“İnsan insanın kurdudur” demiş Thomas Hobbes. Genel anlamda insanın iki farklı boyutunun olduğu söylenebilir. Kuran-ı Kerim de insanın bu çift boyutluluğunu işaret etmektedir: “Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).” (Şems, 91/7-8) Burada ki dikotomi aslında insanın genel yapısında var olan, kendisini denetleyebilme (iyi davranabilme/kötü davranışlardan uzak durma), ya da başıboş kontrol ve denetimden uzak bir hayat sürdürmesidir. İyi ve kötü nitelikler insana özgüdür. Zaten iyiyi geliştirmek ve kötü olandan kaçınmak insanın elindedir hatta görevidir. Kuran-ı Kerim’de kendisini kötülükten arındıranın kurtulacağını ve iyiliğe sevk edenin de mükâfatlandırılacağını müjdelemektedir.
Bu kötülükten arınıp, iyiliğe yönelme melekesini gerçekleştiren bireyler, içinde yaşadıkları toplumu da bu anlamda uyarıp düzeltme çabası içinde olmalıdır. Bu çabanın adı olan “Emri bil maruf nehyi anil münker” toplumdaki düzen ve huzurun temel parolası olduğu söylenebilir.
İslâm huzur, sevgi, saygı, vefa, acıma, hoşgörü, tevazu, ihlas ve bunun gibi bir çok özellikleri içinde barındıran, dünyada ve ahirette mutluluk sağlamak adına indirilen bir dindir. Peygamberin şahsında bütün bu özellikleri içinde barındıran bir vasıf vardı ki o da “el-Emin” vasfıdır. İşte toplum olarak mutluluğa erişmemizdeki parola da bu “el-emin” vasfıdır. Güvenilirlik duygusu İslâm ahlakını kuşatan bir duvar niteliğindedir. Bu duvarı –vahyin ışığında- çizen ise peygamberlik zincirinin mümtaz ismi ve son halkası olan Hz. Muhammed (sav)’dir. Peygamberlerin tümüne inanmamızı ve nübüvvet konusunda hassasiyet göstermiş insanlar olarak anmamızı Rabbimiz bizden istemektedir. Esasen aralarında bir ayrım gözetmememiz de gerekmektedir. Bununla birlikte İslam bütün ilahi dinlerle indirilen vahiyleri –ki hepsinin özü İslam/Tevhid’dir - bünyesinde topladığından dolayı peygamberimiz de bütün bu özellikleri kendi üzerinde toplayarak ümmetine çizdiği yolun en güzide önderi/örneği olmuştur.
Hepimiz biliyoruz ki Hz. Peygamber bahsi geçen bu vasıfların hepsini taşıyordu. Fakat bu özelliklerin oluşmasındaki etkenlerin ne olduğunun da üzerinde durulması gerekir. Çünkü toplumsal problemlerin çözümü için, peygamberî ahlâkı oluşturan bu zemini iyi bilmek zorunludur. Resulullah (s.a.v)’in hayatına baktığımızda Yüce Rabb’in bu hayatı muazzam bir şekilde dizayn ettiğini görmekteyiz. Siyer kitaplarını okuduğumuzda da yaşadığı her olayın ona peygamberlik vasfını yerleştirdiğini görmekteyiz. Doğumundan peygamberliğine kadar uzanan bir ömürde, ileride büyük bir ümmete örnek teşkil etmesi için elbette mükemmel bir altyapının oluşması gerekmekteydi. Risalet öncesi toplum yapısını bilmek, bu zemini anlayabilmek açısından önemli bir noktadır. Cahiliyye, okuma yazma bilmezliğin ötesinde, aklı selim ile olayları değerlendirmekten uzak, duygularının ve önyargılarının etkisiyle davranışlar sergileyen insanın vasfıdır. Bu anlamda Cahiliyye dönemi vahyin ışığından yoksun oluşturulmuş toplumsal hayatın tarif ve tasnifi için kullanılmaktadır. Mutlak adalet ve ilahi bilginin ışığından yoksunluk anlamında son derece ilkel bir toplumdu. Ama şunu da bilmeliyiz ki Cahiliyye dönemi Arapları küçümsenmeyecek derecede kültürel bir alt yapıya sahip, içinde yaşadıkları çağa adapte olmayı becerebilen tüccar ve akıllı kişilerdi. İçlerinde akıllı ve cesaretli hatta dürüst insanlar bulunmaktaydı. Gerek bireysel olarak gerekse toplumsal olarak yaşantılarının ahlâki sınırları aşmış olması bu cahiliye niteliğini almalarında büyük etken olmuştur. Efendimiz (sav)’in bu toplumun içerisinden sıyrılarak muazzam bir yaşantıya sevk edilmesinde kuşkusuz onun aile fertleri büyük rol oynamaktaydılar. Ailesinin geçmişi onun hayatındaki dizaynın temel taşı denilebilir.
