You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

EVRENSEL NİZAM: İSLAM

EVRENSEL NİZAM: İSLAM

Üye
EVRENSEL NİZAM: İSLAM
Şüphesiz İslâm, günümüzün geneldeki din anlayışında olduğu gibi ne sadece kelâmî
inançlar bölümüdür, ne de sadece ibadetler ve adaletler toplamıdır. O, gerçekten evrensel bir
nizamdır. Yeryüzünde hüküm süren zalim, bâtıl düzenleri yıkarak, onların köklerini kurutarak,
yerlerine insanlığın iki dünya mutluluğunu birden garanti eden en mutedil, (ılımlı,
ölçülü,oranlı) en hayırlı bir yöntem şeklini getirecek olan nizamdır. Bu nizam aynı zamanda
bütün şerlerin, azgınlıkların yolunu da tıkayacaktır.
İslâm’ın bu yoldaki çağrısı düzeltme, yenileme, şirki yıkma ve yerine yepyeni bir yapı
meydana getirme gayesine yöneliktir. Muhatabı da şu veya bu millet, şu veya bu topluluk
olmayıp bütün bir insanlıktır. O, ademoğullarını topluca kendi kelimesine, davasına
çağırmaktadır. Korkuttuğu kesimler ise Allah’ın (c.c.) mülkünde O’nun (c.c.) sınırlarını
çiğneyen, öbür insanlar aleyhine yeryüzünün bereketli topraklarını sömüren sınıflardır. Bir de
ayrıca emir ve krallardır. İşte yükselttiği ses: Yeryüzünde azgınlık çıkarmayın. Allah’ın (c.c.)
çizdiği sınırlar içinde kalın, yasaklarından el çekin ve O’ndan (c.c.) sakının. Allah’ın (c.c.)
emirlerine teslim olduğunuz insanlar için hayır ve bereket olmak üzere, koyduğu hak ve
adalet düzenine bağlı kaldığınız takdirde barış ve emniyettesiniz. Çünkü Hakk durup dururken
kimseye düşmanlık etmez. O’nun (c.c.) düşmanlığı zulmedir, fesat ve bozgunculuğadır. Ancak
yaratılış gayesinin dışına çıkan, kulluk sınırlarını aşıp hak etmediği şeylerin peşinde koşan
kişiler karşılarında O’nu bulacaklardır.
Bu çağrıya inanan, O’nu en güzel şekilde kabul eden herkes “İslâm cemaati” nin ya
da “İslâm Hizbi” nin bir ferdi olacaktır. Bu hususta siyahla kırmızı veya zenginle fakir
arasında hiçbir fark yoktur. Hepsi de bir tarağın dişleri gibi eşittirler. Ne bir millet başka bir
millete, ne de bir sınıf öbür sınıfa üstün olmayacaktır.
Cihad ise bu gayenin gerçekleşmesi için vardır. Eğer cihad olmazsa bu hizipte
oluşmaz. O nedenle İslâm varlığının tabiî bir gereği olarak Allah’ın (c.c.) Kur’an-ı Kerimde
“Allah’ın kelimesi” diye adlandırdığı bu vasat, adil kanunun ilkeleri üzerine kurulu refah ve
itidal (aşırı olmama, ılımlı, ölçülü) amaçlı kendi düzenini yerleştirmek maksadıyla, batıl
esaslara dayalı bütün düzenleri ortadan kaldırmak için olanca gücünü, imkânını seferber
edecektir. Eğer bu hizip batıl düzenleri yıkmak, yerine İslâm ilkeleri üzerine kurulu Hakk
düzeni koymak için varolan güç ve kuvvetini, gayretini eksiksiz bir şekilde harcamaz ve bu
yolda gerektiği biçimde cihad etmezse gayesini kaybeder, uğrunda var olduğu hedefini
gerçekleştiremez. Çünkü, o bu gaye için vardır. Bu gaye ise hak ve adalet düzenini hakim
kılmaktır. Bu yoldaki gaye ve eylem cihaddır. Bu biricik gayeyi Cenab- Hak (c.c.) Kur’an-ı
Kerimde şu ayetiyle açıklıyor: “Siz insanlar için ortaya çıkarılan, doğruluğu emreden,
fenalıktan alıkoyan, Allah’a inanan hayırlı bir ümmetsiniz. Kitap ehli inanmış olsalardı,
kendileri için daha hayırlı olurdu. İçlerinde inananlar olmakla beraber, çoğu yoldan
çıkmıştır.” (Al-i İran:110)
Hiç kimse bu hizbi, vahiy diliyle “Allah’ın hizbini” camilerde halka vaaz eden, onları
hutbe ve konuşmalarla kendi yol ve mesleklerine çağıran müjdeci vaizler gurubundan ibaret
sanmasın. Hayır asla durum böyle değil. Bu öyle bir hiziptir ki, Hak ve adalet sancağını elinde
taşısın, insanlığa tanık olsun diye Allah (c.c.) onu var etmiştir. Bu hizbin öncüsü daha ilk günde
şu önemli görevleri üstlenmiştir: Şerrin, düşmanlığın kaynaklarını kurutacak, yeryüzünde
zulmün, fesadın yolunu tıkayacak ve hoşnutsuzlukları giderecektir. Öte yandan Allah’ın
mülkünde haksız yere büyüklük taslayıp kendilerini tanrı olarak ilan eden tüm zorbaların
burnunu kıracak, çirkin oyunlarını bozacak zengin, fakir, siyah, beyaz herkesin gölgesine
sığınabileceği gerçek refah düzenini kuracaktır. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerimin pek çok
yerinde bu manaya işaret ediyor: “Fitne kalmayıp, yalnız Allah’ın dini kalıncaya kadar
onlarla savaşın…” (Enfal:39).
