Ger berizi bahra derkûzei
Çent güncent kısmeti yekruzei
Denizi bir kâseye dökecek olsan ne kadar sığar? Ancak bir günlük rızkın kadar. Malûmdur ki gemi suyun üzerinde denizin üzerinde gittiği müddetçe su onu kaldırıcı ve gitmek istediği yere ulaştırıcı bir vasıtadır. Ne zaman ki gemide bir delik hâsıl olur deniz geminin içine girmeye başlarsa artık o gemi yürümez ve batar. İşte dünya malı seni varmak istediğin yere götüren götürücü olan deniz gibidir. Onu sen içine almazsan üzerinde olursan gemi gibi istediğin yere varırsın. Yok hırsla tamah ile onu içine almaya kalkarsan geminin su alıp batması gibi dünyada batarsın. Ve kanaat ne tükenmez bir hazinedir. Kanaat yerine hazineyi zenginliği malda aramak boştur.
İnsana yaradılışında yükselmek yücelmek daha geniş imkânlara kavuşmak arzusu verilmiştir. Bu hırsla tamah hâlinde olursa o zaman Hazret-i Peygamber’in “İnsanın iki vadi dolusu altını olsa üçüncüyü ister ama bu iyi bir şey değildir.” buyurduğu gibi iyi olmayan insanlar sınıfından oluruz. Ancak dünya malı sadece yükselmek için bir itici güç âdeta bir otomobilin marş motoru gibi ilk hareketi verecek güç olarak kabul edilirse o zaman motoru çevirir ve motor yürümeye başlar. Marş motoru ana motoru çalıştırır ve araba gitmeye başlar. Marş motorunu otomobilin motoru yerine kaim edersek o zaman o arabanın motoru da kendi de dağılır gider. Bütün bunlar birer misal ve bu misallerle anlatılmak istenen şey şu: Dünya hâline şükredebilmek için senden daha aşağıda olanlara bakacaksın. Maddî imkân bakımından daha aşağıda olanlara. Âhiret hâlinde yükselmek için ise senden daha yücelere daha olgunlara bakacaksın. Eğer bunun tersi yapılırsa yani “Ben filancadan daha çok namaz kılıyorum daha çok ibadet ediyorum daha çok şöyleyim böyleyim.” denir ise zarar olur. Bir kere benlik başlar. Başkasını beğenmemek başlar. Ona “ucb” denir “kendini beğenme” denir ki gururdan daha özel ve tehlikeli bir histir. İhtiyacından fazla mal vesaire peşinde koşmak sadece hevesi tatmin eder insanı tatmin eden şey değildir. Hülâsa ihtiyacıyla nispet kabul etmeyecek derecelere vardırılan her şey hırs ve tamah eseridir. Hırs ve tamah ise insanı hakîkatleri anlama yolunda en büyük esarete müptela kılan şeydir.
Kâseyi çeşm i harisan turneşut
Ta sedef kâni neşûd pür dur neşud
Hırs ve tamah ehlinin gözü doymaz. Hâlbuki sedef kanaat gösterip kapanmasa idi içinde inci olmazdı. Hazret-i Mevlânâ burada daha başka bir misal veriyor. Malûm incinin oluşmasında birtakım destanî anlatımlar vardır. Efendim nisan yağmuru yağdığı zaman istiridye sedef ağzını açar ve içine bir nisan yağmurunun düşmesini bekler. O yağmur düşer düşmez de ağzını kapatır ve istiridyenin özelliğinden dolayı o nisan yağmuru tanesi inci olur. Eğer o nisan yağmuru yılanın ağzına damlarsa zehir olur diye şairâne bir izâh vardır. Bunun aslının böyle olmadığı tabii biliniyor. Esasında istiridye içine giren kum tanesinin zararlarından kendisini korumak için kendi salgıladığı bir maddeyi o kum tanesinin etrafına sarar işte ona da biz inci deriz. Fakat nisan yağmurunun bereketlerinin karşılığı ve mahlûkattaki sedefin inci yapıcılığı yılanın zehir akıtıcılığı anlatılsın diye böyle bir efsane kabul edilmiştir. Hazret-i Mevlânâ da bunun misalini açıklayarak bir başka özellikle şöyle anlatıyor: Eğer istiridye ağzına giren nisan yağmuru tanesine veya kum tanesine kanaat edip ağzını kapatmasa idi birkaç damla daha gelsin birkaç tane daha gelsin diye beklese idi ağzı kapanmadığı için inci dürdâne hâsıl olmazdı. İşte sen de karnın doyduktan sonra ağzını açma açık bırakma. Gözünün doyması için de gözünü hakîkî manzaralara çevir. Bakılması lâyık olan şeylere çevir. Bakılmayacak şeylere çevirme. Yoksa kapatamazsın. Kapatamayacağın zaman da gözün doymaz. Azîz dostlar iki şey doymaz; toprağın karnı insanın gözü.
