You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Uzman
Din Adamı...?
Din Adamı...?

Vatikan kilisesinin balkonundan halkı selamlayarak “kutsayan” Katolik papaları…

Kilisede dev sakalı ve simsiyah cübbesi ile tütsüler içinde ayin yaptıran Ortodoks rahipleri…

Tapınakta nirvanaya duran Budist keşişleri…

Camide vaaz veren kırmızı fes üzerinde beyaz sarığı ile Sünni hocalar…

Kum şehrinde kum gibi kaynayan siyah, beyaz sarıkları ile Şii mollalar…

Dergahta post üzerinde muridlerine feyz dağıtan tarikat şeyhleri…

Cemevinde semah yaptıran upuzun beyaz sakalıyla Alevi dedeleri…

Velhasıl kendilerine özgü renkli kıyafetleriyle dünyanın değişik yerlerinde görmeye alışık olduğumuz o “din adamı” görüntüleri…

Hz. Peygamber, şimdiki din adamlarının çoğu gibi yaşlı değildi. Peygamberliğe başladığında henüz 40 yaşına yeni girmişti. Onda “din adamı” denilince aklımıza gelen yaşlı, piri fani, “yeşil sarıklı ulu hoca” görüntüsü yoktu. Saçları kulak memelerinin altına inecek kadar uzundu ve genellikle de ortadan ikiye ayırırdı. Bugünkü tabirle “yağız bir delikanlı” görüntüsü vardı.

şu ana kadar göründüğü kadarıyla din adamları nedense hep zengin olur. Oysa Hz. Peygamber vefat ettiğinde peygamber olmaktan kaynaklanan bir serveti yoktu. “Geride birkaç kap ve bir kitap”dan başka bir miras bırakmadı. İslam’ın ilk halifelerinden üçü (Ebubekr, Ömer, Ali) de vefat ettiklerinde aynı durumdaydılar. Fakat onlardan sonra ne yazık ki bunu göremiyoruz.

Dördüncü olarak, din adamlığının mantığında dünya lezzetlerinden uzaklaşma vardır. Ruhbanlar böyle iddia etmelerine rağmen buna tam da uymazlar. Oysa Hz. Peygamber böyle bir şeye iyi görmediği gibi her normal insan gibi yedi, içti, kadınlarla evlendi.. Eşleriyle zaman zaman sorunlar yaşadı. Her normal insan gibi acı ve tatlı günleri oldu. Torunlarını omuzunda gezdirdi, her gördüğünde yukarı atıp tutarak sevdi ve sevindirdi. Eşi Aişe’ye Fatma’ya Fatoş dememiz gibi “Aiş” diyerek takıldı. Onunla koşu yarışları yaptı, başını omuzuna yaslayarak birlikte folklor oyunları seyretti. Yani dolu dolu diyebileceğimiz bir aşk ve evlilik hayatı yaşadı. Oysa bunlar din adamı mantığına göre “ruhaniliği” bozan şeylerdir. Öyle ya, dünya lezzetlerini alabildiğine tadan, “beyaz tenden” veya “cins-i latîf”den uzak durmayan birisi nasıl “veli” veya “aziz” olabilir (!).

Hz. Peygamber tapınaktan gelen birisi değildi. Hiçbir ayin yönetmemiş, dini fetvalar vermemiş, kutsal kitapları okumamıştı. Yörenin tanınmış “dini otoritesi” filan değildi. Bir okulda okumamış, diploması, “akademik kariyeri” vs. yoktu. Dağda koyun güdüyordu. Amcaları ile ticaret kervanlarına katılıyordu. 25 yaşında “Hilfu’l-Fudul” (Erdemililer İttifakı) adlı bir teşkilata “adalet” üzerine yemin ederek girmişti. Teşkilatın kurucuları arasında yer almıştı. Bu teşkilat Mekke’de haksızlığa uğrayan, zulme maruz kalan garibanları, kimsesizleri, yoksulları, yolu kesilenleri (İbn’us-Sebil) koruma ve kollama amacıyla kurulmuştu.

Böylesi olaylar gösteriyor ki Hz. Peygamber, daha ilk gençlik yıllarından itibaren post üzerinde köşesine çekilmiş oturan “yeşil sarıklı ulu bir hoca” tipinde değildir. Genç, aktif, dinamik, canlı ve hayatın doğrudan içinde birisidir.