2
“…Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun
çıkar.” (Enfal:73). “Puta tapanlar hoşlanmasa da dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere
peygamberlerini doğru yol ve hak din ile gönderen Allah’tır.” (Tevbe:33)
Artık anlaşılmıştır ki, bu hizip mutlaka işin başına geçecek ve kumanda merkezini
elinde tutacaktır. Çünkü, sahte refah düzenleri nasıl fesat ve düşmanlık esaslarına dayalı
yöntem biçimleri üzerine kurulursa, Hak olan, gerçek olan bir refah düzeni de bozguncuların,
azgınların iş başından uzaklaştırılmalarından ve Allah’a (c.c.), ahiret gününe inanan, büyüklük
ve bozgunculuk peşinde koşmayan kişilerin işe el koymalarından sonra kurulur, gerçeklik
kazanır.
Buna şunları da ekleyelim: Dünya barışını sağlamak, yeryüzünün her köşesine hayrı
ve fazileti yaymak gibi görevleri yüklenen “Allah Hizbi” meşru olmayan esaslar üzerine
kurulu ve başka bir yolda yürüyen egemen düzenler yürürlükte kaldığı sürece, ne ayakta
durup kendi metodunu yürütebilir, ne de gerektiği şekilde işlerliğini sürdürebilir. Ayrı bir
sisteme, ayrı bir hayat ve yönetim biçimine inanmış bir cemaat tamamıyla başka gayelere
yönelik sistemler üzerine kurulu yönetimlerin gölgesinde kendi prensiplerini uygulayarak
yaşayamaz, bu mümkün değildir. Örneğin, komünist ilkelere inanmış biri, kapitalist batıda
istediği gibi hayatını sürdüremez. Aynı şekilde bir Müslüman da İslâm’ın ebedi ilkelerine ters
düşen bir düzende hayatını sürdürmek, İslâm esaslarına bağlı kalıp, günlük işlerinde onun
gereklerine göre hareket etmek isterse buna asla imkân bulamayacak ve hiçbir zaman
gayesine ulaşamayacaktır. Zira onun batıl gördüğü kurallar, halkın mal varlığının soyulması
şeklinde inandığı yükümlülükler, adaleti hiçe saydığını kabul ettiği yargı organları,
yeryüzünde bozgunculuğun kaynağı diyebildiği sistemler, kötü netice ve korkunç etkilerine
kesin kesin inandığı, hatta milletin mahvolmasına sebebiyet verdiğine inandığı eğitim
sistemleri, bütün bunlar onun üzerinde ters tepki yapacaktır. Çevresinin, aile ve çocuklarının
üzerinde de şiddetli bir baskı unsuru olacaktır. Öyle ki ne kendisini, ne de ailesini bunların
etki ve engellerinden kurtaramaz.
O halde fert olsun, toplum olsun bir inanç ve nizama inandığında o inancın vazgeçilmez
bir gereği olarak başka düşünceler üzerine kurulu sistemleri ortadan kaldırmak için
olanca gayretiyle çalışmaya ve inandığı, beşer mutluluğunun yegane güvencesi olarak bildiği
üstün fikre dayalı kendi sistemini hakim kılmak için bütün gücünü harcamaya mecburdur.
Çünkü inancının gereğince hareket etmeye ve o yolda yürümeye ancak bu şekilde imkân
bulacaktır. Bir kimse ki gayesinin peşinde koşmuyor, ya da üstüne düşen görevden gaflet
ediyor, o kişi mutlaka davasında yalancıdır. İman onun kalbine tam anlamıyla yer etmemiştir.
Kur’an-ı Kerimde bu anlamda şöyle buyurulur: “Allah seni affetsin. Doğrular sana belli
olup, yalancıları bilmeden niçin onlara izin verdin? Allah’a ve ahiret gününe inananlar
mallarıyla, canlarıyla savaşmak istediklerinden ötürü geri kalmak için senden izin
istemezler. Allah sakınanları bilir. Ancak Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, kalpleri
şüpheye düşüp, şüphelerinde bocalayan kimseler senden izin isterler.” (Tevbe:43-45)
Hangi tanıklık ve delil Kur’an’ın tanıklığı ve delilinden daha doğru ve sağlamdır?
Tevbe sûresinin bu ayetleriyle Kur’an-ı Kerim kesin olarak ifade ediyor ki, cihad çağrısına
koşmayan, Allah’ın (c.c.) kelimesini yüceltme yolunda malıyla, canıyla cihad etmeyen,
Allah’ın (c.c.) kendisi için seçtiği dini hâkim kılıp onun esaslarına dayalı bir hak nizamı
kurmaya çalışmayan bir kimse, Allah’a (c.c.), ahiret gününe inanmayan, kalpleri şüphe ile dolu
ve tereddütlerinde bocalayan kişiler arasında yer alır.
Buraya kadar yapılan izahlardan iyice anlaşılmış olmalı ki İslâm’da cihadın gayesi
kendi ilkelerine ters düşen düzenleri yıkmak ve yerine İslâm esaslarına dayalı bir yönetim
biçimini getirmektir. Bu ise en önemli bir görevdir. Şu veya bu bölgeye ait olmayan evrensel
İslâm devrimini başlatmak ve başarmak…
3
EVRENSEL NİZAM: İSLÂM -IIİslâm’ın
istediği ve gözler önüne sergilemeyi amaçladığı şey yeryüzünün bütün
bölgelerini içine alan bu inkılâbı (devrimi) gerçekleştirmek ve yaşadığı ülkeleri bâtıl
düzenlerden arındırmak için hemen işe koyulmak, üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmek
zorundadırlar.
Onların en yüce gayeleri, en büyük hedefleri yeryüzünün bütün bölgelerini içine alan
bu dünya devrimi olmalıdır. Bu sebeple ki, ırkçılığı reddeden ve bütün insanlığı top yekûn,
insanlığın refah ve mutluluğuna çağıran bir inkılâp düşüncesi hiçbir sûretle eylem alanını
sınırlı bir millet, ya da bölge çerçevesine sıkıştıramaz. Bu düşünce, özelliği ve karakteri itibari
ile dünya inkılâbını (devrimini) gaye olarak göz önüne koyacak ve bir an bile ondan gaflet
etmeyecektir.
Çünkü “Hak” coğrafî sınırlar tanımaz. Coğrafyacıların koyduğu dar sınır ve ölçümler
içinde kısıtlı kalmaya katlanamaz. O halde “Hak” temiz insan aklına hitap edecek ve hakkını
almak için ona şöyle diyecektir: Tavrınız anlaşılır gibi değil, şu konuda, sözgelimi şu dağ ya
da ırmak konusunda filânca görüş doğrudur diyorsunuz. Hemen arkasından da bazı yeni
ölçümlere dayanarak o görüşün yanlış olduğunu ilân ediyorsunuz. Nedir bu hâl! Hakikat her
zaman ve her yerde hakikattir. Hakikat ki, gölgesi geniş, hayrı genel ve kuşatıcıdır. Şu veya
bu çevreye, şu ya da bu bölgeye mahsus olamaz. Nerede ezilen bir insan varsa hakikat hemen
onun yanındadır, onu tutar ayağa kaldırır ve gasp edilen hakkını geri alır. Ne zaman ki
insanlığın zayıf bölümü zulme uğrar, bütün organları ve sancaklarıyla adalet oradadır, onlar
adına zalim düşmanlardan öç alır, onları galip ve güçlü kılar, zorbaların gasp ettiği haklarını
bir bir geri alır. Cenab-ı Hak bu anlamda şöyle buyuruyor: “Size ne oluyor da: Rabbimiz, bizi
halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir
yardımcı lütfet diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda
savaşmıyorsunuz?” (Nisa:75)
Buna bir de ırk ve vatan ayrılıklarının yol açtığı çekişme ve bölünmelerden kaynaklanan