Her kiracamei zi aşkı çak şüt
Ozi hırs u ayb külli pak şüt
Her kimin elbisesi aşkın pençesi ile parçalanırsa o kimse hırstan da tamahtan da bütün ayıplardan da tertemiz olur. Hazret-i Mevlânâ bu beyti ile bir suali cevaplandırıyor. Hırsın tamahın fenalığını anladık. Peki bundan kurtulmak için ne yapacağız? İşte Hazret-i Mevlânâ en kolay tavsiyeyi yapıyor: Aşk... Aşk... Aşk… Ve devam ediyor:
Şad baş ey aşkı hoş i sevdaima
Ey tabibi cümle illet hayima
Ey faydası hoş olan ve bütün illetlerimizin marazlarımızın hastalıklarımızın devası olan aşk şâd ol sen! Aşk bir adamın yakasından tutup onu kendine doğru çekmeye başlayınca o kişiyi bir elbise gibi kaplamış olan hırs ve tamah mal ve servet bağımlılığı ve bunun gibi bütün ahlâkî ayıplar yok olur çıkar. Elbisenin yırtılıp çıkması gibi... Ve bütün illetlerin hekimi aşktır. Ey aşk sen şâd ol!
Ey devai nahvetü na mu suma
Ey tü eflatu nu calili suma
Bizim kibir ve azametimize ilaç olan ve bizim için Eflatun ve Calilus olan aşk sen çok yaşa! Hazret-i Mevlânâ bu son iki beyitte aşka methiyeler söylüyor. Ve aşkın mal hırsı ve tamahına ilaç olduğu gibi kibir ve azamete de ilaç olduğunu Eflatun ve Calilus gibi bizim hastalıklarımıza deva olacağını söylüyor.
Malûm Eflatun -Platon- eski Yunan filozoflarından. Eski tâbiriyle hikmet-i işrak yani doğuş felsefesi denen bir özel felsefî okulun ekolün kurucusu ve hâlâ tesiri devam eden çok mühim bir feylesof. Ancak burada filozofî açıdan değil hikmet açısından ele alınmıştır. Yani bu beyitte bir hakîm olarak yer almıştır. Çünkü malûmunuz tasavvufla felsefe birbirinden ayrı şeylerdir. Bazen günlük hayatımızda tasavvuf felsefesi diye kullanılıyor. Tasavvufun felsefesi olmaz. Tasavvuf ve felsefe kaynakları itibariyle farklı şeyler olduğu için birbiriyle bağdaşmaz. Tasavvufun felsefesi felsefenin tasavvufu yoktur. Olmaz böyle bir şey! Çünkü felsefenin menşei doğuşu akıldır. Tasavvufun doğuşu ise vahiydir. Yani Resûlullah Efendimiz’den intikalen bize gelen sözlerdir emirlerdir nasihatlerdir vs.
Filozoflar dikkat buyrulursa hep birbirlerini nakzederler. Yani onun filanca tarafı eksik berikinin falanca tarafı eksik diye. Hâlbuki mutasavvıflar hep birbirlerini tamamlarlar. “Onunki öyle güzel benimki böyle güzel ötekininki öyle güzel.” derler. O ona o ona o ona “Doğrudur yanlış değildir.” derler. Dolayısıyla nakz yoktur. Beyitte sözü geçen Calilus ise Bergamalı bir hemşehrimiz. Miladî 130-200 yılları arasında yaşamış Bergamalı mühim bir hekim ve Hipokrat’tan sonra en büyük hekim sayılır. İşte Hazret-i Mevlânâ aşkı biri hakîm biri hekim olan iki büyük zâta benzetiyor. Aşkta öyle bir kudret öyle bir çekicilik öyle bir yola getiricilik düzelticilik vardır ki Eflatun’un felsefeyle Calilus’un tababetle yapamadığı ruhanî ve cismanî tedavileri aşk icrâ eder. İşte onun için “Ey tabibi cümle illethâ-yimâ benim bütün illetlerimin tabibi olan aşk!” diyor.
Efendim aşk bahsi daha devam eder çünkü evvelimiz aşk hâlimiz aşk istikbalimiz aşk. Aşk olsun efendim...
Ö.Tuğrul İnançer
![[Resim: 9qfd91186dd20fz6.gif]](http://img147.imageshack.us/img147/9978/9qfd91186dd20fz6.gif)