Demek ki onun dikkat çeken özellikleri, kılık kıyafetinde, din otoritesi olmasında, tapınak rahipliğinde, gizemli, sırlı, büyülü, tütsülü tavır ve edalarında değil; dürüstlük abidesi (el-emin) karakterinde, benliğini kuşatan yetim yüreğinde, muazzam ahlakında (hulg azim), haksızlıklara tahammülü olmayan karakterinde, adalet özleminde, yalnızlığa bürünüşünde (müdddesir), ağır sorumluluklar hissedişinde (müzzemmil), ufuklara dalarak yaşadığı korku ve titreme (huşu) ile kalabalıklar içinde kendini gösteren atılgan ve cesur kişiliğinde aranmalıdır.

Şimdi, böylesi bir kişilik hiç bugünkü “din adamı” profiline benziyor mu?

Görülüyor ki Hz. Peygamber’in şahsında karşımızda, “hayatın dışında ve fakat üzerinde etkili” bir din adamı profili değil; bütün renkliliği ile “bizzat hayatın içinde yaşayan” bir peygamber örnekliği vardır.

Din adamı mantığı, bir yıldız veya sanatçı mantığı gibidir. Hayatın dışına çıkmayı, insani yönlerini mümkün mertebe insanlara göstermemeyi esas alır. İnsanlara hep etkileyici görünmek ister. Aksi halde gözden düşecektir.

Mantık bu olunca örneğin bir din adamı güya giderek ruhanilik kazanacak, azizliğe yükselecek ve hatta tanrılaşacak, gündelik hayatta fazla görünmeyerek “karizması” sarsılmayacak, böylece insanların ruhlarına uzaktan nüfuz edecektir.

Bu nedenle bütün din adamları veya din adamı özentisi içindeki kişiler kasıntılıdır. Alabildiğine kasılarak hem kendilerini hem de karşısındakileri gererler. Sıradan birisi gibi görünmeyi kendilerine yediremez, kıyafetleriyle, kisveleriyle, tavır ve edalarıyla toplumdan ayrı olmak isterler. Ağızlarını yayarak, ruhani pozlara bürünerek konuşurlar. Yanlarında rahat edemezsiniz. Bakmanız haram, kalkmanız haram, gülmeniz günah vs. gibi hisse kapılırsınız. En tabiî halleriyle kendileri olmak yerine, toplumun onlara biçtiği rolü oynarlar. Bu rolü oynamazlarsa insanların kendilerini terk edeceği endişesine kapılırlar.

Yalnızlığa dayanamazlar. Çünkü kendilerini her daim ayakta tutacak bir yalnız yürekten aslında yoksundurlar. Bu yalnız yüreğin ancak ve sadece, hiçbir yere sığmayıp sadece oraya sığabilen Allah aşk ve sevgisi ile ayakta kalabileceğini, sadece O’nunla güçlüklere göğüs gerebileceklerini bilmezler. Çocuklar gibi sevilmek, alkışlanmak, pohpohlanmak isterler. Bunun içindir ki insanlar nazarında en şöhretli kişi, aslında insanlar tarafından en çok sevilme ihtiyacı içindeki kişidir.

İnsanlar muhayyilelerinde ideal prototipler yaratır ve onlarla deşarj olurlar. Kimimize din adamı, kimimize sanatçı, kimimize yıldız, kimimize kahraman rolü vererek. Biz de bu sahte rolleri oynamak için kasıldıkça kasılır ve ona mahkum oluruz.

Oysa Allah’ı neden göremiyoruz diyen birisine “O’nu görmediğim an yoktur” diyenden daha mü’min, selamlamak için önünde secde eden birisine, yakasından tutup kaldırarak “Dik dur ve öyle selam ver, bizim selamlamamız budur” diye uyarandan daha asil ve “Ben kuru hurma yiyen bir kadının oğluyum” diyenden daha özgür kim olabilir?

Böyle birisi neden “din adamı” kisvesine bürünmeye ihtiyaç duysun?
Ve aŞk İnsanın aLnına Dokundu !

SubHane RabbiyeL aLa...
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.