyordu. Beni de aynı hızla beğenmemeye başlıyordu.
Bense o sefahatin içinde bile bir-iki kapalı insan gördükçe,"Demek bu iş dünyanın neresinde olursa olsun yapılması gereken bir farzdır." şuuruna bürünüyordum. Dünyanın cehennemi denecek yerlerdi.
Bir ara yine benim örtüyü takıp eşimin çıkarttırabilmek için mücadele ettiği sahnelerden birini yaşıyorduk.
Olayın gerginliğinden fark etmemiş, örtümü düşürmüştüm. Arkamdan meşhur mağazalar zinciri sahibi aile dostumuzun sesini işittim. "Yenge örtünüzü düşürmüşsünüz" diyerek yetişti yanımıza...
Allah ömür versin, onun da eşi örtülü değilmiş. Ne imtihan ama?
Bizim fırtınalı hayatımız devam ederken çoğu defa eşime:
"Üç değil beş çocuğumuz da olsa biz yapamıyoruz. Örtüm, namazım olmadan ben yapamıyorum. Belki de ayrılmalıyız" desem de bir şekilde dönüp tekrar deniyorduk beraber yapabilmeyi...
İçime kurt düştüğü öyle gecelerden biriydi. Bunca sıkıntı yetmiyormuş gibi uzun süredir eşimin beni aldattığı kanısı sağlam delillerle beslenmişti.
Bunu söyleyince idare etmeye çalışsa da ağzımdan aldattığı kişinin ismi çıkınca kabahatini katlamak adına dayanamadı be yüzüme bir tokat patladı.
Kan beynime hücum etti, aklım başıma geldi. Doğum gününde balkonda onu beklediğim, sabah geldiğinde de,"İnsan doğum günümü sevdiğiyle geçirir" cümlesi... Bunca yıl bana ettiği eziyetler... Annesinin "Oğlum, eşin namazında, abdestinde çocuklarına da sahip. Sen hayatını yaşa" tavsiyeleri... Hepsi bir bir aklımdan geçiyordu.
19 yıllık hayatımda yalnız kaldığım sahneler geldi aklıma... İçkili olan kızımın düğününde, tek kapalı ve yalnız yine bendim. O koca yalnızlıkta ellerimden tutan tek ayet geldi aklıma:"Allah, sabredenlerle beraberdir."
Eşimin babası hâkim olduğundan boşanma sürecim de her şey gibi kolay olmamıştı. Bir yıl boşanma süreci sonunda 1999'da boşanabildik.
İlk işim Rabbime geç kalmış vefamı sunmak oldu. Bir daha açmamak adına kapanmak... Her fırsatta benim elimden tutan Risale-i Nurları aynı kuvvette tutmak ve inşallah bırakmamak.
Bu süreç bana ibadetlerimi geri hediye ettiği gibi benden de bir çok şeyi aldı götürdü.
Depresyon hapı kullanmadan gözlerimi yumamadığım geceler mi dersin, eşim evden ayrıldıktan sonra üç ay duş bile alamayışım mı dersin... Ayaktayken kabre girdim sandım.
Teyzemin ısrarı üzerine çocukları aldım tatile çıktım. Gençler orada ne var burada ne var, şunu da alayım, burayı gezmeden olur mu diye oyalanırken, ben fırsattan istifade her daim gözümde tüten mekâna, camiye koştum.
Ne kadar dua ettiğimi bilmiyorum,"Allah'ım kurban olayım, şöyle senin için ne yapmalıyım" diyerek... Duamın sonunda gözyaşlarımın buğusunun arasından şu ayet gözüme ilişti:
"Haccı ve Umreyi de Allah için tamam yapın"(Bakara, 196)
Bu sefer de başladım, "Allah, benle konuştu" diye mutluluktan ağlamaya...
Haccın kuradan çıktığı aynı gün, Rabbim Çeşme'den bir de yazlık nasip etti. Şuan akşamlarında Risale-i Nur dersleri yapılan bir yazlık...
Bir gün rüyamda, evimizin yıkıldığını gördüm. Annem enkazın altında kalmış, sadece kolu gözüküyordu. Ben annemi kolundan tutup kaldırdım ve sonra uyandım. Bir müddet sonra baktım, annem de namaza başladı. Şükürler olsun...
Babam maalesef hala dünyayı, dünya işini, dünya malını ön planda tutan bir hayat yaşıyor. Hayat işte, insanın ailesi olunca ümit kesemiyor.
Yaşadığım onca sıkıntıdan bana yadigâr kalan ise her gün bakmaya, koklamaya doyamadığım, beni o evrelerde hiç yalnız bırakmayan Risale-i Nurlarım oldu.
Önce son model bir tekneden inersin. Adının ve soyadının hürmetle anıldığı her zamanki muhitine doğru adımlamaya başlarsın.
Her gün Allah'ın yapma dediklerini yapmalarına rağmen hâlâ neden bu kadar neşeli güldüklerini anlamlandıramadığın tanıdıklarının masasına oturursun.
Herkese"kardeşim" diye tanıttığın dostlarındır onlar...
30 yıl boyunca seni her koşulda yalnız bırakmayacakları yalanına inandığın için Şirinler Köyünde gibi bir hayat yaşarsın dost yüzlülerle...
Ta ki kabirde sana yalan söylediklerini anlayana dek!
Ne buyuruyor Allah Resulü sav:
"Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin."