Yazı: Mustafa Cemal
Her beş on saniyede bir, arabanın ön ve yan aynalarına bakmalısınız.' Sürücü kurslarında böyle öğretilir. Hemen ardından bir uyarı daha gelir: `Buna rağmen güvende olamazsınız, kör alana dikkat!' Çünkü, yan aynalar arkaya doğru sadece 35 derece dolayında bir görüş alanı sağlar. Gerisi görüş dışıdır. `Kritik durumlarda etrafınıza bakmak zorundasınız.' Araba kullanmayı uzun yıllar protesto ettim, bunlar yakın diyebileceğim bir zaman öncesi anılarım.
Görme
Her zaman sınırlı bir görüş alanıyla, belli bir açıdan dünyaya bakarız. Ayna kullanmadan ardımızı, burnumuzun ucu dışında yüzümüzü göremeyiz. Başımızı veya bedenimizi döndürdükçe yeni gördüklerimizle birlikte kör bir alan, gölge gibi bizi izler. Kör kalmadan göremeyiz. Güneş gizlemeden gösteremez. Bonkörce saldığı ışık fotonları seyreldikçe, mavi beyaz gökyüzü çekilir ve yerini olanca görkemiyle yıldızlara ve aya bırakır. Karanlık gösterir dünyanın evren olmadığını.
Üç boyutta 360 derece tarayan bir canlı, ancak bütün bedeni küresel bir göz olan bir yaratık olabilirdi. Ama o bile tam göremezdi. Küresel beden/göz bile algıladıklarını beynine ileten sinir demetinin geçeceği uyarılmaya yeteneksiz bir deliğe gerek duyacaktı. Bizim mütevazı gözümüzün retinasında da böyle bir kör nokta var. Küçük bir deneyle bu nokta yakalanabiliyor. Aşağıdaki şekle bakın. Sağ gözünüzü kapayıp sol gözünüzü beş sayısına sabitledikten sonra yavaşça sayfaya doğru yaklaştırın. Kritik bir uzaklığa yakınlaştığınızda sol taraftaki beneği göremeyeceksiniz. Aynısını öteki sayılara da uygulayın. Sayı küçüldükçe benek daha kısa bir uzaklıkta görüş alanınızdan kaybolacak.
![[Resim: 12345.gif]](http://www.kesfetmekicinbak.com/atlasdan/bumerang/00578/images/12345.gif)
Görme retina olayı değildir. Bir gözün alamadığını öteki göz alıp kortekse taşır, o da iki gözün görüntüsünü örgütleyerek tek görüntüye döndürür. Deneyde dikkatinizi çekmiştir; göremediğimizi yani kör olduğumuzu göremeyiz. Benek bir kez gözden yitince bizim için olanca gerçekliğini yitirir. O gördüklerimiz arasında değildir, bu yüzden onun yokluğundan kuşku duymayız. Ancak ilk ve son durumu belleğimizde tutabilmemiz sayesinde ve deneyi yinelemek yoluyla bunun öznel bir durum olduğunu çıkarsayabiliriz. Ama olay sırasında, yani beneğin yok olduğu sırada, göremediğimizi göremeyiz. Gözlerimizi kapattığımızda dünyanın öylece durduğuna tam bir güven duyarken aslında belleğimize güvendiğimizi unuturuz. Görmek için görememek zorunludur. Görme yeteneğinden yoksun kör de göremez; mükemmel, kara noktası bile bulunmayan beden/göz de göremez. Karanlıkta da göremeyiz; bütün gölgeleri silip süpürecek kadar güçlü bir aydınlıkta da.
Kim olduğumuzu anımsamak için hepimizin aynaya gereksinmesi var. Ama ayna sadece bizden aldığını bize geri verir ve gösterdiği alan sınırlıdır.
Tijen Burultay
Bellek
`Memento' filmini seyretmediyseniz hararetle öneririm. İki kez seyrettim. ABD yapımı 2000 tarihli bu filme, hem Sundance Film Festivali hem de Londra Film Eleştirmenleri Birliği en iyi senaryo ödülünü verdi. Yönetmen Christopher Nolan, kardeşinin yazdığı bir öyküyü senaryolaştırmış. Filmde, karısını tecavüzden kurtarayım derken aldığı darbe sonucu birkaç dakika öncesini anımsayamaz hale gelen birinin, bu durumuna rağmen faili bulma öyküsü anlatılıyor. Oyuncu Guy Pearce'in canlandırdığı Leonard belleğinin eksikliğini, işine yarayacağını düşündüğü her şeyi durmadan kaydederek gidermek zorundadır. Polaroid fotoğraf makinesiyle her gün kullandığı arabasının fotoğrafını bile çeker. Kâğıtlara yazar, asla unutmaması gerekenleri bedenine dövmeler. Şöyle konuşur Leonard filmin bir yerinde: `Zihnimin dışında bir dünyaya inanmak zorundayım. Anımsayamasam bile eylemlerimin hâlâ anlamlı olduğuna inanmak zorundayım. Gözlerimi kapattığımda dünyanın orada olduğuna inanmak zorundayım. Dünyanın orada olduğuna inanabilir miyim? Hâlâ orada olduğuna? Evet. Kim olduğumuzu anımsamak için hepimizin aynaya gereksinmesi vardır. Ben de farklı değilim.'
