You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Hayâ Âbidesi Hz. Osman (ra)

Hayâ Âbidesi Hz. Osman (ra)

LoadinG....*
Hayâ Âbidesi Hz. Osman (ra)
Sıddıklar âlemdarı Hz. Ebu Bekir’den, hakkın müşahhas timsali Hz. Ömer’den sonra sıra haya abidesi Hz. Osman (r.anhüm)’a geldi. Aslında ne sıddıkiyet Hz. Ebu Bekir’in, ne hakkın temsilcisi olması Hz. Ömer’in ve ne de haya abidesi olma Hz. Osman’ın yegâne vasfıdır. Onlar insanı, insan-ı kâmil yapan bütün vasıfları zirve noktalarda temsil eden kişilerdir. Buna rağmen bazı vasıflar, onlarda diğerlerine nisbeten daha ağırlık kazanmış ve kendini hissettirmiştir. Bu sebeple de tarihe böyle mâl olmuşlardır. Bunda yani bazı vasıfların ağırlıklı olarak bulunmasında fıtratlarının rolü olabileceği gibi, içinde bulundukları içtimaî şartların zorlaması da rol oynamış olabilir. Meselenin bu açıdan tahlilini erbabına bırakıp, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hayatlarını sizlere intikalde takip ettiğimiz metod çerçevesi içinde Hz. Osman’ı anlatmaya başlayalım:
1) DOĞUMU-NESEBÎ

Hz. Osman, meşhur Fil Vak’ası’ndan 6 sene sonra; yani hicretten 47 yıl önce dünyaya gelmişlerdir.1 Buna göre Hz. Muhammed (sav)in peygamberlikle serfiraz kılındığı yılda, Hz. Osman 34 yaşındaydı.
Asıl adı Osman b. Affan b. Ebi’l-As b. Umeyye b. Abdi Şems b. Abdi Menaf olan Hz. Osman’ın annesinin adı Erva b. Kureyz’dir. Kureyş’in en asil ailesine mensup olan Hz. Osman, Hz. Peygamber (sav)’le -beşinci validesi (ninesi) Beyda-i Ümmü’l Hakim, Efendimiz’in halasıydı- akrabaydı. Cahiliye döneminde servet, kudret ve nüfuzu ile temayüz etmiş bulunan bu ailenin ferdlerinden Umeyye, Hz. Osman’ın dedesi, Kureyş kabilesinin reislerin dendi.
Cahiliye döneminde künyesi “Ebu Amr” olan Hz. Osman’ın bu künyesi, Müslüman olduktan sonra Efendimiz’in kızı Rukiyye’den Abdullah isminde bir oğlu olunca ‘Ebu Abdullah’ diye değiştirilmiştir.2
2) ŞEMAİLİ
Hz. Osman (ra), güzel yüzlü, pek nazik, gür sakallı, orta boylu, omuzlarının arası açık ve oldukça sık saçlıydı.3 Müslüman olmadan önceki hayatına ait kaynak kitaplarımızda çok bilgiye rastlayamadığımız Hz. Osman, gençliğinde ticaretle meşgul oluyordu. Ticarî muameleleri çok dürüst olduğu için, halk arasında bu yönüyle meşhur olmuştur.4
3) AİLESİ
Hz. Osman kendisine “Zinnureyn” lakabını kazandıran Efendimizin iki kızı ile evlilik yapmıştır. Bunlardan birinci Rukiyye idi. O cahiliye döneminde Ebu Leheb’in oğlu Utbe ile evlenmişti. Fakat Müslümanlığın zuhurundan sonra Utbe, babasının zorlaması ile Rukiyye’yi boşadı. Bunu takiben Hz. Osman ona talip oldu. Resul-ü Ekrem (sav) de bu mübarek kerimesini ona verdi. Hz. Rukiyye’nin hicretin 2. senesinde vefatından sonra, Efendimiz (sav/in diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendi. Hicretin 9. senesinde de Ümmü Gülsüm vefat etti. Allah Resulü (sav) bunu müteakip bir rivayette “şayet bir kızım daha olsa idi, onu da sana nikâhlardım”, bir diğer rivayette ise “eğer kırk tane kızım olsaydı teker teker onları Osman’a nikâhlardım” buyurmuştur.5
Hz. Osman’ın Rukiyye validemizden Abdullah adını verdikleri bir oğlu olmuştur. Fakat o, hicretin 4. senesinde 6 yaşında iken vefat etmiştir. Ayrıca Hz. Osman, Bedir Savaşı esnasında ölümcül hastalığa yakalanan zevcesi Hz. Rukiyye’nin yanında Efendimiz (sav)’in müsâadesiyle kalmış ve bu sebeble Bedir’e katılamamıştı.6
Hz. Osman daha sonraları Fahite b. Gazman, Ümmü Amr binti Cündüb, Ümmü Benin binti Uyeyne ve Naile isimli hanımlarla hayatını birleştirmiştir. Amr, Halid, Ebân, Ömer, Meryem adlı çocukları Ümmü Amr binti Cendel’den, Abdulmelik adındaki çocuğu da Ümmü Benin binti Uyeyne’den olmuştur. Hz. Osman’ın diğer hanımlarından olma kız ve erkek çocukları da vardır. Bunlar arasında en meşhuru Eban adındaki oğludur. 7
4) LAKABI
Hz. Osman’ın lakabı, Hz. Muhammed (sav)’in iki kızı ile evlendiğinden dolayı iki nur sahibi mânâsına gelen “Zinnureyn”dir. Peygamber nûrunun cibilli taraftarı ve bir anlamda hakikî varisi olan bu yüce iki kadını hanesine alan ve onlarla nurlanan Hz. Osman, bir açıdan çok şanslı olmakla beraber, her iki hanımını da kendi elleriyle toprağa verme açısından da bahtsız denilebilir. Fakat kader-i İlâhî adına tahakkuk eden bu husus için ne Hz. Osman’ın ne de bizim bir şey dememiz mümkündür. O, başına gelen her bela ve musibeti Rabbine sonsuz îmân ve itminan içinde karşılayıp kaderine razı olduğu gibi, bir insan için dünyada başa gelebilecek en büyük musibetlerden biri olan hanımlarının vefâtını da aynı îmân ve itminan içinde karşılamıştır. Zaten Hz. Osman gibi birisine de bu yaraşır…!
5) MÜSLÜMAN OLUŞU
Hz. Osman’ın Müslüman oluşuna dair kaynak kitaplarımızda farklı rivayetlere yer verilir. Bunlardan birincisi; bir gün Hz. Osman, Talha b. Ubeydullah ile birlikte Zübeyr b. Avvam’ı takip ederek Allah Resûlünün huzuruna girerler. Efendimiz (sav) onlara İslâm’ı anlatır, Kur’ân-ı Kerim’den bazı âyetler okur,
Allah’ın va’dettiği şeylerden bahseder. Bunun üzerine hem Hz. Osman hem Talha b. Ubeydullah Müslüman olur. Yalnız Hz. Osman burada bir şey anlatır Nebiler Serverine. Der ki: “Ey Allah’ın Resûlü, ben Şam’dan yeni geliyorum. Muan ile Zerka arasında bir yerde mola vermiş uyuyordum. Rüyamda birisi, “Ey uyuyanlar! Kalkın. Ahmed Mekke’de zuhur etti” diye bağırıyordu. Mekke’ye geldik ve sizin peygamberliğinizi işittik.”8
İkinci rivâyet ise; Hz. Ebu Bekir hepimizin bildiği gibi, Müslüman olduktan sonra etrafındaki dostlarını İslâm’a çağırıyordu. Bu çağrıdan bir gün Hz. Osman da nasibini aldı. Nihayet birlikte Hz. Muhammed (sav)’in yanına gitmeye karar verdikleri gün tevafuk-u İlâhî Resûl-ü Ekrem (sav), o gün Hz. Ebu Bekir’e ziyarete geliyor. Orada Allah Resulü, Hz. Osman’a “Allah’ın ihsan ettiği cennete rağbet et, ben sana ve bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim” diyor. Hz. Osman daha sonraları bu anı şöyle anlatıyor: “Hz. Peygamberin lisânından duyduğum sözler, o kadar saf ve sade, o kadar i’câzkâr bir tesire haiz idi ki kelime-i şehadet kendi kendine ağzımdan döküldü. Elimi Resûl-ü Ekrem’e vererek Müslüman oldum” 9
Üçüncü rivayeti ise kaynaklarımız Hz. Osman’ın ağzından şöyle anlatıyor: “Bir gün Hz. Peygamber bana: “Allah’tan başka ilah yoktur” deyince Allah inandırsın tüylerim diken diken oldu. Sonra Allah Resûlü: “Rızkınız ve va’dolunduğunuz şeyler semâdadır. Göğün ve yerin Rabbine yemin ederim ki, O sizin söylediğiniz gibi gerçekten haktır” âyetini okudu. Sonra kalktı gitti. Ben de arkasından çıktım. O’na yetiştim ve Müslüman oldum.10
Görüldüğü gibi 34 yaşına kadar cahiliyenin karanlıkları içinde bulunmasına rağmen, onun çirkinliklerinden hiçbir şey pak damenine bulaşmayan Hz. Osman’ın Müslüman olması hiç de zor olmamıştır. Zira O, fıtraten Müslümandır. 34 yıllık hayatı da bunun en büyük şahididir. Yani ticarî ahlâksızlar içine girmemesi, harama uçkur çözmemesi, yalana vize vermemesi, içki içmemesi… bunun göstergesidir.
6) ÇEŞİTLİ YÖNLERİYLE HZ. OSMAN
a) Hicreti
Mekke döneminde Müslüman olan hemen herkesin Müslümanlığı sancılı olmuştur. Bazı Müslümanlar yakınlarından, bazıları kabilelerinden, bazıları da toplumun bütününden maddî ve manevî boyutlarda reva görülen çok işkence ve zulümlerle karşılaşmış ve onlara katlanmak zorunda kalmışlardır. Toplumda nüfuzlu bir yere sahip olmasına rağmen Hz. Ebu Bekir gibi bir insan bile bundan vareste kalamamış, kendisini Mekke’yi terke zorlayacak derecede eziyet ve işkencelerle karşılaşmıştır. Fakat iftiharla kaydedelim ki Mekkeli müşriklerin bu zulmü, İnananların îmânlarım kemikleştirmeye yaramıştır.
İşte Hz. Osman da bu ilk dönemlerde amcası Hakem b, Ebi’l As’ın işkencesine maruz kalmıştır. O, Hz. Osman’ı bir direğe bağlamış ve “bu yeni dinden babalarının dinine dönmediğin müddetçe aç ve susuz olarak burada kalacaksın. Ve seni kat’iyen serbest bırakmayacağım” demiştir. Buna karşılık Hz. Osman’ın cevabı “Allah’a kasem olsun. Bu dinden ayrılmayacak ve babalarımın dinine dönmeyeceğim” şeklinde olmuştur. Nihayet dinine olan bağlılıktaki gücü ve kuvveti görünce amcası, onu serbest bırakmıştır.11
Fakat Hz. Osman’ın çilesi bununla bitmemiş belki yeni başlamıştır. Zira o, Efendimiz (sav/in beyânıyla Hz. Lut’dan sonra dini, îmânı ve diyaneti uğruna beldesini terk eden, hicret eden ilk insan olma şerefini de ihraz edecektir.12 Evet o, karısı Hz. Rukiyye ile birlikte, Mekkeli müşriklerin eziyet ve işkencelerinin dayanılmaz bir hal aldığı ortamda, Efendimiz (sav)’in izniyle Habeşistan’a hicret etmiştir.13
Burada “Neden Hz. Osman da, başkası değil?” kabilinden akla ister istemez bir soru gelmekte. İşte bu sorunun cevabı, Hz. Muhammed (sav) in etrafındaki insanların his ve ruh yapısını, kabiliyet ve istidatlarını bilip değerlendirmesi babında M. Fethullah Gülen Hocaefendi şöyle anlatıyor: “Hz. Osman (ra), narin ve ince yapılıdır. O gün için Mekke’de estirilen sert havaya tahammülü cidden çok zordur. Hem Habeşistan’a gidenlere en güzel hamiliği yapabilecek Müslümanlar arasında, sadece o vardır. Onun için Allah Resûlü, Hz. Osman’ı bu işle vazifelendirmiş ve onu Habeşistan’a göndermiştir.” 14
Hz. Osman, Habeşistan’da bir müddet kalmış, Mekkeli müşriklerin Müslüman oldukları şayiasından sonra Mekke’ye geri dönmüştür. Fakat bu haberin aslı yoktur. Bunu Mekke’de bizzat müşâhede eden Hz. Osman, fazla vakit kaybetmeden Medine’ye hicret eder. Orada Hassan b. Sabit’in kardeşi Evs b. Sabit’in yanına iner, onun evinde misafir kalır.15 Zaten Allah Resûlü (sav) daha sonraları gerçekleştirdiği “muâhât” kardeşleştirme hâdisesinde (Hâdisenin teferruatı için bkz. Yeni Ümit, sy. 20, sh. 28-31)
Hz. Osman ile Evs b. Sabit’i kardeş ilan eder.16
