You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

EHL-İ SÜNNET İTİKADI

EHL-İ SÜNNET İTİKADI

Acemi Üye
EHL-İ SÜNNET İTİKADI
Şimdi, ehl-i sünnet itikadının beyan olunması lazımdır ki;

-Allah-u Subhanehu ve Teâlâ birdir ve kadimdir.
-Araz değildir (yani; var olmak için başka bir şeye muhtaç değildir).
-Cisim değildir.
-Cevher (parçalanmayı kabul etmeyen boşlukta mekan tutan en küçük parça) değildir.
-Musavver (suretlenmiş ve şekillenmiş) değildir.
-Mahdud (sınırlanmış) değildir.
-Ma’dud (adetlenmiş) değildir.
-Parçalardan ve (yeryüzünde) yer tutan şeylerden (değildir) ve onlardan bir araya gelmiş (de) değildir.
-Sonu yoktur.
-Ne olduğu ve nasıl olduğu vasıflanmaz.
-Mekândan münezzehtir ve üzerine zaman mefhumu olmaz.
-Hiçbir nesne ona benzemez.
-İlim ve kudretinden bir nesne çıkmaz (yani; her şey onun bilgisi ve kudreti dâhilindedir).
-O’nun zâtıyla kâim ezelî sıfatları vardır.
-O sıfatlar O’nun aynısı ve gayrısı değildir. Onlar şunlardır ki:

Hayat, ilim, kudret, irade, semi’, basar, kelam, tekvin.

Allah (Celle Celâluhu)’nun (ahirette) görülmesi, aklen câiz ve naklen vaciptir. Âlem, parçaların toplanmasıyla meydana gelmiştir. Malum ola ki, her âkil ve bâliğ olan kimselere bilinmesi farz olan şeyler iki kısımdır. Bir kısmı itikad, bir kısmı ameldir.

Ameller dahi iki kısımdır. Bir kısmı farz-ı ayn’dır, bir kısmı farz-ı kifaye’dir. “Ameller” diye, bilinmesi ve tasdik edilmesi ve zâhir âzâ ile işleyip amel etmesi farz olana derler. Abdest, gusül ve namaz gibi.

“İtikad” diye, bilinmesi ve kalp ile inanıp tasdik etmesi amelsiz farz olana derler. Allah’ı (Celle Celâluhu), kitaplarını ve peygamberlerini bilmek (inanmak) gibi.

İtikad cihetinden farz olan dahi iki kısımdır. Biri iman ve bir kısmına itikad-ı ehl-i sünnet ve-l’cemaat derler.

Eğer ki, inanmadığı takdirde kâfir olursa, ona iman derler. (Buna misal:) Allah-u Teâlâ’nın varlığına ve birliğine ve sıfat-ı zatiyye ve selbiyye ve ef’aliyyesine inanmak gibi.

Eğer ki inanmadığı takdirde kâfir olmazsa, ona itikad-ı ehl-i sünnet ve-l’cemaat derler. (Buna misal:) Kabir azabına ve münker-nekir suallerine inanmak gibi. Bir kimse, bunlardan birini inkâr etse, kâfir olmaz. Lâkin fâsık ve bidatçı ve fırka-i dalâletten olur.

Malum ola ki, âkil ve bâliğ olan erkek ve kadın, gerek müslüman, gerek kâfir olsun, başta farz olan imandır. Ve iman altı farz ile sahih olur:

Öncelikle, Rasulullah (Sallallahu Teâlâ Aleyhi ve Sellem) Efendimiz’in, Allah-u Teâlâ tarafından, Din-i Muhammediyye’de, zarureten ve açık olarak getirdiği şeylerin her birine kalp ile inanıp ve razı olması, istenildiği vakitte ikrar etmesi ve üç şey başa gelmeden önce olmasıdır:

1- Can çekişmeden önce olması,
2- Güneş batıdan doğmadan evvel olması,
3- Kalbinde imanın durmayacağına alâmet olan elfâz-ı küfürden (küfür lafızlarından) zaruretsiz olarak uzak olmasıdır.

Şimdi, bu altı farz bulunmasa iman sahih olmaz. Bu din-i İslâm’da zarureten malum olanlar:
Allah-u Teâlâ, melekleri, kitapları, peygamberleri, kıyamet günü, kaza ve kader, hayır ve şerrin Hüdâ’dan olduğu, Kur’an’da ve hadiste şüphesiz malum olan farzlar ve haramlar gibi.

İman iki türlüdür. Biri iman-ı icmâli ve biri tafsilidir.
İman-ı icmâli, kelime-i şehadeti ve manasını bilerek söylemektir. Yani:

“Ben Allah-u Teâlâ’nın birliğine ve varlığına (iman ettim) ve
(O’nun gibi) ibadete müstehak bir zat yokur, ancak Allah-u Teâlâ vardır ve birdir. Ortağı ve benzeri yoktur. Muhammed (Aleyhisselam) onun peygamberi ve rasulü ve kuludur diye şehadet ederim” demektir.

İman-ı Tafsili, kalbiyle altı şeye inanıp, lisanıyla dahi “Âmentü billahi ve melâiketihi” yi sonuna kadar manasını bilerek okumak farz-ı ayndır.

Ve iman-ı şer’î de budur: Yani, Allah-u Teâlâ’nın varlığına, zatında ve sıfatında ve ef’âlinde, ortağı ve benzeri olmadığına ve bütün eşyayı yaratan ve ibadete lâyık ve kendi ile kâim olan sıfat-ı âliyesi, ne aynısı ne gayrısıdır. Ezelî ve ebedî olup, hep sıfatları zatının gereğidir. Gayriden değildir. Zâtından ayırmak olmaz.

“Ben, Allah-u Teâlâ’nın kitapları, peygamberân-ı izâm’a Cebrail (Aleyhisselam) vasıtası ile gönderdiğine, sonra gelen kitap ve şeriatın, evvel gelen kitap ve şeriatın hükmünün ve zamanının tamam olduğunu beyan ettiğine inandım.

Ve Allah-u Teâlâ’nın, insanlardan nice kâmil zevât-ı kirâmı lutf-u ilâhîsiyle peygamberlik suretiyle müşerref kılıp, mübarek ellerine mu’cizeler yaratıp, hak peygamber oldukları sâbit olduktan sonra, her biri zamanlarında ümmetlerine Allah-u Teâlâ’nın emir buyurdukları şeriatına davet ettiklerine inandım.
Ve ahiret gününün vâki’ olacağına, ehl-i tefsirin beyanları üzere bütün ölülerin tekrar diriltilip, herkesin kabirlerinden kalkıp haşr meydanında toplanmasına, amel defterlerinin ellerine verilmesine, hesaba çekilmeye, günah ve sevabın tartılmasına, sırat köprüsünden geçip ehl-i cennetin cennete, ehl-i cehennemin cehenneme girip, herkesin amelinin cezasını görerek ebedî sevabın ve devamlı azabın ve sair ayet-i kerime ve hadis-i şerifede vârid olan ahiret hallerinin cümlesine inandım.

Bunların zamanı sonsuz zamandan ibarettir. Takdir olunan her şey meydana gelen hayır ve şerden ibarettir. Gerek kulun isteyerek yaptıkları ve gerek diğer eşyanın tümünün Allah-u Teâlâ’dan olduğuna, yani Allah-u Teâlâ’nın dilemesi ve takdiriyle olduğuna inandım”

[Ömer Işıktekin, Dini Muhafaza Etmede Fıkhın Önemi - Muhibbu-l'Fıkh: s.27]
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.