Çevresindeki her şeyi gören beden/göz de kendini göremez. Bunun için onun da aynaya gereksinmesi olurdu ama yeterli olmaktan uzaktır ayna. Ayna bizden aldığını bize görüntü olarak geri verir. Yüzümüzü görürüz ama yüzümüzü gördüğümüzü göremeyiz. İkinci bir göz gerekir bunun için. Ama durum onun için de aynıdır, o da üçüncü bir gözü davet eder ve böyle gider. Gözümün yerini başkasının gözü alır, onunkini bir başkası. Gerçek hep kaçar. Görme her zaman, görülen ve görülemeyen diye iki böler. Asla saltık kendinize erişemezsiniz; ve dolayısıyla asla başkasına...
Gördüğümüzü göremediğimiz sayesinde görürüz. Tersi de doğrudur, göremediğimi görebilmem için gördüğümü görememek zorundayım. Bu yüzden her zaman başkasına gerek duyarım. İşte bu mutlak görelilik, `Memento' filmindeki Leonard gibi, sürekli bir kaydetme çabasına sürükler. Kültür dediğimiz, sürekli bir kayda geçirmekten başka nedir ki! Arkeoloji işte bu kaydedilmiş belleği okuma çabasıdır. İmgeler taşa, tahtaya, kumaşa, duvara, dehlizlere, yeterince uzun ömrü olabilecek her şeye nakşedilerek maddileştirilir. Bu yolla kodlamayı, saklamayı ve kuşaktan kuşağa aktarmayı olanaklayan toplumsal bellek oluşturulur. Aslında bir sonraki kuşağa aktarılabilen maddi her şey veya yinelenen, alışkanlık edinilen her pratik toplumsal bir kayıt tutmadır. Bu anlamda, `tarih' kavramının anlam içeriğini yazının bulunuşuyla sınırlamak pek o kadar yerinde görünmüyor.
Ian Hodder, Atlas'ın bir önceki sayısında yayımlanan ilginç makalesinde toplumsal belleği, alışkanlık belleği ve anımsatıcı bellek olarak ayrıştırıyor. Alışkanlık belleğini şöyle anlatmış:
`Yapıların çoğu, yerlerini aldıkları yapılara çok benzemektedir. Ev düzeyindeki anıların korunmasında alışkanlık belleğinin kendini her yerde gösteren bir önemi vardır. Örneğin, obsidyen yığıntıları, hep ocakların, fırınların ve evlerin merdivenli girişlerinin yanındaki kirli alanlarda görülür. Bu her yerde rastlanan örüntü, herhangi bir evdeki yığıntı yerinin özgül bilinçli anısı bakımından daha geniş bir çerçeve sağlar. Böylece bilinçli anılar, alışkanlık olmuş pratiklerde cisimleşirler.'
Öte yandan her toplum, alıp başını giden bu göreliliği denetlemek için görüşlerine saygı duyulan kişiler yaratır. Yazının bulunuşuyla birlikte saygın görüşler maddi insandan soyutlanıp kitaba dönüştü. Günümüzde mutlak, yüce ve kutsal kitabın yerini medya almış bulunuyor. Gazete, televizyon, internet şimdi yeni gözümüz. Artık saygın kişiler, büyük kitaplar yok, medya var. Ünlü Fransız düşünür Baudrillard, medya yoluyla edindiğimiz gerçeklik duyumuna, gerçeğin görünmezleşmesi, yok olması, gerçekle gerçek olmayanı ayırt etme olanağının artık kalmaması anlamında `hiper-gerçeklik' diyor.
Bakma
Türkçede `göz'den kök alan ad ve eylemler, genellikle yabancılığa (gözünü dikmek, göz dikmek, gözetim, gözlem, gözleme, gözetleme gibi), `bak' kökünden türeyen ad ve eylemler ise yakınlığa (bakıp büyütmek, bakım, bakmak gibi) göndermede bulunuyor. Ama tersine, `gözetme' koruyup kollamak anlamına gelirken, `bakış fırlatma' deyimi aradaki mesafenin açıklığını dile getirebiliyor. `Görüş açısı', `bakış açısı' gibi birbirinin yerine kullanılabilen deyişler de var. Bu farklılaşma, görmenin karakteriyle yakından ilgili. Görme her zaman bir seçip ayırmadır. Bunu kendimizden olana olduğu kadar olmayana da yaparız.
Görmek ve bakmak birbirinden farklıdır. Görmek seçip ayırmadır. Bakmak ise kollama, dikkat etme, sahiplenme.
Bakmak kollamanın, dikkat etmenin olduğu gibi, saldırganlığın, sahiplenmenin de belirtisi olabilir. Tersine gözlerini kaçırmak, ilgisizliğin, utancın, yenikliğin veya yüz yüze konuşurken boyuna bakmaya özen gösteren Japonlardaki gibi nezaketin belirtisi de olabilir. Bu ayrımın bulanıklaştığı bir duruma dikkatinizi çekmek istiyorum: Erkeğin bakma hakkı ve tabiri caizse, kadının bakılma hakkı.Ne zaman bir kadınla bir erkek yolda karşılaşsalar, genlerinin yazgısıyla birbirlerine bakmak isterler. O an garip bir durum doğar. Kaçamak bakışlar karşılaşınca eğer iki taraf da bakmakta ısrar ederse çok geçmeden bir kabul anlamı belirecektir. Yoksa taraflardan biri çekilmelidir. Bunu çoğunlukla kadın yapar. Gözlerini hatta başını öne eğer, erkeğin serbest kalan bakışları bedeni üzerinde hızlıca dolaşırken geçer giderler. Veya kadın yürürken hep önüne bakmakla ya da başı sabitlenmiş bir tavır takınarak bakışma kazalarını önceden engellemeyi dener.
Kuşkusuz bakılmak da, bakmak da güzel. Ama sanırım, bakmanın ve bakılmanın adil dağıldığı toplumsal durumlar çok daha güzeldir
Eylül 2003