- Eğil Neslihan Nur, Eğil! Seninki Tesettür Değil! yıllar sonra bugün, tek bir dış kabuktan ibaret olmadığını fark etmiş
bulunuyorsun.
Şimdi, durduğun yerden kuşbakışı baktığın zaman, o dönemlerde
neredeyse bir melâike olduğunu da, pek açık görebiliyorsun. Doğrusu,
sen öğrenciyken, sana "Sizler melek gibisiniz!.." diyen teyzelere
şaşardın, ama artık o şaşkınlığının yerini, pek acıklı bir kabul ediş
aldı. Az-çok anlar gibi oldun, o sözün manâsını... Zîrâ uğradığın
değişim ve içinde hissettiğin başkalaşma, "sana her an seni haykıran
bir ayna" gibi...
Bir "itidal", bir "orta yol" düşüncesinin ötesinde, şimdiki kabuğun
hoşuna gidiyor ve zaten, daha fazlasını istemiyorsun. Tesettüründen
bahsediyorum. Dış kabuğundan yani... "Kabuk içre kabuk" imiş gerçi
tesettür... Sadece bir dış kabuk meselesi değilmiş... Ama önce gel, şu
"dış kabuk" dediğin şeye bir bakalım:
O, ölçüleri pek net bir şekilde belirtilmiş olan, kıyafet kabuğudur.
Nedir ölçü? Özetle şu: "Vücudunun biçimini ortaya sermeyecek", "al
beni ve gösteriş" olsun diye değil, "örtünmek ve Allâh'ın nîmeti
üzerinde görünmek" olsun diye giyilecek... Kendisi hususunda "israfa
düşülmeyecek"... "Hanımlarda eller ve yüz dışındaki tüm uzuvları;
erkeklerde göbek ile diz kapağı arasını ille de örtecek..."
Sadece bu açıdan baktığında, belki iyi-kötü örtülü sayılabilirsin.
Hakkını yememek gerek; saçlarını ve bedenini örtüyor, bol bir dış
kıyafet giymeye çalışıyorsun. Her ne kadar, önceleri örttüğün o büyük
eşarplar, artık çekmecende yoksa da, hiç değilse, çekmecende hâlâ orta
boy eşarplar bulunuyor. Eee, beterin beteri var, değil mi? Pardesün
hâlâ bileklerine kadar uzanıyor ve hâlâ hem ekonomik, hem de kaliteli
bir pardesü almak için çıktığında, "tesettür giyim" mağazalarında boy
gösteren, o yarım ya da uzun, ama daracık pardesüleri görünce
üzülebiliyor, itiraz edebiliyorsun. Kısacası bu konuda hassasiyetlerin
var ve şimdilik, dış kabuk hususunda çok da laçkalaşmış sayılmazsın.
Seni, cadde ve sokaklarda, mârifetmiş gibi her yanını teşhir ederek
dolaşanlarla kıyaslamayacağım. Seni kıyaslayacağım kişiler, önce
tesettürün hiç değilse "t"sinden haberdar olanlar... Sonra da tesettürü,
takva boyutunda yaşayanlar... Sadece saçlarını kapamış, fakat tüm vücut
hatlarını ortaya sererek dolaşıp durmakta olan, dış kabuğu var görünüp
de, esâsen, hadîs-i şerîfteki "giyinik çıplaklar" zümresine dâhil
olmuş bulunanlarla kıyaslandığında, iyi bir durumda sayılabilirsin.
Ama üstâdın, "burnunun ucunu göstermekten hayâ eden" babaannesi ile
kıyaslarsak seni, o vakit, vah bana!..
Şimdi gelelim iç kabuğa...
İç kabuk, düşüncelerinin, hayallerinin, duygularının kabuğudur... Şöyle
düşün: Bir elmanın kabuğu, bir yönüyle dış kabuktur. Zîrâ elmanın
içini oksitlenerek kararmaktan, dış tesirlere mâruz kalıp
yıpranmaktan, kem gözlere ve kirli ellere muhatap olmaktan korur. Bir
yönüyle de iç kabuktur ki, elmanın içinde kurt mu var, çürük mü var,
yoksa elma pek leziz ve sağlıklı bir durumda mıdır, bunu gizler.
O hâlde, iç kabuk dediğim şey, tamamıyla mücerret (soyut) bir durum.
