için seçtiği İslâm’a bağlılığımızla şeref duyuyoruz. Fakat bizler, üzülerek söylemeliyiz ki,
İslâm hakkında bir çok şeyi bilmemekteyiz. Çağımız, İslâm’ın gerçeklerinden haberdar
değildir. İslâm, dillerimiz ve sözlerimizde yer etmekle birlikte, kalplerimizde ve amellerimizde
hemen hemen hiçbir yer tutmamaktadır. İslâm’ı bilmemenin, İslâm hükümlerinden uzaklaşmak
sonucuna vardığını görmekteyiz. Müslümanların birçoğu İslâm’dan habersiz oldukları
için sonunda İslâm’ın gerçeklerinden ve hükümlerinden ayrıldılar. Bu durum onların, İslâm’ın
bazı hükümlerini ve niteliklerini ortadan kaldırmalarıyla sonuçlandı. Şu anda günümüz
toplumunda İslâm nerde? Müslümanlar nerede?...
İslâm, Müslümanları bir tek siyasi birlik halinde bir araya getirir. Müslümanlar,
Medine’de bir araya geldikleri ilk günden itibaren bu siyasal birliklerini oluşturmuş, en güçlü
bir toplum haline gelmişlerdir. Sonraki zamanlarda heva ve heveslerinin peşinden gitmeye,
iktidar ve otoritelerini din için değil, kendi şahsi menfaatleri için kullanmaya başladılar.
Neticede İslâm en olumsuz şekilde parçalandı. İslâm düşmanlarının İslâm’a karşı besledikleri
kinlerinin gereğini yerine getirmek fırsatını vermekten ve İslâm ülkelerini bir sömürge haline
getirmekten başka bir işe yaramadı. Müslümanların sesleri çıkmaz olmuş, ezilmiş, her
mevzuda hakarete uğramış ve alay edilir hale gelmiştir. Baştaki idareciler ise sadece dış
güçlerin uşağı olmaktan ileri gidememişler, emir bekler duruma düşmüşlerdir. İslâm,
Müslümanları tek vücut yapmışken, onlar İslâm’ın ana ilkelerinin dışına çıkarak, kendi
içlerinden birbirlerini destekleyen düşmanlar türettiler. Ve bu türettikleri düşmanları destekler
hale geldiler, onları başlarına getirdiler, idareci yaptılar. Hem dünya hem de ahiretlerini
yıktılar.
İslâm, bir tek lidere (İmama) sahip bulunmayı emreder. Liderlik konusunda ihtilaf
çıkartan, Müslümanların birliğini bozmaya kalkışanları ölüme mahkum eder. İslâm devletinin
en üst düzeydeki yöneticisi gücünü ümmetten alır ve görevinin dayanağı ümmetin
kendisinden hoşnut olmasıdır. İslâm’da asıl olan budur. Ne yazık ki son zamanlarda İslâm
liderleri, otorite ve güçlerini İslâm düşmanlarından almış, mevkilerinde kalabilmek için
sırtlarını emperyalist güçlere dayamışlardır. Emperyalistler ise onları kendi çıkarları
doğrultusunda kullanmış ve onları kendilerinden saymıştır. Netice olarak liderler kendi
halklarından tamamen kopmuş, halk ile devlet arasında uçurumlar oluşmuştur.
İslâm, yönetim işlerinin ümmet arasında istişare esasına göre yönetilmesini ister. Fakat
İslâm topraklarında idarede bulunan yönetimler, heva ve istibdat esasları üzerine kuruludur.
İslâm memleketlerinin bir çoğunun halkları da demokrasi düzmecesi ile uyutulmaktadır.
Halkın en tabii haklarına el koymuşlar, Hakka giden bütün yolları kapatmışlardır. İslâm,
fertlerin fertleri, toplumların toplumları, yönetenlerin yönetilenleri sömürmelerini ve bundan
başka türü ne olursa olsun, sömürünün her çeşidini haram kılmıştır.
Günümüzde Müslümanların yaşayışları da, düzenleri de İslâm’ın haram kılmış olduğu
sömürü üzerine kurulu bulunmaktadır. Güçlü zayıfı, zengin fakiri, yönetici yönetilenleri
sömürmektedir.
Ayrıca İslâm toplumlarının topraklarının bereket ve ürünleri insafsızca sömürülmektedir.