b) Cömertliği
Çeşitli yönleriyle Hz. Osman’ı anlatırken hicretine öncelik verdik. Zira hicret maddî ve manevî alanda birçok fedakârlığın yapıldığı, çok ulvî bir ameldir. Kur’an pek çok âyetinde îmân etme ile hicret etmeyi aynı çizgi üzerinde zikreder. Allah Resûlüne peygamberliğinden sonra “muhacir” denilmesi, Medine’ye göç eden Mekkeli Müslümanlara “muhacirun” sıfatının Kur’ân’da zikredilmesi, meselenin önemini kavrama adına yeterli ipuçlarıdır zannediyorum. Bununla beraber, Hz. Osman denildiğinde onun akla ilk gelen özelliği ya da özelliklerinden biri cömertliğidir. İnanmış olduğu dava uğrunda sahip olduğu bütün mal varlığını harcama anlamında bir cömertlik, Hz. Osman’ın en bariz vasfıdır. İsterseniz meseleye bir-iki misal ile ışık tutalım:
Tebük Savaşı Müslümanlığın dönüm noktalarından biridir. Dönemin süper gücü olan Bizans, Müslümanların varlığından ve onların gün geçtikçe büyümelerinden olabildiğine rahatsızdır. Bu sebeple Bizans’ın büyük bir ordu hazırlayıp Medine’ye gelmekte olduğu şayiası yayılır. Efendimiz (sav) bu şayia karşısında, Bizans seferini açıktan açığa ilân eder ve Müslümanlardan ordunun techiz edilmesi için yardımda bulunmalarını ister. Bu çağrı karşısında inananların hiçbiri müstağni davranmaz. Daha doğrusu davranamaz. Çünkü hakikî îmânı elde etmiş bir insanın böylesi zor ve sıkışık dönemde evim, işim, eşim, aşım demesi düşünülemez. Nitekim, hemen herkes, hatta maddî imkâna sahip olmayan insanlar bile, gece-gündüz çalışmışlar, ihtiyaçlardan arta kalanı Kur’ân’ın “ceyşu’l-usre” adını verdiği Bizans’a savaşa hazırlanan ordunun techizâtı adına yardımda bulunmuşlardı. Mesela, Asım b. Adiy, kendi ifadesiyle “bu gece bir zatın hurmalığını sulamak için sabaha kadar gündelikçi olarak çalıştım, karşılığında iki sa’ hurma kazandım. Birini evime alıkoydum, birini de Rabbim için getirdim”17 diyor. Abdurrahman b. Avf da sekiz bin dirhem parasının yarısını evine bırakıyor, yansını orduya techiz için veriyor. Allah Resûlü de onun bu cömertliğine “Allah verdiğini de senin için mübârek kılsın, evde alıkoyduğunu da” duasıyla mukabelede bulunur. Münafıklar ise hem Abdurrahman b. Avf, hem de Asım b. Adiy’in fedakârlıkları için “Sadakalarını başka değil sırf gösteriş ve isim yapmak için getirdiler. Ebu Ukayl’in getirdiği bir sa’ hurmaya da Allah ve Resulü muhtaç değildi, lakin o da kendisine sırf sadaka veriyor desinler diye getirdi” şeklinde değerlendirip dedikodu yapmışlardı.18 Bunun üzerine “Sadakalar hususunda, mü’minlerden gönüllü verenleri ve güçlen yettiğinden başkasını bulamayanları çekiştirip, onlarla alay edenler var ya, Allah işte onları maskaraya çevirmiştir. Ve onlar İçin elem verici azap vardır,” (Tevbe, 9/79) âyeti nazil olur.
Görüldüğü gibi zengini ile fakiri ile aynı duygu, aynı düşünce ve aynı inancın temsilcileri olan mü’minler, bunları davranışlarına da hep aynı çizgide yansıtıyorlardı. İşte böylesi bir ortamda Hz. Osman’ın Allah Resûlü’nün çağrısına icâbet etmemesi kat’iyen düşünülemez. O, bu sırada Şam’a göndermek için hazırlattığı 300 deveyi üzerlerindeki mallarla beraber Allah Resûlüne teslim etmenin yanı sıra, bunlara elli at ve bin altın nakit daha ilâve eder. Aradan 14 asır geçmiş olmasına rağmen halen daha çoklarımızın gözlerini yaşartan bu fedakârlık tablosu karşısında, Nebiler Serveri, bir rivâyette “Allahım, ben Osman’dan razıyım, sen de ondan razı ol” 19, bir diğer rivayette ise ”bu amelinden sonra Osman’a hiçbir şey zarar veremez”20 buyururlar.
Ayrıca Hz. Osman’ın belki de İslâm tarihi içinde ilk olma şerefini kazandığı ayrı bir cömertliği vardır ki, o da Medine’ye hicretten sonra Rume kuyusunu satın alıp, Müslümanların istifadesine sunmasıdır.21 Böylece ilk “sebil” anlayışı ve uygulamasının öncüsüdür. Şarihlerin ifade buyurduğuna göre bir Yahudiye ait olan bu kuyunun ağzına, Yahudi kilit vurmuş, susuzluk içinde kıvranan mü’minlere su vermemiştir. Bunun üzerine Allah Resûlü (sav) de: “Rume kuyusunu kim satın alır da Müslümanlara karşılıksız hediye ederse, onun için cennet va’dedilmiştir” buyurur.22 Ve yukarıda kaydettiğimiz gibi Hz, Osman, bu kuyuyu satın alarak, Müslümanlara hibe eder.
Tabiî ki Hz. Osman’ın şehid edilinceye kadar süren upuzun hayatında, cömertliği bu iki misal ile sınırlı değildir. Fakat bir makale çerçevesi içinde bu misallerle iktifa edeceğiz. Yalnız belki bugün bile çoklarımızın güç yetiremeyeceği bir fedakârlık anlayışının temsilcisi olan Hz. Osman’ın, bütün bu yaptıklarını bir hiç görmesi, başkasının cüz’î cömertliğini, kendinin küllî cömertliğine tercih etmesi, herhalde hepsinden daha önemlidir. Zira riya, şöhret vs. düşüncelerle yapılan fedakârlıkların ne dünyada, ne de ukbâda insana birşey kazandırmayacağı ortadadır. İşte dış fethinin yanı sıra, iç fethini tam yapmış, yapabilmiş ve bu özelliği ile rehber olan Hz. Osman’ın başından geçen şu olayı dikkatle okumak yeter zannediyorum. Hasan Basrî anlatıyor: “Bir adam Hz. Osman’a gelerek “Bütün hayrı siz mal sahipleri yapıyorsunuz. Sadaka veriyor, esirleri hürriyetlerine kavuşturuyor, hacca gidiyor ve infak ediyorsunuz.” Bunun üzerine Hz. Osman “Siz de gıpta ediyorsunuz değil mi?” diye sordu. O şahsın “evet” cevabı karşısında Hz. Osman: “Allah’a yemin olsun ki, hiçbir şeyi olmayıp, çalışarak infâk edenin bir dirhemi, zengin olup da infâk edenin onbin dirheminden daha hayırlıdır. Çünkü o zengin, çoğun içinden azını infak ediyor demiştir.”23
İşte yaptıkları karşısında gurura düşmeyen, nefsini mağlup etmiş bir ruh insan portresi..
c) Hayası
Efendimiz (sav)’in “Ashabım arasında bana en çok benzeyendir”24 dediği Hz. Osman, zaman zaman kabrin başına gelip “eğer bu çukurdan kurtulursan, onun ardındaki felaketlerden de kurtulursun, aksi takdirde kurtulacağını hiç zannetmem” 25 deyip muhasebe ve murakabeye dalar ve “her gün gece ve gündüz en sevdiğim şey Kur’ân okumaktır. Eğer kalpleriniz temiz olsaydı, Allah’ın kelâmını okumaya doymazdınız”26 diyerek mahiyetini idrâk edemediğimiz bir eksikliğe dikkat çekerdi. Evet Ahmed b. Hanbel’in Hasan-ı Basri’den rivayet ettiğine göre, kapalı kapılar ardında bile elbiselerini çıkarmaktan çekinen ve belini doğrultmasına mani olan hayası27 gerçekten dillere destan idi. İşte delili.. Hz. Aişe (r.anha) validemiz anlatıyor:
“Resulullah (sav) dizi açık bir şekilde oturuyordu. Ebu Bekir (ra) (içeri girmek için) izin istedi. (Resûlullah) ona izin verdi. Yine halini değiştirmedi. Sonra Ömer (ra) izin istedi. (Resûlullah) ona da izin verdi. Yine halini değiştirmedi. Sonra Osman (ra) izin istedi. Resûlullah dizinin üzerine elbisesini sarkıttı. Onlar kalktıklarında ben dedim ki: “Ya Resûlallah! Ebu Bekir ve Ömer senden izin istedi, sen aynı haldeyken o ikisine izin verdin. Osman izin istediğinde ise, elbiseni üzerine sarkıttın (dizini gizledin, örttün).”
Efendimiz (sav) şöyle buyurdu: “Ya Aişe, vallahi meleklerin kendisinden utandığı bir adamdan utanmayayım mı?” 28
M. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yorumları içinde haya: ”Çekingenlik ve utanmanın yanı sıra, Allah korkusu, Allah mehafeti ve Allah mehabetiyle O’nun istemediği şeylerden çekinmek mânâsına gelir. Böyle bir hissin, insan tabiatında bulunan haya duygusuna dayanması, şahsî edep ve saygı mevzuunda insanı daha temkinli, daha tutarlı kılar. Temelde böyle bir hissi bulunmayan veya yetiştiği çevre itibariyle onu yitiren şahıslarda haya duygusunu geliştirmek çok zor olsa gerek” denilerek tanımlamasının yapıldığı hayayı, ikiye ayırmak mümkündür.
1) Fıtrî haya ki, buna haya-i nefsî de diyebiliriz; insanı pek çok ar ve ayıp sayılan şeyleri işlemekten alıkor.
2) “Îmândan gelen hayadır ve İslâm dininin Önemli bir derinliğini teşkil eder” buyurularak taksiminin yapıldığı, “îmân yetmiş şu kadar şubeden ibarettir, haya da îmândan bir şubedir”, “hayasız olduktan sonra istediğini yap”, “Ya İsa! Evvela nefsine nasihatta bulun, o bu nasihati kabul ederse halka va’z et; yoksa Benden utan!”, “Allah’a karşı olabildiğince hayalı davranın! Allah’a karşı gerektiği ölçüde hayalı olan, kafasını ve kafasının içindekilerini, midesini ve midesindekilerini kontrol altına alsın! Ölüm ve çürümeyi de hatırından dür etmesin! Ahireti dileyen dünyanın sûrî güzelliklerini bırakır.. İşte kim böyle davranırsa, o Allah’tan hakkıyla haya etmiş sayılır”29 hadis ve kudsî hadîsleri ile fikrî temelleri, ahirette ve dünyada kazandırdıkları belirtilen haya, Hz. Osman tarafından zirve noktalarda temsil ediliyordu. İşte melekler Hz. Osman’ın bu anlamdaki hayasına meftun oluyor ve -onlara göre haya ne mânâ ifade ediyorsa ondan haya ediyorlardı.

06/07/2012 İçinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam, sen de anlamazsın. Ben bile anlamıyorum ki başkasına nasıl anlatırım!



Franz Kafka


Bunu ilk beğenen sen ol.
LoadinG....*
RE: Hayâ Âbidesi Hz. Osman (ra)
d) Tevazuu ve Zühdü

Hz. Osman’ın en belirgin özelliklerinden bir diğeri tevazuu ve zühdü idi. O hayatının başlangıcında ne ise, sonunda da odur. İslâm’a önce girmenin, peygamber kızlarıyla evlenmenin, mal varlığını bu uğurda feda etmenin, ailesiyle ilk hicret eden insan olmanın ve daha sonraları koskoca bir İslâm devletinde yegane söz sahibi bulunmanın uyarabileceği yakışıksız düşünceler ve ameller içine hiç ama hiç girmemiştir Hz. Osman. Kim bilir, belki de Hz. Osman’a daha dünyada iken cennetle müjdelenmesine vesile olan, onun bu özelliğidir.
Evet, o tam anlamıyla bir tevazu ve zühd insanıydı. Efendimiz’in, “herkesin (cennette) bir dostu vardır. Benim cennetteki dostum da Osman’dır..” dediği ve Sahâbe-i Kiram’ın Ebu Bekir ve Ömer (ra)’dan sonra hürmet, ihtiram ve saygıda önde tuttukları Hz. Osman, hem şahsî, hem de devlete ait onca imkânlar içinde bulunmasına rağmen bazen mescitte uyur ve taşlar mübarek vücudunda izler bırakırdı. Bunu gören insanlar ise, onun bu engin tevazuu karşısında sadece “işte müminlerin emiri” demekle iktifa ederlerdi. Yine, evinde başkalarına ziyafet verir fakat kendisi sirke ve zeytinyağı ile geçiştirirdi. Geceleri abdest alırken, abdest suyunu kendisi hazırlayan, “hizmetçilerinden birine emretsen de o getirse” diyenlere, hayır, gece onların istirahat vaktidir..” mukabelesinde bulunan Hz. Osman, genellikle gündüzlerini oruçla, gecelerini de ibadetle geçirirdi. Hatta bazı rivayetlerde onun bir rekatta Kur’an-ı Kerim’i hatmettiği veya gecenin hepsini Kur’an okuyarak ihya ettiği ifade edilir.
Hz. Peygamber (asm)’in, ahirette cennete gireceği müjdesini verdiği bir şahsın,kendisini bu denli ibadet ü taata vermesini herhalde kalbî ve fikrî dinamikleriyle kendisini bütünüyle dünyaya salan günümüz insanına anlatmak ve izah etmek çok zor olsa gerek. Halbuki o insan ve onun emsali nice şahıslar, dünyada ukba yörüngeli bir hayat yaşayan ve Efendimiz’in gelmiş, geçmiş günahlarının bağışlanmasına rağmen ibadete kendini salıp, bunu “Allah’a çok şükreden bir kul olmayayım mı” ifadesinde yerini bulan felsefesine göre hayatlarını dizayn eden insanlardı. Bu açıdan değil aşere-i mübeşşere içinde yer alan Hz. Osman’ın böylesi ibadet etmesi, belki de etmemesinin izahı çok zor yapılabilir.
Ayrıca onun ibadetlerdeki derinliği, huşu ve huduu hesaba katılacak olursa, kısa kesitleriyle tanıtmaya çalıştığımız Hz. Osman karşısında büyülenmemek elden gelmez zannediyorum.
Evet, içinde yaşadığımız herşeyin maddeye endeksli olduğu şu asırda Hz. Osman gibi insanlara ve onun taşımış olduğu ruha, fikre, zihne ne kadar muhtacız!
Çeşitli yönleriyle Hz. Osman üst başlığı açtığımız bu fasılda, onun hicreti, cömertliği, hayası ve tevazuuna kısaca temas ettik. Tabiî bütün bunlar onu tanıma adına deryadan birer damla. Makale çerçevesi içinde ancak ele alabildiğimiz ve değerlendirdiğimiz hususlar. Okuyucularımızdan daha teferruatlı malumat edinmek isteyenleri, Hz. Osman hakkında yazılmış müstakil kitaplara havale edip, şu özet bilgilerle bu faslı kapatıyoruz:
Allah Rasulü’nün vefatı esnasında hepimizin bildiği veya tahmin edebileceği gibi Sahâbe büyük bir şaşkınlık içinde bulunuyordu. Herkes üzüntüsünden neredeyse akl-ı selimini kaybetmiş ve ne yapacaklarını bilmez halde, oradan oraya koşturup duruyordu. İşte bu esnada Hz. Osman da yüksekçe bir duvarın üstüne oturmuş, Hz. Ömer bir ara oradan geçerken, selam vermiş, Hz. Osman ise kendinde olmadığı için bu selamı duymamış. Hz. Ömer’in daha sonraları bu ânı Hz. Ebu Bekir’e hikaye ettiğini ve bunu “şaşılacak bir vak’a” olarak anlattığını biliyoruz.
Aslında bu vak’a, bize onun Hz. Peygamber (asm) ile olan kalbî bağlılığını anlama ve idrak etme adına çok önemli bir vesika teşkil etmektedir. O, devrindeki hemen herkes gibi bir peygamber aşığıdır. -O Peygamber’e de, o Peygamber’e aşık olana da canlar kurban!-
Ve şu vak’a da ona ait; bir gün Hz. Osman kölesine “Vaktiyle ben senin kulağını çekmiştim. Haydi, benden öcünü al.” Israrlar karşısında köle, efendisinin kulağını parmakları arasına alır. Hz. Osman “Sıkı çek yavrum. Kısas dünyadadır. Ahirette kısas yoktur” der. Sosyal adalet deyip, yıllardan beri arkalarına taktıkları yığınları aldatan sistemlerin, sistem kurucularının ve onların temsilcilerinin kulakları çınlasın!
Hz. Osman’ın hayatında mutlaka bilinmesi gerekli olan iki hususa da işaret edip, hilafeti dönemine geçelim: Daha sonraları, hassaten şehid edilmeden önceki muhasara esnasında çok konuşulan ve maalesef günümüze kadar gelen ona ait meselelerden biri Bedir savaşında Hz. Osman’ın bulunmayışıdır. Halbuki sahih bütün kaynaklarda belirtildiği üzere hanımı Hz. Rukiyye’nin hastalığı sebebiyle, bizatihi Efendimiz (asm) tarafından onun Medine’de kalması emredilmiştir. Hatta Allah Rasulü Hz. Osman’ı, Medine’de yerine halef bırakmıştır. Kaldı ki Bedir ganimetleri dağıtılırken, ona da hisse ayırması bunun en büyük göstergesidir. Yoksa bazı şom ağızlıların iddia ettiği gibi Hz. Osman, Bedir’den kaçmış değildir. İslâm adına yurdunu yuvasını hiç bilmediği memleketlere (Habeşistan) giderek fedakârlık yapan, maddî-manevî tüm varlığını din uğrunda feda eden bir insan hakkında bunları düşünmek bile insanın günahkâr olması için yeter.
İkinci bir husus; onun Hudeybiye sulhü öncesinde “Bey’atü’r-Rıdvan”da bulunmayışı, daha doğrusu bulunamayışıdır. Onun da sebebi müslümanların temsilcisi olarak Mekke’ye gönderilmiş olmasıdır. Hatta Rıdvan Bey’atı’nın esas sebebi, Hz. Osman’ın Mekke’de müşrikler tarafından öldürüldüğü şayiasıdır. Nitekim Nebiler Serveri herkesten biat aldığı sırada, elini elinin üzerine koymuş ve “Allahım bu benim elim, bu da Osman’ın eli. Benimle biat ediyor” demiştir. Aslında sadece bu olay bile Hz. Osman’ın şerefini, Allah Rasulü yanındaki yerini göstermesi adına yeterli bir delildir.
7) HALİFELİĞİ
a) Halife Seçilmesi

Bir ülke hangi sistem ile yönetilirse yönetilsin, iktidar değişiklikleri o ülke için beraberinde mutlak problemler meydana getirmiştir. Geçiş dönemi diye nitelendirebileceğimiz bu durum, halkın duyarlılığı, idarecilerine olan inancı, itminanı ve idarecilerin de basiret ve firasetlerini kullanarak problemlere acil çözümler bulması ile bazen çabuk aşılmış ve neticede ülke istikrara kavuşmuştur. Bazen de tam tersi bir durumla karşılaşılmış, geçiş dönemleri ülkeyi sistem bunalımlarına kadar sürüklemiştir. İnsanlık tarihi bu çizgi üzerinde incelendiğinde, mutlak mânâda söylediğimiz bu hususlara nice misaller vermek mümkündür.
İslâm tarihinde Hz. Muhammed (asm)’in irtihal-i dâr-ı beka buyurmasından sonra girilen geçiş dönemleri hassaten ilk dört halife döneminde çok kısa sürmüştür. Zira halk duyarlı, inançlı, imanlı ve idareciler de aynı ölçüde basiret ve firasetlidir. İslâm toplumunu oluşturan hemen her ferd, devlet çıkarlarını şahsî çıkarlarının önünde tutan bir anlayış ve inancın temsilcileridir. Devlet kademelerinde görev alarak sorumluluk üstlenmek, boğaza takılan bir kement gibi görülmektedir. Böyle olunca, bugün bizim içinde bulunduğumuz problemlerle onların karşılaşmaması kadar da herhalde doğal birşey yoktur ve olamaz.
Mesela; Hz. Osman (ra), hayatının hiçbir döneminde halife olmayı düşünmemiştir. O Hz. Ebu Bekir’e de, Hz. Ömer’e de hemen biat edenler arasında yerini almış bir şahsiyettir. Hatta Hz. Ebu Bekir’in son anlarında, halifenin kendinden sonra yerine bırakacağı adayı tesbit eden belgeyi kaleme alan Hz. Osman, isme sıra geldiği an, Hz. Ebu Bekir’in bayılması karşısında belki bir daha ayılamaz da bir fitne ve kargaşaya sebebiyet verir endişesi ile kendiliğinden Hz. Ömer’i oraya yazmıştır. Bu konuda bırakın başka delilleri, sadece bu olay bile Hz. Osman’ın hilafet makamına karşı bakış açısını göstermeye yeter.
Daha önce Hz. Ömer’in halife seçilmesi ve vefatında da kısaca temas ettiğimiz gibi, Efendimiz’den sonra devlet reisliğine getirilecek olan şahısların seçim işleri, hepsi de ayrı usul ve metodlarla olmuştur. Kur’an ve sünnet yörüngeli bu uygulamalar, aslında bir noktada İslâm’ın evrenselliğinin bir delili olsa gerek. Efendimiz’in iş’ar ve işaretleriyle Hz. Ebu Bekir’i halife bırakması, Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer’i açıktan istihlaf etmesi ve Hz. Ömer’in bu meseleyi şûrâya havale etmesi gösteriyor ki, bu metodların her biri İslâmî nasslarla te’vil edilebilir. Aksi halde Hulefa-i Raşidîn’in İslâm dışı uygulamalar içine girdiği, o anda hayatta olan Ashâb-ı Kiram’ın bu uygulamalara ses çıkarmayıp, göz yumduğu düşünceleri içine girmek gerekir ki, bu hem bizim İslâmî terbiye ve edeb anlayışımıza aykırı, yani Hulefa-i Raşidîn ve Ashâba su-i zan hatta iftira anlamını taşıyan bir düşünce, hem de fikrî temellerden uzak bir varsayımdan ibarettir. Böylesi bir günahı irtikap etmekten ise Allah’a sığınırız.
Evet, Hz. Ömer vefatına yakın Hz. Ali, Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvam ve Talha b. Ubeydullah’ın isimlerini sayarak “Bunlar kendi aralarında birini seçsinler. Kime vazife verilirse, başarılı olduğu takdirde ona yardımcı olup, destek olun. Kendisine vazife verilen kimse de vazifesini hakkı ile yapsın” dedi. Sonra da bunları çağırarak “Düşündüm ve sizi ümmetin ileri gelenleri, yetkili kişileri olarak buldum. Bu iş sizinle tamamlanacaktır. Rasulullah, sizlerden razı olarak ruhunu teslim etmiştir. Siz doğru oldukça bu ümmetin durumundan endişe etmem. Fakat aranızda bir fikir ayrılığı çıkıp da bunun ümmete sıçramasından endişe ediyorum” der. Nihayet Hz Ömer’in şehadetini müteakip, uzun müzakereler, istişareler sonucu Hz. Osman hilafet makamına getirilir. Ve bir sabah namazından sonra Allah’ın kitabına, Rasûlü’nün sünnetine ve O’ndan sonraki iki halifenin davranışlarına göre amel edeceğine söz vererek, Hz. Osman halkın biatlarını kabul etti. Hicri 24. yılın başlarında başlayan bu vazife, şehid edilinceye kadar tam 12 yıl devam etti.
Hz. Osman’ın ilk hutbesini kaydederek bu fasla son verelim:
“Ey Müslümanlar! Sizler İslâmiyetle gerçekleşen huzur ve güven nimeti içinde yaşıyorsunuz. Bu nimette ömrünüzün sonuna yaklaştınız. Eceliniz hayırla sonuçlansın. Elinizden geldiği kadar, gece gündüz çalışıp çabaladınız. Fakat şunu iyi bilin ki, dünyanın mayası aldatıcılıktır. Dünya hayatı sizi aldatmasın, Allah’a karşı mağrur olmayın, gelip geçenlerden ibret alın. Başıboş, vurdumduymaz olmayın, uyanık olun. Allah gafil değildir. O, dünyayı seven, ona bağlanıp da, her yerde hanlar, saraylar yaptıran bizden önceki insanlar şimdi nerede? Uzun süre saltanat süren, dünya hanedanları neredeler şimdi? Dünya onlara vefasızlık etmedi mi? Bari bunlardan ders alın da Allah’ın hakir gördüğü dünyayı, siz de olduğundan çok büyütmeyin. Ahirete, ezeli yurdunuz olan ahirete hazırlık yapın.”
Hz. Osman, “Şu ayet-i kerimede buna güzel bir örnek var” dedi ve ayeti okuyarak hutbesini bitirdi:
“Sen, onlara dünya hayatının misalini ver. Geçici dünya hayatı, tıpkı şuna benzer: Biz, gökten yağmur indiririz. Yeryüzündeki bitkiler onunla karışıp yemyeşil kesilir. En sonunda da kuruyup rüzgarın savurduğu çer-çöp haline gelir. Allah herşeye muktedirdir.” (Kehf, 45)
b) Devrindeki askerî olaylar ve fetihler