Yani ele gelir bir kabuk filan yok. Burada sorulabilecek sorular
şunlar: Duygularının sütresi ne durumda?! Hayallerinin örtüsü ne
vaziyette?! Sadece saçlarını ve tenini örtmekle mi kalıyorsun?
Gönlünde taşıdığın kurtlu, çürük ya da pek leziz hislerinin perdesi ne
âlemde? Öyle ki, bu perde sağlamsa, elbet sözünden, bakışından ve
tavrından belli olur. Bu perdede yırtıklar ve özürler varsa, elbet, bu
da hâline ve sözlerine yansır...
Şimdi, elini vicdanına koy ve dinle, ne diyor? Zira sokaklarda, dış
kabuğuna bürünmüş, fakat iç kabuğu itibarıyla delik deşik, yırtık
pırtık birçok insana bakarken, için hâlâ acıyor. Yani bu hususa dair
de birtakım hassasiyetlerin var. Peki aynaya baktığında ne görüyorsun?
Meryem gibi saf ve masum birini mi? Yoksa Züleyha gibi ihtiraslı ve
taşkın birini mi? Yoksa ne Meryem, ne de Züleyha olmayan, fakat her
ikisinden de biraz pay taşıyan, daha başka birini mi?
"Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem", diye devam ediyordu hani
üstad... Sen, neler gösterdin mahremin olmayana... Tamam, dış kabuğun
idare eder belki, ama gönlünün örtüsünü kapalı tutabildin mi? Yoksa
her içinden geçeni dile döküp söyleyerek, tesettürüne halel mi
getirdin? Kaldı ki, söylemesen bile, sadece hissedişin dahî,
perdelerin bir nevî açılması değil midir? Hemen burada, dışarıdan -pek
takvâlı değilse de en azından- müslüman gibi görünen silüetini, kendi
iç dünyanın, ne kadar tamamladığını sor kendine.
Caddelerde yürürken, vitrin camlarından gözüne çarpan görüntün, acı
veriyor mu sana? Hiç, "Şu görüntümle insanları nasıl da
kandırıyorum!." hissine kapıldın mı? Hani seni herkesin, edepli,
namuslu, hür, âbid, hattâ âşık ve ârif zannettiği ve senin aslında
öyle olmadığını hissettiğin zamanların oldu mu? Bu zamanları
yaşamanda, gönül perdenin yıpranmışlığı ne kadar etkili? Kendini ne
kadar korudun? Kendini ne kadar gizledin? Söylesene!.. Hayallerini
bedenin gibi düşün ve söyle! korusun, açılıverecek olsa, utanır
mısın? Ve bu utanç, bedeninden herhangi bir yer görünmüş gibi zor
gelir mi sana? Hani setretmese iç âlemini, de hele, yüzüne
bakan, hürmet eden, lafını dinleyen kaç kişi kalır?
Bunları kendine sormalısın, çünkü tesettür, sadece dış kabuktan ibâret
değil... Gözlerinin "günah şehrine bakan penceresindeki perde" ne
durumda? Gönlünün, "mahremiyet sınırlarında sürdürdüğü savaş" ne
âlemde? Fazla mı oldu bunca didikleyiş? Hayır! Sakın gözünde büyütme!
Bunlar, senin kendine her daim sorman ve kendini aldatmadan cevaplaman
gereken sorular. Zira nefsin, sırf saçlarını açıyor diye birilerini
kınamaya dururken, hâlin, o kınadıklarından pek acıklı bir
vaziyette... Sadece saçlarını açmış niceleri, senden çok daha
tesettürlü olmasın?!. Sadece başörtüsü eksik olan, ama günde beş vakit
namazını ihmal etmeyen kişi, elbette senden daha tesettürlü de
olabilir... Ya da tek eksiği dış kabuk olup da, kalben senden daha temiz
ve mâsum kimseler yok mu sanıyorsun?!
