Şimdi siz bir geleneği savunuyorsunuz diğeri bir başka geleneği savunuyor. İslam’a göre “geçmiş” dersler çıkartılması gereken bir hazinedir. Bu bağlamda baktığımızda:
- İslam, Ma’ruf’a ve doğru/sorunsuz geleneklere önem verir ve referans alır.
- Niteliğinde şirk unsuru barındıran geleneksel verileri şirkten arındırarak terbiye/ıslah eder.
- Islah edilemeyecek nitelikte zararlı olan, şirk’i yaşatan ve besleyen gelenekleri ise tasfiye eder.
İşte Kuran’da bunun aynısını yapmıştır. Bazı ilkeleri toptan değiştirmiş bazılarına hiç dokunmamış bazılarını ise terbiye/ıslah etmiştir.
Biz de diyoruz ki gelenek-gelenek karşıtlığı döngüsünden kurtulalım ve geçmişten miras alınan birikimin doğru/sorunsuz geleneklerine önem verilelim ve referans alalım. Niteliğinde şirk unsuru barındıran geleneksel verileri şirkten arındırarak terbiye/ıslah edilim. Islah edilemeyecek nitelikte zararlı olan, şirk’i yaşatan ve besleyen gelenekleri ise tasfiye edelim. Bu bakış açısıyla baktığımızda bir Müslüman ne gelenekçi/muhafazakarlık/tradasyonalist olabilir ne de gelenek karşıtı/reformist olabilir. Müslüman ancak muslih ve maruf olabilir…
Müslümanca bakış çatışma ve reddetmeden ziyade, vefa, sahiplenme ve ıslah etme merkezinde gelişmelidir. Bunun için de öncelikle “Gelenek” dediğimiz şey’in “ne olduğu?” sorusuna sağlıklı bir cevap vermemiz gerekiyor.
Günümüzde Sünni (Ehl-i Sünnet) bir gelenek, Şii gelenek ve Selefi gelenek var.
-Sünni geleneğin sahiplendiği; “Asr-ı Saadet-Örnek Halifeler-Emeviler-Abbasiler-Selçuklular ve Osmanlılar” .
-Şii geleneğin sahiplendiği; Resulullah- 12 İmam- Gaybet dönemi.
-Selefi geleneğin sahiplendiği ise; Hz. Peygamber’den sonra gelişen hadis kültürünü ehl-i hadis perspektifiyle sahiplenmektedir. Bu algılama Asr-ı Saadet-Tabiin-Tebe-i Tabiin kuşaklarını “gelenek” olarak görmekte Ehl-i Rey’e karşı Ehl-i Hadis mezhebini sahih gelenek olarak benimsemektedir. Bu gelenek algısı da Emevi-Abbasi hilafetlerini meşru olarak görmekle birlikte içtihad- kelam- felsefe- sufizm gibi birikimleri dışlamaktadır. Geç dönemde gelenek olarak sahiplenilen kültürel birikim ise İbn-i Teymiyye-İbn-i Kayyım çizgisidir ki bu gelenek okumasını Asr-ı Saadet-Ehl-i Hadis-İbn-i Teymiyye çizgisi olarak özetleyebiliriz.
İslam dünyasına egemen olan bu temel gelenek tanımlarının ortak noktası, hepsinin gelenek dediğinde Müslümanların birikimlerinin sadece bir bölümünü esas almalarıdır. Bu açıdan baktığımızda egemen gelenek tanımlarının hepsinin eksik ve dışlayıcı bu anlamda subjektif oldukları sonucuna ulaşabiliriz. Yani hiç biri objektif değildir herkes kendi elindekinin doğru olduğuna diğerlerinin batıl olduğuna hükmediyor.
Biz de diyoruz ki gelin bu gelenekçi anlayışı bırakalım kapsayıcı ve ideolojik olmayan bir tarifte buluşalım. Diyoruz ki iyisiyle kötüsüyle gelenek olarak tanımladığımız olgu, İslam ümmetinin tamamının bize miras bıraktığı bütüncül hafızadır. Yani Müslümanların geleneği Asr-ı Saadet ile başlayan, dört halife ile devam eden ve günümüze kadar oluşturulan Ehl-i Rey ve Ehl-i Hadis ekolleriyle geliştirilen birikimdir. İşte “gelenekçilik” dediğimiz ve sadece kendi geleneğini esas kabul eden ve sadece bu gelenek tanımını bir ideoloji haline getiren bir yaklaşım doğru bir yaklaşım değildir.
Ve “gelenekçilik” ideolojisinden bağımsız olarak kapsayıcı ve bütüncül olarak ele alınması gerektiğine inanıyoruz.