Peygamberimiz Mekke’nin tanınmış ailelerinden birine mensuptu. O devirde tanınmış olmalarına sebep ise en başta ahlâki sınır olarak kabul ettiğimiz güvenilirlik özelliğini taşımaları idi. Her ne kadar göz ardı ediliyorsa da peygamberimizin de en önemli özelliği “el-emin”dir. Ve bu sıfat gerçekten de çağına damgasını vuran bir sıfattır nitekim çağlar ötesine doğru da akıp gidecektir.
Peygamber (sav) ‘in ailesi gibi güvenilir olması şüphesiz onu çok farklı konumlara getirmiştir. On üç yaşından itibaren tüccarlık yapmaya başlamış ve hiç yalan söylememiştir. O, sattığı malın kusurunu saklamayan bir tacirdi. Gerek iş hayatında gerekse toplumsal hayatında güvenilirliğinden tereddüt edilmeyen bir insan haline gelmiştir. Nitekim peygamberlik döneminde düşmanları dahi ondan emin olmuşlardır. Ebu Sufyan onun asla yalan söylemeyeceğini, emanete hıyanetlik etmeyeceğini söylemekten çekinmemiştir. Zeyd b. Harise’nin ailesi gelip de ondan evlatlarının karşılığında ne isterse vereceklerini söylediklerinde o Zeyd’i satmamıştır. Çünkü Zeyd onun için çok kıymetli idi. Bir köleden ziyade onu evladı gibi sevmekteydi. Bu sevgisine rağmen onu babasına bağışlamış idi. Fakat Zeyd ailesine dönmek istememiştir. İşte Zeyd’in peygambere bağlılığını ve güvenini burada görmekteyiz. Otuz beş yaşında Mekke’nin sayılı tüccarlarından idi. Büyük kervanlara yöneticilik yapardı. Ve ortaklarının bir kuruşuna dahi asla göz dikmezdi. Mekke’nin on iki boyu Hacerülesved’i yerine yerleştirmek için neredeyse savaşın eşiğine geldiklerinde onları bu çıkmazdan kurtaran yine peygamberimiz olmuştur. Hicret esnasında Hz. Ali’yi kendi yatağına yatırdığında onun tek düşüncesi emanetleri sağ salim teslim edebilmek idi. Hz. Ali de tereddütsüz “O el-emindir O Ali’ye zarar vermez” diyerek sadakatini göstermiştir. Şimdi günümüze döndüğümüzde hangimizin aklından dostumuz hakkında bile olsa bir tereddüt geçmedi ki. Hangimiz kalbimizde tereddütsüz bir güvenilirlik hissettirdik çevremize. Çevremizden ve kendimizden emin olabilmek günümüz şartlarında da geçerliliğini ve etkisini göstermesi gereken önemli bir niteliktir. Peygamberimiz de tebliğ vazifesini ilk defa bu niteliğe, “el-emin” sıfatına dayanarak ilan etmiştir. Safa tepesinde halka “şu dağın arkasından düşman var desem bana inanır mısınız?” dediğinde “evet inanırız çünkü sen el-eminsin” demişler idi. Tekrar günümüze baktığımızda lider olacak kişide ya da bireyde güvenilir olup olmaması yine güncelliğini korumakta ve insanlarda aranan temel bir sıfat haline gelmiş bulunmaktadır.
