İsm-i şerifin manası şu iki şeyden ibarettir: Birincisi; bir şeyin nasıl olacağını tayin ve takdir etmek, ikincisi; o takdire uygun olarak o şeyi icat etmektir.
Kur'an ve Sünnet’te insanın dikkatine sunulan en önemli hususlardan birisi de Allah'ın yaratması, O'ndan başka yaratıcının bulunmamasıdır. Yüce Allah (cc) tek yaratıcıdır. Yüce Rabb’imiz hem Hâlık'tır, hem Hallâk'tır.
Yüce Allah buyuruyor: "İşte sizin Rabb’iniz olan Allah budur. O'ndan başka ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır." (En'âm: 102)
“Yaratan” manasına gelen “el-Hâlık” ismi, Kur'an-ı Kerim'de sekiz defa tekrarlanmaktadır. Yüz ellinin üzerinde “...yarattı, …yaratır” şeklinde Rabb’imizin yaratmasından haber veren ayet vardır.
“Kün=ol” emriyle kâinatı yaratan, topraktan çiçek yaratır gibi Âdem (as)'ı yaratan, meniden servi boylu erkek ve kadını yaratan; bu yeryüzünün bir karışlık toprağıyla, Hz. Âdem'den günümüze kadar gelen bütün insanların ve şimdi yaşamakta olan altı milyar insanın ve bütün hayvanların gıdasını yaratan Hâlık'ımıza iman etmek, yapılan bütün iyiliklere şükretmektir.
Allah Azze ve Celle; öyle bir sultan, öyle münezzeh ve mukaddes bir varlıktır ki O Hâlık'tır. Diğerleri ise mahlûktur. Dünyayı avucunun içinde bir inci tanesi gibi tutabilecek kudretteki Cebrail'den tutun da, toprak altındaki aciz karıncaya kadar her ne varsa, cümlesi Allah-ü Teâlâ'nın yaratmasıyla meydana gelmiştir. Cebrail Aleyhisselama o heybeti ve gücü veren Zat-ı Kibriya, aciz karıncanın iğne ucu kadar bedenine de mide, göz, kulak ve dil bahşetmiştir.
Fili doyurmak O'nun için nasıl kolay ise, gözle görülmeyecek miktarda bir mikrobu yaratmak da o kadar kolaydır. İşte bu mübarek ism-i şerif bize bunları ihtar eder.
Bir düşünelim ki zaman diye, mekân diye bir şey yoktu. Hatta yokluk da yoktu. Ancak Allah vardı. Beraberinde hiçbir varlık mevcut değildi.
Ne gök, ne yer, ne bulut, ne yağmur, ne deniz, ne ırmak, ne dağ, ne taş vardı. Ne gül, ne bülbül bulunuyordu. Kâinat dediğimiz bu muazzam varlıktan da eser yoktu. Kâinat olmayınca içindeki milyarlarca mahlûk da elbette yoktu...
Kâinat ve kâinattaki her bir varlık O'nun kudret elinden çıkmıştır. Yine kâinatta hâkim olan kanunlar da O'nu plânlayıp yaratan Allah'ın eseridir.
Her şeyin varlığını ve varoluş süresince görüp olabileceği durumları, tespit eden ve ona göre yaratan ve yoktan var eden Yüce Allah’tır. Kur’an-ı Kerim’de; "Hamdolsun O Allah'a ki gökleri ve yeri yarattı, karanlığı ve aydınlığı var etti." (Enam/1) ayetinde bu kelimenin "yoktan var etmek" manasında kullanıldığı; "O gökleri ve yeri yoktan yaratandır" biçiminde verilerek İslam düşüncesinde yoktan yaratma fikrine zemin oluşturulmuştur.
Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde kâinatın hangi şeyden yaratıldığına dair herhangi bir ifade ve işaret yoktur. İslam düşünürleri “heleke” fiilinin kelime yapısından hareketle "yoktan yaratma" düşüncesine ulaşmışlardır. Kur’an-ı Kerim’de Allah'ın fiilleri olarak kullanılan "halk", "ibda", "inşa", "ihdas", "fatr", "icad" gibi kelimelerle bu anlam daha da kuvvetlendirilmiştir.