İslâm, Müslümanlara güçlü ve aziz olmalarını emretmektedir. Hem kendi
düşmanlarını, hem de Allah (c.c.)’ın düşmanlarını korkutmak, kendilerine saldırmayı
düşünenlerin kalbine korku salmak için güçleri kadar kuvvet hazırlamalarını emretmektedir.
Böylelikle güvenlik, barış, kuvvet ve izzet içinde kalabilsinler. Fakat Müslümanlar Allah
2
(c.c.)’ın emirlerini bıraktıkları için ne hazırlandılar, ne de savaş araç ve gereçlerini ortaya
koyabildiler. Sonunda düşmanları onlara galip geldi. Toprakları işgal oldu. Böylelikle
Müslümanlar, zayıf ve zelil, hiçbir kuvvete sahip olmayan kimseler oluverdiler. Onların
içinde bulundukları bu durumdan, Allah (c.c.)’a dönmekten, O’nun emirlerine itaat etmekten,
içteki ve dıştaki düşmanlarına karşı gerekli hazırlıkları yapmaktan ve düşmanlarını kesinlikle
kendi topraklarından kovmaktan başka hiçbir kurtuluş çareleri yoktur.
İslâm, Müslümanlara Allah (c.c.)’ın indirdiği hükümleri ile hükmetmeyi ve bütün
durumlarda Allah (c.c.)’ın kitabının hükmüne boyun eğmeyi emretmekle Allah (c.c.)’ın
indirdikleri ile hükmetmeyenlerin kafir olduklarını bildirmektedir. Fakat Müslümanlar,
yaklaşık olarak yeryüzünün her tarafında beşeri sistemlerin demokrasi ninnisi ile uyutulmakta,
Allah (c.c.)’ın yakıcı azabını unutmaktadırlar. İdareciler, helali haram kıldılar, küfür bataklığı
içinde kayboldular.
İslâm, Müslümanlara, hayra çağırmayı, marufu emretmeyi, münkerden sakındırmayı
farz kılmıştır. Fakat Müslümanlar, diğer bütün İslamî görevlerini bir tarafa bırakmış oldukları
gibi, bu görevlerini de bir tarafa itmişlerdir. Her türlü kötülük Müslümanlar arasında yayıldığı
halde, onlar hayra çağırmıyorlar. Marufu emretmeye son derece muhtaç oldukları halde
marufu emretmiyorlar. Fesat, onların her tarafını kuşatmış olmasına ve doğru yolu şaşırmalarına
rağmen yine de münkerden sakınmıyorlar.
İslâm, eşitliği, adaleti İslâm’ın temel ilkelerinden saymıştır. Fakat bizzat Müslümanlar,
İslâm’ı ayakta tutmaları gerekenler, terk etmedik bir İslâm-i Fariza, yıkmadık temel ilke
bırakmadılar. Bugün İslâm topraklarında eşitlik diye bir şey yoktur. Orada adalet bulunmamaktadır
artık. Orada tam anlamıyla bir ayrıcalık, büyük bir yaltakçılık ve menfaatçilikten
başka bir şey yoktur. Orada zayıflara üstün ve galip gelmek, fakirlere haksızlık etmek ve
onları ezmek, bâtılı desteklemek, hakka karşı çıkmak, aşırı bir zulüm ve ileri derecede bir
nefsaniyet vardır. Mal, mülk ve para onların zenginleri arasında dönüp dolaşan ve fakirlere el
değdirilmeyen bir devlet haline geldi.
İslâm, zulüm ile, baskı ile, derebeylik ile savaşmak üzere gelmiştir. Halbuki İslâm,
yıkmak için geldiği bir şeyi kuracak değildir. Ancak ortada görülen, zalim yöneticilerle
yandaşlarının, zaman ve yerin değişmesiyle değişmeyen zihinsel yapılarıdır. Sürekli kilitli
kalıp gerçekleri asla kabul etmemek, tufanlar gelip onları boğuncaya, fırtınalar gelip her
taraftan kuşatıncaya, zelzeleler gelip onları yerin dibine geçirinceye kadar gerçeğe, hakikate,
Hakka kapılarını açmamak bu tür zihinsel hastaların işidir. Rabbimiz Peygamber (s.a.v.)