Hz. Osman dönemine gelinceye kadar devam edegelen İslâm fütuhatı, onun- devrinde de bütün hızıyla devam etmiştir. Ermeniyye, Ifnkiyye bölgeleri ile Kıbrıs adasının fethi o döneme rastlar. Ayrıca İran bölgesinde anlaşmaları ihlal eden yerlerin tekrar kontrol altına alınması da bu devrede olmuştur. Bunları bir bütün halinde sıralayacak olursak;
1) Taberistan ve civarı, Said b. As tarafından fethedilmiştir. Bu fetihler esnasında Hz. Ali’nin iki oğlu Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, Abdullah b. Abbas, Amr b. As, Zübeyr b. Avvam da orduda yerlerini almışlardır.
2) Horasanlıların Halife’ye karşı olan isyanları Basra valisi Abdullah b. Amir tarafından bastırılmıştır.
3) Ahnef b. Kays komutasındaki ordu Cûzecân, Talikan, Faryab ve Belh’i fethetti.

4) Kays b. Heysem’in komutanlığını yaptığı İslâm ordusu Toharistan bölgesindeki şehirlerin hemen hemen bütününü fethetti.
5) Azerbaycan ve Ermenistan halkının vergi vermemek üzere çıkartmış oldukları isyan Velid b. Ukbe komutasındaki ordu tarafından bastırıldı.
6) Hz. Muaviye tarafından teşkil edilen donanma yine onun komutasında Bizanslılarla savaştı. Kıbns ve Rodos adaları fethedildi. Ardından Anadolu içlerinden Tiflis’e kadar olan bölge yine bu ordu tarafından fethedildi.
7) Mısır’da 4 yıldan bu yana valilik yapan Amr b. As’ı Hz. Osman görevden almış ve yerine Abdullah b. Ebi Serh’i atamıştı. Fakat yeni vali bölgesindeki otoriteyi daha tam sağlayamadan Rumlar isyan ederek, Bizans İmparatoru Konstantin’den yardım istediler. O da, Ermeni asıllı olan Manvel komutasında büyük bir ordu teşkil ederek İskenderiye’ye gönderdi. Mısır’ın yerli halkı Kiptiler, idarenin Rumlar eline geçmesini istemiyorlardı. Bu sebeple onlar da Hz. Osman’dan yardım talebinde bulundular. Hatta bölgeyi çok iyi bilen Amr b. As’ın gönderilmesini istediler. Hz. Osman da bu isteğe uygun olarak Hz. Amr’ı büyük bir ordu ile İskenderiye’ye gönderdi. İki ordunun kıyasıya vuruşmasından sonra Allah’ın izniyle müslümanlar galip geldi. Manvel çarpışmalar sırasında öldürüldü. Daha sonraları savaşın yapıldığı alanda “Mescidü’r-Rahmet” adında bir cami yapıldı. İskenderiye çevresindeki surlar yıkıldı. Ve Mısır’da hakimiyet yeniden müslümanların eline geçti.
Amr b. As Mısır’ın batı sınırlarında yer alan Berka’yı sulh, Trablus’u da savaş yoluyla fethetti.
9) İfrıkiyye bölgesi önce Abdullah b. Ebi Şerh, ardından da yardımcı kuvvet olarak gönderilen Abdullah b. Zübeyr komutalarındaki ordu tarafından uzun süren savaş sonucu fethedildi. Bu savaş, müslümanların en çok ganimet elde ettiği savaştı. Öyle ki, bir süvarinin hissesi 3 bin, bir piyadenin ise bin dinara kadar yükselmişti.
10) Kıbrıs’ın fethinden iki yıl sonra Bizans ile müslümanlar arasında ilk deniz savaşı cereyan etti. Finike açıklarında Zâtü’s-Savâri denilen bu savaşta müslümanlar kendilerinden çok fazla olan Bizans donanmasına karşı farklı bir taktik uyguladı. Gemileri birbirine bağlayarak denizin ortasını âdeta bir kara haline getirdiler. Bu savaştan Bizans İmparatoru Konstantin yaralı olarak kurtulmuş ve Bizans gemilerinin bir çoğu İslâm ordularının eline geçmişti. Böylece sınırları gün geçtikçe gelişen ve büyüyen İslâm devleti, denizlerde de varlığını isbat etmeye başlamış oldu. Kaldı ki bu sınırların korunması için böyle bir deniz gücüne ciddi olarak ihtiyaç vardı.
c) İsyanlar üzerine…

Hz. Osman döneminin askerî olaylarına baktığımızda, gözümüze ister istemez çarpan ilk husus, isyanların olmasıdır. Efendimiz ya da Ebu Bekir ve Ömer (ra) dönemlerinde savaş veya sulh yoluyla fethedilmiş olan bazı bölgelerde isyanların çıkması, elbette İslâm birliğini zedeleyen hususlardandır. Burada her ne kadar dışa yönelik fetihler bütün hızıyla devam etse de, isyanlar, Müslümanlığı fıtratlarına mal etmiş kişilerde olmasa da, bu durum başta Hz. Osman olmak üzere, İslâm’ın kaderini kendi kaderi gören insanları çok üzmüştü. Onlar bu olaylar karşısında askerî, siyasî ve idarî alanda tedbirler alıp, bunların üstesinden gelme çabası içine girdiler.
Biz burada tarihî olayların misliyet çizgisinde cereyan etmesi ve ibret alınması gerektiği noktasından hareketle, bu isyanların birden bire zuhur etmesinin sebepleri üzerinde duralım istiyoruz. Böylece bir taraftan tabiî seyri içinde gelişen bu hadiselerde Hz. Osman’ın rolünü görmüş olur, diğer taraftan da yukarıda bahsettiğimiz gibi gerekli ibreti almış oluruz. Zira bilindiği gibi, bazı İslâm tarihi yazarları bu olayların müsebbibi olarak, -hâşâ- o pak dâmen Hz. Osman’ı gösteriyorlar. Halbuki Ahmed Nedvî”den yapacağımız iktibaslarda da görüleceği üzere Hz. Osman’ın belki fıtratından gelen fazla şefkat, -ki kafiyen zaaf olarak gösterilemez- bu kargaşalarda her ne kadar rol oynamış olsa da, bunu yegane sebep olarak göstermek mümkün değildir. Böyle bir değerlendirme ancak Hz. Osman’a karşı duyulan bir antipatinin ürünü olabilir.
Ahmet Nedvî, isyanların sebepleri adına maddeler halinde şunları söylüyor:
“Hz. Osman’ın 12 sene devam eden devr-i hükümetinin 6 senesi emniyet içinde geçmişti. Memlekette umumî bir refah vardı. İdare muhkem esaslar üzerine kurulduğundan her yerde intizam ve asayiş hakimdi. Ziraat ve ticaret ilerliyordu. Fütuhat dairesi gün geçtikçe genişlemekte idi. Servet ve refah itibariyle Hz. Osman’ın devri, daha evvelki devirlere üstün sayılıyordu. Servet ve refahın umumileşmesi karşısında Asr-ı Saadet’te hakim olan sadelik ve kanaatkârlığı hatırlayan Ashâb, derin teessüfler duyuyorlardı. Rasûlü Ekrem onlara servet ve refahın bir gün taammüm edeceğini, fakat o zaman rekabetlerin ve münaferetlerin de başlayacağını söylemişti.
Resül-ü Ekrem’in “Mesihü’l-İslâm” ünvanını verdiği Hz. Ebu Zerr, bu halin tamamıyla aleyhinde idi. Herkesin ihtiyacından fazla servet sahibi olmasına muhalefet ediyor, ihtiyaçtan fazla olan serveti biriktirmenin bir ma’siyet teşkil edeceğini söylüyor ve bu davayı bütün kuvvetiyle müdafaa ediyordu.