Yaratılış konusu bilimin çalışma sahası içinde bulunur. Düşünce tarihi boyunca kâinatın, varlığın esası hakkında çok değişik görüşler ortaya atılarak bilimsel çalışmalara yol gösterilmiştir.
Kâinat niçin yaratıldı? İnsanın bu yaratılışta yeri nedir? Bu ve benzeri sorular hayatın güzelliklerine kapı aralar. Kur’an-ı Kerim insanın yaratılışının farklı boyutlarını anlatır. Buhari kitabında Ebu Abdurrahman, Abdullah ibni Mesud (ra)’dan rivayet etmiştir ki:
"Doğru olan ve doğruluğu Allah tarafından tasdik edilen Rasulullah (sav) bize şöyle anlattı: Sizden her birinizin yaradılışı anasının karnında iken teşekkül eder. Şöyle ki: Kırk gün nutfe olarak kalır. Sonra ikinci bir kırk günde kan pıhtısı halini alır, üçüncü kırk günde et parçası haline gelir. Bu üç değişimin sonunda, vazifeli melek gönderilir ve bu et parçasına ruhu üfler. Daha sonra dört kelimeyi; rızkını, ecelini, amelini ve şaki yahud said olacağını yazması emredilir. Kendinden başka hiç bir mabud bulunmayan Allah'a yemin ederim ki sizden biri cennet ehline aid amelleri işler, o kadar ki cennetle kendi arasında nihayet bir arşın mesafe kalır. Ama hakkında yazı üstün gelir, cehennem ehlinin amellerini işlemeye başlar ve neticede cehenneme girer. Yine sizden biri cehennem ehlinin amelini yapa yapa, cehennem ile kendi arasında bir arşın mesafe kalacak hale gelir. Fakat hakkındaki yazı ona galip gelir, cennet ehlinin amellerini işlemeğe başlar ve neticede cennete girer."
İbadet yaratanla kurulan bağdır. Sevgi, tazim, teşekkür, başka gidebilecek kapı olmadığının ifadesidir. Allah’ın yaratmasını anlayabilmek için can gözünün açık tutulması lazımdır. Kâinat ve onun içinde bulunan bütün yaratıkların bütün ihtiyaçları yerli yerince ve zamanı geldiğinde onlara verilmektedir. Yaratılışta eksik bırakılan var mı? Tamamlanmayan, nihayete ulaştırılmayan yok iken insan kâmil olmayı hedef olarak ortaya koymalı bunu gerçekleştirmek için Hazreti Peygamberi örnek almalıdır.
Allah-ü Teâlâ'nın kâinatı yaratması, her hangi bir ihtiyaçtan ileri gelmiş değildir. Allah-ü Teâlâ yaptığı her işte Zât-ı Ulûhiyetine ait bir menfaat gözetmekten veya her hangi bir ihtiyâcı karşılamaktan münezzeh ve mukaddestir. Kâinatı yarattı, fakat yaratılmışlara muhtaç olduğu için değil, belki onları yaratmak hususundaki ezelî iradesini tahakkuk ettirmek ve onlara azamet ve kudretini göstermek, cemal ve kemalini sezdirmek ve sayısız nimetlerinden onları faydalandırmak gibi lütuf ve keremiyle yarattı. Allah'ın, kâinatı yaratmazdan önce hiç bir noksanı yoktu; yarattığı zaman da hakikatine hiçbir şey ilâve olunmamıştır ve yarattığından dolayı da kudretinden bir zerre eksilmiş değildir. Allah'ın varlığı, ekmel bir varlık olduğundan, kendisinde tamamlanmasını beklediği her hangi bir eksiklik bulunması imkânsızdır. Allah’ın her yaptığı işte, her verdiği emirde ancak yaratılmışlar için menfaatler, düşünenleri hayran eden hikmetler vardır.