Maalesef günümüzde gülmekte de güldürmekte de kantarın topuzu kaçırılmış vaziyette. Birkaç türedi zibidi; belden aşağı -sözüm ona- espriler, küfürler, izleyicisine hakaretlerle adına film veya stand-up denilen edepsizliklerini sergiliyor, bunun adına da komedi deniyor. İnsanları şok ederek, krize sokarak, ar, hayâ perdesini yırtarak behîmî bir şekilde kahkahalara boğmak mizahın edebine de insanlığın haysiyetine de sığmaz.
Bugün bu edepsizliklerin milyonlarca müşteri bulması yapılan işin masumiyetini ve haklılığını değil, vahâmetini gösterir. Eğitimin terbiye ve edebi terk edileli, hele âdâb-ı muâşeret yeni nesil için nostalji hâline geleli, bir de internet ve çok fonksiyonlu cep telefonları gibi işin altyapısını hazırlayan ve kolaylaştıran ekipman mebzûl olalı, bu tür rezaletlere milyonların üşüşmesine şaşılmaz. Bu üşüşme akla şu fıkrayı getiriyor:
Adamın biri büyükçe bir meydanda;
“–Heeyt ulan teresler!” diye bağırmış. Etraftaki evlerden, dükkânlardan bir sürü insan;
“–Kim bu bağıran?” diye camlara üşüşmüş. Bizimki muradına ermiş bir şekilde;
“–Ne de çokmuş, ne de çokmuş!” demiş.
Fakat terbiye ve edebin ehemmiyetini bilen; cemiyetinden, gençliğinden kendini mes’ul hisseden kişiler, bu gidişâta;
«Dur!» demeli. Gençliğimize; kulak, göz ve gönül kaplarımızı nelere maruz bıraktığımızdan bir gün hesaba çekileceğimiz hakikatini bilmiyorlarsa anlatmalı, biliyorlarsa hatırlatmalıyız.
Sözün, sohbetin, hikâyenin, romanın, senaryonun, filmin, tiyatronun... ilh. insan tarafından üretilen ve insana seslenen bu edebî türlerin edepten ayrılmaması gerekmez mi? Çöp, çöp kutusuna yakışır. Temiz, leziz gıdalar dolaba, tabağa... Birileri tabağımıza çöp koydu, pislik döktü diye onu âfiyetle yiyemeyiz. Normal hayatta bir evin penceresine göz dikip izleyemeyeceğimiz bir manzaraya «ekranda var» diye bakamayız. Böyle sözleri, görüntüleri, fikirleri ilh. kulağımıza, gönlümüze, gözümüze boca edemeyiz. Bunları gülmek için yaptığımız mazeretine ancak şeytan güler, fakat âhiretimiz ağlar!
Rakipleri tarafından bile dinci basın diye adlandırılan bunca gazetemiz, kültür-sanat ve televizyon sayfalarında bu tür yayınlara karşı net bir tavır sergilemeli değil midir? Fakat maalesef eyyamcılığa onların da kapıldığını görmekteyiz.
Buraya kadar söylediklerimiz, hayatımızın tamamının çatık kaş bir ciddiyet içinde geçmesi gerektiği mânâsını zihinlerde uyandırmasın. Aksine biz; edepsizliklere düşmeden, belden aşağı rezilliğine ve kolaycılığına düşmeden; hayatın neşesini, nüktesini, esprisini yakalamış bir milletin evlâtlarıyız. Nasreddin Hocalar, Keloğlanlar, Hacivat-Karagözler, nüktedanlar, meddahlar, heccavlar... İnsanı çılgınca kahkaha attırarak değil, düşündürerek, gülümseterek, ferahlatarak güldürmüşlerdir.
Ciddiyet elbette lâzımdır. Hayat, günümüzde sanıldığı gibi; dünya için çalışıp, kalan zamanlarda harcamak, eğlenmek ve dinlenmekten ibaret değildir. İnsanı bekleyen müthiş bir randevu vardır. Bu gerçekler karşısında bir mü’min her şeyi unutmuşçasına, «cennet bağışlanmışçasına» kendinden geçerek kahkahalara boğulamaz.
“Çok ağlasınlar, az gülsünler!” (et-Tevbe, 82) ikazı, bir mü’minin gönlünden hiç çıkmamalıdır.
Fakat ye’se düşürecek, karamsar, katı yürekli, hayatı zindan edecek derecede kapalı bir hayata da kendini mecbur etmez. Korku kadar ümit de gereklidir.
Her şeyde zirve örnek olan Efendimiz; vazifesinin vakarı, şânının büyüklüğü ve hüznün hâkim olduğu ciddî duruşuna rağmen, bize mizahın edebini gösterecek misalleri de bırakmıştır. Onun nezih, temiz latifelerinde, hakikatin rûhunu incitmek yoktur. Muhatabı ağır bir şekilde ve uzun süre mağdur etmek, küçük düşürmek yoktur. Hele ahlâka, edebe aykırı hiçbir şey yoktur. Fakat zekice kelime ve mânâ oyunları, şaşırtarak ufku açacak, düşündürecek, alâkayı zinde tutacak nükteler vardır.
O’nun terbiyesinde yetişen Hazret-i Âişe, Mekkeli bir grup çocuğun gülerek geldiğini görür, sebebini sorar; çadırın kazığına takılarak yuvarlanan bir adama güldüklerini öğrenir ve onları uyarır. Güldükleri adamın büyük bir ecre nâil olduğuna dair de bir hadis rivâyet eder.
Hakikaten bir başkasının mağduriyetine gülmekte gaddarlık vardır. Günümüzde trafik kazaları, düşmeler ve kamera şakaları gibi insanları küçük düşüren durumlara gülmek çok tabiî karşılanır olmuştur. Sanki;
“Gülme komşuna gelir başına.” diyen ataların evlâtları olduğumuzu unutmuşuz!
İnsanları ciddiyetten uzak tutmayı, güldürmeyi meslek edinmiş; soytarı, şaklaban, palyaço tiplere medeniyetimizde iyi bakılmaz. Çünkü onlar hem kendi insanlık haysiyetlerini ayaklar altına almakta, hem de hayatın bir çeşit meyvesini devamlı yenen bir ana yemek hâline getirmektedirler.
Kendi canına kıyma salâhiyetine sahip olmayan insan, şahsiyetini ayaklarının altına alma hakkına da sahip değildir. Ona düşen Allâh’ın mükerrem kıldığı bu fıtratı esfel-i sâfilîne düşmekten koruyacak vakar üzere olmaktır.
Bugün ise eğlence bir endüstri hâline getirilmiştir. Şaklabanlık, milyonlar kazandıran bir meslek hâlinde özendirilmektedir. Fakat her şey hızlı ve hazır tüketim içindir.
Asırlar öncesinin hem vakarlı hem nüktedan Nasreddin Hoca’sının fıkraları ve nükteleri dilden dile hâlâ hâfızalarda ve gönüllerdedir. Fakat daha on, on beş sene evvel milleti ekranlarda kırıp geçiren «şov»lara bugün herkes burun kıvırır.
Hayat, sonrasına inanmayanlar için oyun ve eğlenceden ibarettir. İkinci bir hayata inananlar için ise ciddiyetle çalışma isteyen bir tarla...
Mühim olan son gülenlerden olmak...