Bu arada, tesettür sadece hanımlara değil, erkeklere de farz... Elbette,
yukarıda geçtiği üzere, her birinde farklı ölçülerde... O hâlde senin
şahsında, herkese soralım: Farz edelim sen bir elmasın... O pırıl pırıl
yeşil kabuğunun içi, söyle, leziz ve tertemiz bir hâlde mi? Bir tane
bile kurt, azıcık bile çürük yok mu sende? Ve eğer zarar görmüşse
için, bu nice tesettür ki, seni korumamış? Hani, kişiyi kötülükten
alıkoymayan namaz, namaz değildir de; insanın gönlünü oksitlenmekten,
çürümekten, pislenmekten ve paslanmaktan alıkoymamış örtü, acep örtü
müdür?
Eğer, âyet-i kerîmede müjdelendiği üzere, "hür ve namuslu"
biliniyorsan, aklına iyice yerleştir ki, bu ancak, 'ın sana bir
lutfudur. Böyle bilinişin, hiç unutma ki, sen tesettürün hakkını
verdiğin için değil, Cenâb-ı Hak, senin günah ve zaaflarını setretmek
dilediği içindir... O hâlde, kabuk her zaman ziynete değil, bazen
zillete de örtü ki, sığın, yalvar, duâlar et de, Rabbin, hiç açmasın,
hiç aralamasın insanlara o perdeyi......
Şimdi... Özetle vaziyetini tekrar gözden geçirecek olursak: Sadece dış
kabuğuna bürünmen, seni tesettürlü kılmaya yetmez. Gönlünü, beynini ve
bunlarla beraber tüm uzuvlarını da harama karşı perdelemedikçe,
seninki, mânâsını bulamamış bir "kabukluluk" hâli... Ya da, sadece aç-
susuz kalmaktan ibâret avam orucu gibi, bu da bir "avam tesettürü"...
Elbet o da hiç yoktan iyidir, ama neden daha güzeli varken bu
kadarıyla yetinilir?
Meselenin bir de şu yönü var ki, âcilen dile getirmek gerek... İç
kabukla birlikte olmak kaydıyla, dış kabuğun muhâfazası ve ondan ne
olursa olsun vazgeçilmemesi, önemli bir şuurdur. Zira, hayat tarzın
hâline gelmemiş, senden bir parça olmamışsa... Makam, mevki, para,
diploma ya da sevgili (!) hatırına vazgeçebildiğin bir şekil olarak
kalmışsa, pek yazık olmuş demektir. Zira Cenâb-ı Hakk'ın sözüne değer
vermek, ancak değer verene kıymet katar... O'nun bir sözünü ciddiye
almamak da, yine lakayt davranana zarar verir... Kâr-zarar hesapları
kenarda dursun, sırf "O'nun bir emridir." diye sımsıkı sarılıp
vazgeçmemek ise, elbet "sevgili kul" olanlara has bir ayrıcalıktır.
O hâlde sen, kadın ol, erkek ol, kim olursan ol, hiçbir sebeple,
hatta, o görüntüye lâyık bir iç dünya taşımadığını hissetsen bile
örtünden tâviz verme! Dedim ya, kabuk sadece ziynete değil, zillete de
perdedir ki, gönlünde zillet yaşıyor isen, hiç değilse bu kabukla,
kendini ifşa etmekten ve çevrendekilerin senden zarar görmesinden
korunursun. Anlayacağın, sadece seni çevreden değil, çevreyi de senden
muhafaza eden bir kalkandır o...
Tüm bu yorumlar ışığında kendine bak... Ve tüm bu sözlerden sonra,
gerekiyorsa kendini yeniden îmâr et... İhmal etme ki, zaten nice ihmâlin
kurbanı oldun şimdiye kadar... Vicdanını dinle... O zaten sana doğruyu
haykırıp duruyor... Kılıflar uydurma tavizlerine... Zira, vî, kılıfın
dahî canı yanıyor...
Olduğu gibi görünen, göründüğünden çok daha öte iyilik ve hayır içinde
bulunan... Görünen ve görünmeyen eksikleri, Rahmân'ın katından
tamamlanan... Zırhı kavî olup düşmandan zarar görmeyen ve yine zırhı
kavî olup, kimseler kendisinden zarara uğramayan ve uğramayacak olan
bahtiyarlara katıl...
Lâkin, önce eğil... Çünkü, herkesin hüsn-ü zannı bir yana, senin
vicdanın sana ne söylüyor, duyuyorsun... İşte tekrarlıyor bak, kalbinin
sesine dikkat kesil! Eğil Neslihan Nur eğil!.. Seninki tesettür
değil!..neslihan nur türk