06/07/2012 İçinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam, sen de anlamazsın. Ben bile anlamıyorum ki başkasına nasıl anlatırım!



Franz Kafka


Bunu ilk beğenen sen ol.
LoadinG....*
RE: Hayâ Âbidesi Hz. Osman (ra)
Hz. Osman devrini konu edinen kaynak kitaplarımız fitneleri mevzuu bahsederken birkaç husus üzerinde duruyorlar.
1) Merkezden uzak bulunan Arap kabilelerinin Müslümanlığa ait esasları tam anlamıyla bilememesi. Bu sebeble telkinlere, yabancı tesirlere açık bulunması. Nitekim “Bedeviler, küfür ve nifak bakımından, şehirlilerden daha beterdir. Allah’ın Rasulu üzerine indirdiği hükümlerin sınırlarını bilmemeleri de daha çok onlara layıktır. Allah, kemaliyle bilendir. Tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe, 9/97) Veya “Bedeviler “iman ettik” dediler. De ki “siz iman etmediniz ama bari ‘Müslüman olduk’ (teslim olduk) deyin. İman henüz sizin kalblerinize girip yerleşmemiştir. ” (Hucurat, 49/14) ayetleri bunun bir göstergesidir. Yani Kur’an’ın tasvir ettiği bu hale sahip bulunan çevre Arap kabileleri içinde ortaya çıkartılan fitne, çok kolay yer-leşmişti.
2) İslâm fetihleri Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer döneminde Hz. Peygamber (sav) zamanında kurulan altyapı üzerinde başdöndürücü bir hızla ilerlemişti. Fethedilerek, İslâm sınırları arasına katılan şehirler, ülkeler arasında dünün yegane güç sahibi bulunan devletler de vardı. Mesela, Roma İmparatorluğu’nun başlıca eyaletleri Müslüman sınırları içine girmiş. Hıristiyan teb’a zimmî statüsünde İslâm devletine vergi öder hale gelmişti. Bunların İslâm devletine karşı olan kin ve husumetleri de olanca gücüyle devam ediyordu.
Öte yandan onların kendi bozuk akide ve inançlarının devam etmesi, kültürlerinden vazgeçme-meleri de hesaba katılması gereken ayrı bir faktördür. İşte İslâm devleti içinde meydana getirilen bu yeni ortamda bu gayr-i memnun kitlenin de rolü vardı.
3) İran; Hz. Ömer zamanında fethedilen bu ülke, Roma İmparatorluğu ile birlikte dünyanın süper iki gücünden biriydi. Fakat onların Romalılardan farklı yanları, çoğunluğunun Müslüman olmasıdır. Buna rağmen onlar eski ateşperestlik dönemi inançlarını kolay kolay terk edememişler ve bunları saf İslâm akidesi ile karıştırmışlardı. Zerdüşt dînine ait esasların çoğu zaman ağır bastığı İranlılar, sadece o dönemde değil, tarih boyunca Sünnî İslâm akidesine ve onun temsilcilerine su-i niyet beslemişler ve kargaşaların odak noktasında bulunmuşlardır. Daha sonraları Şiîlik düşüncesinin bunlar arasında taraftar bulması da kat’iyen tesadüfi bir olay değildir.
4) Yahudiler, İslâm’ın zuhurundan sonra, Arap toplumu üzerinde etkinliklerini kaybetmiş, iktisadî ve içtimaî kurumlarında birçok değişiklikler olmuştu. İslâm öncesi iktisadî açıdan Arap toplumunun en üst seviyesine oturan, ticarî zihniyetleriyle onların üzerinde bir yere sahip olan Yahudiler, İslâm’dan sonra hassaten Medine döneminde ellerinde bulundurdukları imtiyazlarını teker teker kaybettiler. Cizye ve haraç ödemeye mecbur olmaktan tutun, anlaşmalara sadık kalmamaları, Hz. Peygamberi öldürmeye teşebbüs etmeleri, Mekkeli müşriklerle birleşip Müslümanlara savaş açmaları gibi sebeplerle önce Medine’den sonra da Hayber’den sürgün edilmeleri Yahudilerin, İslâm’a karşı olan kin ve nefretlerini artırmıştı.
Temelinde zaten bir Yahudinin bulunduğu böylesine bir fitne ortamına, intikam duyguları ile dopdolu olan sair Yahudilerin destek vermemesi düşünülemez.
5) Cahiliye dönemindeki “asabiye” anlayışının bu fitne zamanında tekrar ortaya çıkması da olayların çerçevesini genişletmiştir. Aslında İslâm, “bütün mü’minler kardeştir” anlayışını getirip, onu topluma hakim kılarak, böylesi bir problemi ortadan kaldırmıştı. Hz. Osman dönemine kadar birkaç küçük hadise hariç, tam anlamıyla bir kardeşlik havası yaşanmıştı. Asabiye anlayışının doğurduğu kan kavgaları, kabile-aşiret savaşları tarihe karışmıştı. Zenginlik, kuvvet, saygı çokluğu ya da mensubiyette aranmıyordu artık. Takva, yegâne ölçü kabul edilmişti. Haklı olan güçsüz de olsa, rahatlıkla hakkını arayabiliyor ve alıyordu.
Fakat belli bir dönemden sonra bu cahiliye anlayışı topluma yeniden mal olmaya başladı. Kureyşlilerle, Kureyşli olmayanların; Haşimiler’le Emevilerin mücadeleleri devreye girdi. Ve bu, sair unsurlarla birleşince, Hz. Osman dönemindeki fitne ve fesadın faktörleri arasında yerini aldı.
6) İslâm devletinin gün geçtikçe artan coğrafî alanı ve buna parelel olarak yükselen bir grafik çizen maddî potansiyeli, sistemin gereği olarak çeşitli vesilelerle halka yansıyordu. Bu ise refahın artması, eski dönemlerdeki çile ve ızdırabın bitmesi anlamını taşıyordu. Tabiatıyla bu yeni durum, İslâm coğrafyasında yaşayan mü’minlerin dünyaya bakış açısına tesir etti. Gerilim gevşemeye, dava düşüncesi zayıflamaya başladı. Atalet hayatın bütün ünitelerini neredeyse teslim aldı. Bunun yanı sıra toplumun manevî dinamikleri olan rehber, mukteda bih şahısların -ki çoğunluğunu sahabe-i kiram oluşturuyordu- teker teker ahirete irtihal etmeleri, ka-panmaz boşlukların meydana gelmesine vesile oldu.
7) Hz. Osman’ın fıtratı da bir diğer faktördür. Hz. Osman yumuşak huylu, selim tabiatlı, kimseyi kırmak, darıltmak, incitmek istemeyen bir tipti. Onun bu tabiatı ister istemez idari sisteme de yansıdı. Bu arada onun bu fıtratını su-i istimal edenler, onu maddî çıkarları uğrunda kullanmak isteyenler de çıktı. Hassaten Hz. Osman’ın da mensub olduğu Emevilere mensub olan devlet kademelerindeki memurlar, gevşeyen gerilimle birlikte bu durumu su-i istimal etmede zirvelere çıktılar. Hz. Osman’ın uyarıları ise onlarda bir değişiklik meydana getirmedi.
Buraya kadar sıralamaya çalıştığımız hususlarda da görüleceği üzere, Hz. Osman dönemindeki fitne ve fesad sebeblerini bir bütün halinde ele almak lazım. Yoksa bazılarının yaptığı gibi bu olayları sadece Hz. Osman’ın idari zaafiyetine bağlamak -tabir doğruysa- ona karşı yapılan en büyük haksızlıktır. Burada Hz. Osman’ın tabiatı rol oynayacağı gibi, Yahudi ve Hıristiyanların intikam almak için fırsat kollamaları, Müslümanların refah ve saadet içine girip, dava düşüncelerinin gevşemesi de rol oynamıştır. Hatta bu sebebler ehemmiyet sırasına göre tasnif ve tertibe tâbi tutulacak olsa, belki de Hz. Osman’ın fıtratı en son sırada yer alacaktır. Dolayısıyla hür düşünce, tarafsız yorum vs. deyip olayları bütünüyle Hz. Osman gibi birisine yüklemenin, hiçbir mânâsı yoktur. Kaldı ki bunun bize kazandıracağı bir şey de olamaz. İnsan, İslâm’ın bidayetinde herşeye rağmen deyip Müslüman olan, Hz. Peygamber’in iki kızıyla evlenme şerefi ile serfîraz bulunan, ailesiyle dini uğrunda ilk hicreti gerçekleştiren, mal varlığının büyük bir kısmını dinî uğrunda sarfeden, bütün bunlar bir tarafa Allah Rasulü’nün hayatında iken cennetle müjdelediği bir şahıs hakkında konuşup, değerlendirmelerde bulunurken daha dikkatli, daha temkinli olunmalıdır diye düşünüyorum.