Efendimizi hak ve hidayet rehberi olarak gönderdiğine göre, O’nun getirmiş olduklarına ters
düşen her şey sapıklıktır. İslâm, Allah (c.c.)’ın bizim için seçmiş olduğu din, “Ne önünden, ne
de arkasından kendisine batılın erişemediği” katıksız hak, insanları karanlıktan çıkartan nur,
onları sapıklıktan kurtaran hidayet olduğuna göre, biz Müslümanlara ne oluyor ki, yüzlerimizi
bir Avrupa’ya bir Amerika’ya çeviriyoruz. Onlarda karanlıktan başka bir şey bulunmadığı
halde onlardan nur istiyor, yanlarında sapıklıktan başka bir şey olmadığı halde onlarda hidayet
arıyor, onlarda hakkı bulmaya çalışıyoruz. Sırtımızı İslâm’a çevirip beşeri sitemlere ve batıya
yöneldiğimiz gün, her tarafımızı karanlıklar kapladı. Allah (c.c.)’ın dosdoğru yolu olan Kur'an-ı
Kerim’i terk ettiğimiz günden, gözlerimizi batının demokratik, laik, sosyalist, komünist
düzenlerine diktiğimiz günden bu yana şaşkınlık ve perişanlıktan kurtulmuş değiliz. Başımıza
bu musibeti getiren ve çoğu zaman bizleri bu hallere düşüren, Müslümanların İslâm’ı
bilmemesinden başka bir şey değildir. Bu bilgisizlik bazı Müslümanlarda o dereceye ulaşmış
bulunuyor ki, bunlar İslâm’a inanmakta, bildikleri kadarıyla ibadet etmekte, sabah akşam
İslâm dini üzere ölerek Allah (c.c.)’a kavuşmayı ummakta, bununla beraber demokrasiye,
sosyalizme veya kapitalizme inanabilmekteler. Halbuki İslâm’ın bu düzenlerle uyuşan
herhangi bir tarafı yoktur. Ve onlara da hiçbir şekilde muhtaç değildir. Oysa beşeri sistemler,
insanların heva ve hevesi ile doludur ve bunlar üzerine kuruludur.
3
DURUMUMUZ VE İSLÂM -IIİslâm
barış anlamına gelen “selâm” dan türemiştir. İslâm’daki her şey de beşeriyeti
barışa çağırmaktadır ve yine İslâm ancak barışı gerçekleştirmek için gelmiştir. Oysa bu gibi
beşeri düzenlerde barışı gerçekleştirebilecek bir şey bulunmadığı gibi, barışa çağıran bir
mesajları da yoktur onların. Bütün bu beşeri sistemler, savaşa, fitneye, yeryüzünde fesat
çıkartmaya, bir grup insanı cezalandırıp öbürünü ayakta tutmaya, bir kısım insanları
yükseltmek uğruna öbürünü alçaltmaya çağırırlar. Bu düzenlerin tarihi geçmişi, onların
dikkate değer bir şeye sahip bulunmadıklarının tanığıdır. İddialarına göre, demokrasi bozuk
düzenle savaşmak, toplumları düzeltmek ve insanları mutlu etmek için ortaya çıktı. Fakat
bozuk düzenin bozukluğunu artırdı. İnsanların mutsuzluğuna mutsuzluk kattı. Bir kısım
sistem ise demokrasinin düzeltemediğini düzeltmek amacıyla sosyalizme kaydı. Oysa
sosyalizm, bu konuda demokrasiden aşağı kalmadı. Müslümanlar, İslâm’ın gerçeklerini
bilecek olsalar, insanların çalışmalarının ürününü Allah (c.c.)’ın indirdikleriyle bir tutmazlar.
Allah (c.c.)’ın emirleri ile beşeri sistemlerin emirlerini, Allah (c.c.)’ın dini ile beşerin şer ve
sapıklıklarını bir araya getirmezler. “Hak ile batılı birbirine karıştırmazlardı” ve “Sakın
hakkı batıla karıştırmayın.” (Bakara: 42). “Hakkın ötesinde sapıklıktan başka bir şey var mıdır
ki? O halde nasıl olur da (Haktan) döndürülüyorsunuz?” (Yunus:32). “O (Allah), Resûlünü
hidayet ile ve hak din ile gönderendir.” (Tevbe:33). “Ey iman edenler, Allah (c.c.)’tan hakkıyla
korkun ve mutlaka Müslümanlar olarak ölün” (Âl-i İmran:102).
İçinde bulunduğumuz durumdan ve İslâm’ın varmış olduğu bu noktadan bütün
Müslümanlar mutlak sorumludur. Rabbimiz bize uyanıklık nasip buyursun, hidayetimizi
arttırsın. Amin.
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.