Emin olmak; korkusuz olmak ve güvenmektir. Nefsinin huzur ve sükun bulmasıdır. İşte Hz. Peygamber’in hayatını çevreleyen ve asıl örnek alınması gereken husus emin olmaktır. O’nun kendinden ve Rabbi’nden emin olması topluma da sirayet ederek son derece sapık bir toplumun yaşadığı bölgeyi İslâm’ın beşiği haline getirmiştir. İşte günümüz toplumunun Peygamberi örnek almada temel unsuru bu olmalıdır. Mümin kendisinden ve inandığından emin olandır. Bu bağlamda Allah da mümindir ve O’nun beyanı güven telkin eder. Güvenilir kişi olmanın sebebi ise yaptığı her işte karşılığını yalnızca Allah’tan beklemektir.
Bir dava uğruna seçilen lider güvenilir olmalıdır ki biz de davamızda emin olabilelim. Düşmanlar karşısında korkudan emin olmak ise imanını şirke bulmayarak sağlanır. Dünya da emnu eman içinde olmak müminlerin özelliğidir. Ve Allah muttakilerin emin bir makamda olduğunu müjdelemektedir. İşte ümmet olarak, toplum olarak, ilahiyatçı olarak peygamberimizin ahlâk çizgilerinden en önemlisi olan güvenilir olmanın önemini bilmek zorundayız. Çünkü O malı ile tanrıyı özdeşleştiren bir toplumda onların mallarını güven çerisinde saklamış ve teslim etmiş idi. Cahiliye toplumunun içerisinde bu güveni sağlayan bir peygamberin ümmeti olma şerefini taşıyoruz. Müslüman bir toplumda yaşayan bireyler olarak birbirimizden emin olamıyorsak nasıl bu şerefe nail olabiliriz. Sınır çizgisi güvenilir olmaktan geçiyorsa ve biz bunu sağlayamıyorsak nasıl diğer sünnetlere riayet edebiliriz. Bireysel olarak değil de toplumsal olarak bazı şeyleri yaşamalı ve yaşatmalıyız ki Peygamber de ümmetinden emin olabilsin. Ki asırlar öncesinden bizlere “kardeşlerim” diye hitap ederek bizden emin olduğunu bildirmiş idi. Bizler bu gün dışarıya çıktığımızda ne kadar az aldanırsam o kadar kârdır mantığıyla hareket ederek ümmet vasfımıza gölge düşürüyoruz.
Hicret esnasında “la tahzen innallahe meane”/ “Üzülme! Allah bizimledir.” diyerek sırtını Rabbine dayamış bir Peygamber ümmeti olarak onun gibi yaşamak ve onun gibi emin olmak zorundayız. Peygamber Allah katında seçilmiş idi. Bu seçkinliğine sebep ise fetanet sahibi olması, akıl sahibi olması, yalan söylememesi, sadık olması, ismet sahibi olması ve yine en önemlisi emanet sahibi olması idi. Ve bu özelliklerinden dolayı korunmuşluk altında Rabbi ondan emin o da Rabbi’nden emin idi.
Sonuç olarak; peygamberdeki tebliğin zeminin oluşturan özellikleri toplum olarak benimsemek ve bunların benimsenmesinde yol gösterici olmak durumundayız. Toplum içinde sosyal güvenden ziyade ruhî güveni sağlayacak olan biz İMAMHATİPLİLER VE İLAHİYATÇILARIZ. Manevi güven sağlandığında zaten sosyal güven de sağlanmış olacaktır. Toplumca sağlanan bu güven de halka halka yayılarak dünyaya huzur getirmeli. Herkes birbirine emanettir dünya ise Allah’a emanettir.
..ZÜLCENAHEYN...
![[Resim: urjn1.jpg]](http://t1311.hizliresim.com/1h/p/urjn1.jpg)