f) Şehadet öncesi olaylar
Hz. Osman’ın şehid edilmesine tekaddüm eden birtakım hadiseler vardır. Onları kısaca özetleyecek olursak; Küfe ihtilaf hareketlerinin odak noktasıydı. Said b. As’ın Kufe’ye vali tayin edildikten sonra bir ara “Irak arazisi, Kureyş’in çiftliğidir” sözüne, Kufe’nin ileri gelenleri itiraz etmiş ve “Allah’ın kılıçlarımızla bizlere ihsan buyurduğu yerler, neden Kureyş’in çiftliği oluyormuş.” demişlerdir. Bunun üzerine tartışma büyümüş, bütün Küfe ahalisine yayılmıştı. Neticede Halife’nin emriyle isyanın elebaşıları Şam’a sürgün edilmiştir.60 Bu olay Kufe’deki isyan hareketlerinin çıkış noktası olarak kabul edilse de, daha önce arzettiğimiz valilerin de-ğişmesi olaylarında da gördüğümüz gibi, idareden hoşnutsuzluk, isyan, ihtilal âdeta Kufelilerin fıtratı gibi gözükmektedir. Hz. Ali dönemindeki hadiselerde Kufe’nin ve Kufelilerin oynadığı rol ile Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehid edilmesindeki rolleri göz önüne getirilecek olursa, zannediyorum bu tesbite katılmayacak kişi yoktur. Hz. Osman Kufelilerin önce Şam’a, ardından Hımıs’a sürgün edilmelerine rağmen, olayların ardı arkasının kesilmemesi üzerine, Medine’de bütün valilerini istişarî bir toplantıya çağırdı. O toplantıda herkes sükûneti elde edebilmek için çare adına tekliflerde bulundu. Sonunda Abdullah b. Âmir’in halkı cihad ile meşgul etme fikri kabul edildi. Ayrıca Küfe halkının itaat etmelerini sağlamak için tahsisatının kesilmesine karar verildi. Ama bu haber Kufe’nin tekrar karışmasına ve isyanın biraz daha alevlenmesine vesile oldu.
Bu alevlenme Küfe valisi Said b. As’ın azledilmesi ve yerine Ebu Musa el-Eş’arî’nin tayini ile duruldu. İsyancıların isteği üzerine Said b. As’ın görevden alınması aslında onlara karşı verilmiş bir tavizdi. Bu durum her ne kadar idarenin zaafiyetine delil olarak gösterilmese de –çünkü şartları tam olarak bilmiyoruz- isyancıların iştahlarını kabarttığı bir gerçektir.
Kufe’deki bu olay, İslâm devletinin sair yerlerinde isyan etmek üzere hazır bekleyen kişilere güç, kuvvet ve cesaret verdi. Nitekim bu hadiselerden sonra dört bir yanda, Halife Hz. Osman’dan memnun olmayanlar düşüncelerini sesli olarak dile getirmeye ve ciddi bir teşkilat izlenimini veren organizasyonlarla müşterek hareket etmeye başladılar. Bu cümleden olarak idare aleyhindeki memurlarla bütünleştiler, idare lehinde olan memurların hatalarını abartarak yaydılar, iftiralar, isnadlar yaptılar. Hasılı, bütün İslam ülkesinde –kısmen Şam hariç- fitne kazanı kaynamaya başladı.
Bundan sonra Hz. Osman, olayları tahkik etmek üzere etrafa müfettişler gönderdi. Getirilen raporları tetkik etti. Ama Mısır hariç sair vilayetlerden gelen raporlar olumlu idi. Halkın Allah ve Rasulüne bağlılıklarından bahsediliyordu.
Bu arada hac mevsimi gelmişti. Adet olduğu üzere bütün valiler, Halife ile Mekke’de buluştu. Yapılan istişare neticesinde herkesin görüşünü alan Halife Hz. Osman, şu sözleriyle toplantıyı bitirdi: “Görüşlerinizi ortaya koydunuz. Hepsini dinledim. Her işin girilecek bir kapısı vardır. Kapalı kapı açılacak, bu ümmet hakkında korkulan şey meydana gelecek. Allah (c.c.)’ın çizmiş olduğu huduttan dışarı çıkmayalım ki, o kapı açılınca, kimsenin benim aleyhimde delil olacak bir sözü olmasın! Allah (c.c.) bilir ki, insanlara hayır ulaştırmakta pek kusur etmiş değilim. Fitne değirmeni dönüyor. Fitne kapısı açılmadan Osman ölürse ne mutlu! Müslümanları teskin etmeye ve haklarını kendilerine vermeye çalışınız.”61
Hac dönüşü Şam valisi Muaviye, Medine’ye uğramıştı. Bu arada Hz. Zübeyr b. Avvam, Hz. Talha b. Ubeydullah, Hz. Ali gibi ashabın ileri gelenleri ile istişareler yapılıyor, görüş alış-verişinde bulunulmaya devam ediyordu. Muaviye bu toplantılardan birine katıldı ve oldukça sert, ithamkâr bir konuşma yaptı. Hz. Ali ona mukabelede bulundu. Hz. Osman’ın devreye girmesi ve Hz. Ali’nin bahsettiği Emevi sülalesine mensub olan Abdullah b. Halid’e verilen elli bin ile, Mervan’a verilen on beş bin dirhemin geri alınıp hazineye iade edileceği sözünün verilmesiyle toplantı son buldu. Fakat Muaviye genel olarak Medine’deki havayı beğenmemişti. İleri görüşlü ve oldukça siyasi olan Muaviye, Hz. Osman’a iki teklif sundu. Birincisi kendisini Şam’a götürmek. Bunu kabul etmediği takdirde muhafız gücü olarak Şam’dan Medine’ye asker göndermek. Hz. Osman, birinci teklife “boynum vurulsa dahi, Peygamber memleketini hiçbir şeye tercih etmem” ikinci teklife de “Peygamber komşularını sıkıntıya sokamam” diyerek reddetti. Muaviye’nin bu cevaplar üzerine “seni öldürürler” sözüne de “Bana Allah yeter, O ne güzel vekildir” diye karşılık verdi.62
g) Şehid Edilmesi
İsyancılar kurmuş oldukları teşkilatları vasıtasıyla birbirleriyle haberleşebiliyor ve bağlantılı olarak hareket edebiliyorlardı. Tabii bu organize faaliyetler “tahrip kolaydır” fehvasınca da ses getiriyor ve ülke bütünlüğünü sarsan neticeler veriyordu. Nihayet Mısır, Basra ve Küfe vilayetlerindeki isyancılar, hac vazifesini eda etmek amacıyla beldelerinden ayrıldılar. Aslında bunların çıkış amacı, Halife’yi makamından indirmekti. Mısırlılar Hz. Ali’nin, Basralılar Hz. Talha’nın, Kufeliler de Hz. Zübeyr’İn halife olmasını istiyorlardı. Ama bunlar Hz. Osman’ı indirmede ittifak etmişlerdi. Bu insanlar Medine’ye girebilmek, ashabın ileri gelenleri İle konuşabilmek için izin istediler. İs tekleri geri çevirildi ve şehre sokulmadı. Fakat bunlar kolay vazgeçecek cinsten insanlar değildi. Çünkü kararlı olarak gelmişlerdi. Nihayet Medine’den uzaklaşıyorlarmış imajı verip, bir gece ansızın Medine’ye döndüler ve Halife’nin evînî muhasara altına aldılar. Kuşatma, günlerce sürdü. Devreye giren insanların arabulucukları bir fayda sağlamıyordu. Hatta kuşatma gün geçtikçe şiddetleniyor ve isyancılar Halife’yi namaza dahi çıkartmıyorlardı. Namazı Ebu Eyyüb el-Ensarî ile Hz. Ali kıldırmaya başladı.
Nihayet Hz. Ali’nin devreye girmesi ve asilerin zulüm saydığı şeyler ortadan kalkacak, istenmeyen me’murlar üç gün içinde azlolacak, bundan sonraki icraatlarda Allah’ın kitabına, Resulüllah’ın sünnetine muvafık hareket edilecek, şartlarının kabul edilmesi ile isyan son buldu, kuşatma kaldırıldı ve onlar Medine’yi terk etmeye başladılar.
Yalnız bu arada beklenmeyen ve istenmeyen bir gelişme oldu. Alınan karara göre Mısır valisi Ebu Serh’in yerine Muhammed b. Ebi Bekir tayin olunacaktı. Mısır isyancıları, Medine’den üç konak henüz uzaklaşmışlardı ki, siyahî bir kölenin Mısır valisine me tup götürdüğünü Öğrendiler. Güya mektubu Hz. Osman yazmış, mühürlemişti. İçinde de Ebu Serh’e “Muhammed b. Ebi Bekir ve arkadaşlarını idam etmesini emrediyordu.” Bu bardağı taşıran son damla oldu Mısır isyancıları derhal Medine’ye geri döndüler. Hz. Ali başta olmak üzere ashabın ileri gelenlerine mektup meselesini anlattılar. Hz. Osman’a gidilip mesele kendisine sorulduğunda “deve ve kölenin kendisinin olduğu, mektuptan haberi ol madiğini” ifade etti. Yapılan tahkikat sonucu mektubu Mervan’ın yazdığı ve mühürlediği anlaşıldı, isyancılar bu defa da “senin haberin olmadan adamların nasıl böyle bir işe tevessül ederler” diyerek Halife’yi sıkıştırmaya başladılar. Ve “Eğer mektubu yazan ve yazdıran sen isen, şu anda halifelikten düşürülmeyi gerektiren bir iş yapmış olu yorsun. Zira haksız yere birçok kişinin öldürülmesini istiyorsun. Eğer mektubu yazan veya yazdıran sen değilsen, bu işten devlet idaresinde za’f üzere olduğun anlaşılıyor. Bu durumda da halifeliğin senin elinde kalması doğru olmaz. O halde kendini halifelikten düşür, idareyi terket” dediler.