genel anlamdaki zıtlaşmaları, toplumlar arası ayrılıkları, bu şekilde beliren beşerî yakınlıkları ve
insanî ilişkileri eklersek daha farklı bir tablo ortaya çıkar. Bu durumda bir ülkenin tek başına
kendi yolunda, kendi sistem ve ölçüleri doğrultusunda yürüyüp ilerlemesi neredeyse imkansız
olacaktır. Çevresinde onun sistem ve metoduna uymayan, kendi metot ve programı uyarınca
hareket etmesine razı olmayan bölgeler, ülkeler bulunduğu sürece bu böyledir. Hele bu
yöneticilerin elinden her türlü hükmetme yetkisini alıp Tek Allah’a (c.c.) veren İslâm ilke ve sistemi
olursa! İşte bu noktada bütün düzenler, yönetimler, kula kulluk esasına dayalı tüm güçler onun
karşısına çıkar. Çünkü bu noktada bütün beşeri sistemler ortak bir tavır takınırlar. O sebeple İslâm
topluluğu, İslâm düzenini yalnızca bir bölgede hâkim kılmakla yetinmiş olmamak, öte yandan
şartlar ne olursa olsun üstlendiği sorumluluk gereği bu düzenin tesir ve nüfusunu yeryüzünün
bütün bölgelerine mutlak sûretle yaymak, bu uğurda olanca gayretini ortaya koymakla varlığını
korumak ve vazgeçilmez ıslâh hareketini sürdürmek zorundadır. Bu da iki türlü çalışma
yöntemiyle mümkündür. Bir yandan İslâm düşüncesi, onun mükemmel görüşleri, yeryüzünün
uzak yakın her yerine ulaştırmak sûretiyle yayılıp genişlettirilecek, ülke, ırk ve sınıf farkı
gözetmeksizin herkes bu daveti kabûle ve iki dünya mutluluğunu garanti eden bu yola çağrılacak.
Öbür yandan ciddi bir şekilde işe koyulup gücü yetiyor ve hazırlıklı ise hak ve adalet ilkeleriyle
çelişen zulüm düzenlerine karşı direnecek, onların yerine İslâm’ın eskimez, ebedi esaslarına
dayalı hak ve adalet nizamını kuracaktır. İşte İslâm’ın uyguladığı plân. Allah Resûlünün (s.a.v.) ve
O’ndan sonra gelen ve O’nun (s.a.v.) yolunda yürüyenlerin izlediği metot da budur.
4
İslâm her devirde ve gelecekte de insanlığın, hayatın önderi, kurtuluş yolu olma
özelliğini koruyan seyyal (akışkan, donuk olmayan) bir nizamdır. O, en üstün, en doğru,
daima gelişen kuvvetli bir hayatın ve en mükemmel insanlık prensipleri üzerine kâim, ferdî
teşebbüslere asla engel olmadan, zararlı görülen gayretleri de kendi haline terk etmeksizin hak
sahiplerinin hakkını vermeyi hedef tutan çok kapsamlı bir sosyal adaletin teminatıdır.
İslâm’ın hayat, düşünce ve emeli, insanlığın aradığı, umut içinde yaşatan, ruhunu
kuvvetli tutan, erişilmesi her zaman mümkün olmayan ve uğrunda fedakârlık yapmaktan
çekinilmeyen bir ufka götürmektir insanı.
İslâm’ın ardından muazzam hamleler yapan insanlık, uzun tecrübelerden sonra bugün,
İslâm nizamından, İslâm mefkûresinden (ülküsünden) faydalanmaya her zamandan daha çok
kabiliyetlidir. Sonuna kadar insanlığın önderi olarak gelen bu nizam, insanlığın
yükselmesinde daima lüzumlu olmuştur. İnsanlık yükseldikçe, yeni tecrübeler kazandıkça,
asırlar sonrası düşüncesi geliştikçe, O’na olan ihtiyacı daha çok artacak, kıymetini daha iyi
bilecek, ondan istifade edecektir. Bugün insanlık, geçen günlerden daha çok buna yakındır.
Gelecek günlerde, bu günden daha yakın olacaktır. Öğrendikleri, yükseldikleri ve İslâm’dan
başka nizamların gölgesinde perişan oldukları nispette…
EVET İSLÂM’A YAKLAŞACAKLARDIR. IZDIRAP VE KORKU İÇİNDE
BUNALAN DÜNYA, MÜKEMMEL VE OLGUN İSLÂM NİZAMINA DÖNÜNCEYE
KADAR SELAMET, HUZUR, EMNİYET VE ADALETE ASLA KAVUŞAMAYACAKTIR.
Velhamdülillâhi Rabbil Âlemîn.
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.