Hz. Osman: “Ben Allah’ın giydirmiş olduğu hilafet gömleğini soyup çıkaramam, idareyi terkedemem! Fakat hata ve noksanlarıma tevbe ederim.” Bunun üzerine isyancılar,
“Daha önce de yapmış olduğun hatalarda seni gördük, denedik. Tevbe ediyorsun, sonra da vazgeçiyorsun, hatalarını devam ettiriyorsun. Seni vazifenden alıncaya veya öldürünceye kadar bize engel olmak isteyecek olan olursa senden kurtuluncaya kadar önce onlardan kurtuluruz.” dedi. Hz. Osman buna karşılık, “Allah’ın bana verdiği halifeliği terketmektense ölmeyi tercih ederim. Mücadele ve vuruşmaya gelince, hiçbir kimseye sizinle vuruşması için emretmiş değilim. Sizinle vuruşan, benim emrimin dışında vuruşuyor demektir.” dedi.
Karşılıklı konuşma belki daha da uzayacak ve Mısırlı daha küstahlığını ileri götürecekti. Fakat Hz. Ali, Mısırlıları Halife’nin huzurundan çıkardı ve evine gitti. Ashabtan kendisiyle gelmiş olanlar da evlerine çekildiler.63
Bu arada Muaviye’nin daha önce teklif ettiği muhafız askerler Şam’dan istenildi. Fakat çok geç kalınmıştı. Halife’yi öldürmekten başka niyetleri olmayan isyancılar, tekrar onun evini kuşatmış, dışarı çıkmasına kat’iyen izin vermiyorlardı. Hatta içme suyunu dahi kesmişlerdi. Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan, Abdullah b. Abbas, Muhammed b. Talha ve Abdullah b. Zübeyr halifenin kapısında bekçilik vazifesi yapmalarına rağmen, isyancılara karşı ellerinden gelen bir şey yoktu. Hz. Ali, Ebu Hureyre Talha, Zübeyr gibi sahabîlerin nasihatları pek fayda sağlamıyordu.
Bir ara Hz. Osman evinin damına çıkıp isyancılarla konuşması ve ardından şehid edilmesine kadar devam eden olaylar şöyle gelişti: Fakat “Size bazı şeyler soracağım, Allah(c.c.) için bana cevap veriniz. Allah’ın Rasulü, Medine’yi teşrif buyurduklarında Medine’nin etrafında Rûme Kuyusu’ndan başka tatlı su yoktu. İşte ben o suyu, kendi paramla alıp Müslümanlara vakfeylemedim mi?
-Evet, vakfeyledin.
-Şimdi beni, o kuyunun suyundan mahrum edip de evimdeki kuyunun acı suyu ile iftara mecbur etmeyi insaf kabul eder mi? Allah için söyleyin!
Yine Allah için söyleyiniz, ben kendi malımla bir kısım araziyi alıp mescide ilave etmedim mi?
-Evet ettin.
-Madem ki, bunu itiraf ediyorsunuz? Benim hakkımda Allah Rasulü’nün hüsn-ü şehadetine dair olan hadislerini işitmediniz mi?
-Evet, işittik.
Bu konuşma, âsilerden bazıları üzerine tesir yapıyor, fakat Kufeli Ester Nehâî gibileri bu tesiri derhal yıkmayı başarıyorlardı.
Hz. Peygamber’in zevcelerinden Ümm-i Habîbe (r.anhâ), katırı ile Halife’nin evine gelmiş, huzuruna girmek istemiş, ama katırının kolanı âsiler tarafından kesilmiş ve tartaklanmıştı. Ashaptan bazıları onu tutup evine götürdüler.
Halife, bir gün evinin damından âsilere muhasara edilmesinin haklı sebeplere dayanmadığını ve öldürülmesine şer’an haklı bir dayanak bulunmadığını, öldürülmeyi gerektiren şer’î bir suç işlemediğini, bu yüzden böyle bir harekete girişmemelerini hatırlattı. Fakat, hiçbir nasihatı dinlemeyen âsiler, bunu da dinlememişti. Üstelik bundan sonra eyaletlerden veya Medine içinden aleyhlerine birtakım gelişmelerin olabileceğini dikkate alarak işlerini çabuklaştırmaya karar verdiler. Halife’nin kapısındaki birkaç nöbetçi ile vuruştular. Hasan b. Ali (r.a.), Halife’nin kapısında âsîlere karşı savaşmış ve yüzünden yaralanmıştı. Muhammed b. Ebi Bekir de aralarında olmak üzere âsilerden birkaçı dama tırmanmak suretiyle bitişik bir evden, Halife’nin kaldığı odanın önüne indiler ve odaya girdiler.
Muhammed b. Ebi Bekir, Halife’nin sakalından tutarak sarstı. Hz. Muaviye’nin, İbn Ebi Serh’in ve İbn Amir’in şu anda kendisini kurtaramayacağını ihtar etti. Buna karşı Halife; “Baban senin bu halini görse bundan hiç hoşnutluk duymazdı ey kardeşimin oğlu!” dedi. Muhammed b. Ebi Bekir, biraz düşündükten sonra kendisine geldi. Halife’ye karşı başka bir harekette bulunmadan kapıdan çıkıp gitti.
Hz. Osman, o gün oruçlu idi ve o sırada Kur’an okumaktaydı. Bir ara eve giren âsilere; “Eğer beni öldürürseniz, kılıçları enselerinize koymuş olursunuz. Sonra da Allah, ihtilafı aranızdan ebediyyen kaldırmaz” dediği rivayet olunur.
Fakat, hiçbir konuşma olayların akışım değiştiremiyor, Hz. Osman’ın evine ilk girenlerden Kinane b. Bişr elindeki demirleri Halife’nin başına vuruyor, Suvdan b. Humran adlı âsi de, kılıcı ile saldırıyordu. Halife’nin zevcesi Naile Hatun, kolu ile kocasına siper olmak isteyince, kılıç darbesiyle parmaklan kesildi. Hz. Osman’ın başından ve alnından sızan kanlar, okumakta olduğu Kur’an sayfalarına kadar ulaşmıştı. Kinâne b. Bişr son darbelerini indirirken, âsilerden el-Gâfikî adı ile maruf bir Mısırlı da elindeki kılıçla Halife’ye darbeler indirmekteydi. Halife’nin hizmetçileri, âsilerle mücadele etmişlerse de başarılı olamamışlardı. Rivayete göre Hz. Osman ölümünden önceki gece gördüğü rüyada Peygamberimiz kendisine “İftarı aramızda yapacaksın” demişti.
Taberi ve İbn el-Esîr’e göre katiller “Suvdan b. Humran, Kuteyre ve el-Gâfikî” adlı âsilerdir. Hz. Osman ruhunu teslim ederken rivayete göre şu ayetleri okumaktaydı:
“Feseyekfikehumullah! – Onlara kaşı Allah sana yeter”64
Bu olay 18 Zilhicce 35 tarihinde Cuma günü meydana gelmişti. 12 yıl halifelik yapan Hz. Osman şehid edildiğinde 82 yaşında olduğu söylenir.
Hz. Ali, Talha ve Zübeyr (r.anhüm)’e, Hz. Osman’ın öldürüldüğü haberi gelince: “Hepimiz, Allah (c.c.)’tan geldik, yine Allah’a döneceğiz. Allah Osman’a merhamet etsin ve yardımım esirgemesin!” dediler. Hadisenin bu safhasında bu zatlar, hiç bir müdahalede bulunmayarak evlerine çekildiler. Asiler ise, Hz. Osman’ın evini yağmaladılar. Sonra Devlet Hazinesini ellerine geçirip onu da yağmaladılar Mervan, Velid ve Said gibi Ümeyye oğullarına mensup bazı kimseleri de aradılar, fakat bulamadılar. Çünkü onlar kaçıp gizlenmişlerdi.65
Allah Ashab’ın hepsine rahmet etsin.

06/07/2012 İçinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam, sen de anlamazsın. Ben bile anlamıyorum ki başkasına nasıl anlatırım!



Franz Kafka


Bunu ilk beğenen sen ol.
LoadinG....*
RE: Hayâ Âbidesi Hz. Osman (ra)

06/07/2012 İçinde bulunduğum durumu kimseye anlatamam, sen de anlamazsın. Ben bile anlamıyorum ki başkasına nasıl anlatırım!



Franz Kafka


Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.