kalkınma ve güçlenme şansını elde etmiş bir başka ideolojiye, yani siyasal doktrine
kendisini takdim ve teslim hakkı tanımaktan maksat nedir? Bir ideoloji, bir gün iktidar olup
memleketi yönetmeyecekse, böyle bir ümidi peşinen kaybetmişse, o zaman niçin ortaya çıkıp
da kendisini halka takdim etmek için o kadar sıkıntıya girsin? Bir ideolojinin, yani bir siyasal
doktrinin kendisini takdim ve teslim etme hakları asılsız haklarsa, yani bir siyasal doktrinin
kendisine iktidar şansı tanımayacağını, memleketi yönetme fırsatının mevcut rejimin yılmaz
bekçileri tarafından kendisine asla verilmeyeceğini anlarsa, niçin sonu olmayan ve hiçbir
anlam da taşımayan bu “demokratik oyun”u sürdürme zorunda hissetsin kendini? Niçin böyle
bir şeye ihtiyaç duysun?
Ortada yıllardır iktidarda bulunan bir ideoloji varken, başka bir siyasal doktrinin
iktidar olması ihtimalini, demokratik parlamenter sistemin temel unsurları olduğu söylenen
siyasal partilerin tanımından çıkarmak mümkün oluyor. Siyasi parti, madem ki; “aynı siyasal
doktrine inanan insan topluluğu” demek oluyor, şu halde, siyasal parti çatısı altında
örgütlenen herhangi bir siyasal doktrine de iktidar olma şansı tanınıyor demektir.
Siyasal doktrin, yani bizim ideoloji dediğimiz şey, demek oluyor ki partileri, bir
siyasal doktrine inanan insanlar koruyorlar ve iktidar olma ümidiyle halkın huzuruna gidip
onlardan iktidar yetkisi, egemenlik haklarını kullanma yetkisi istiyorlar. Peki nasıl ve nereye
kadar yönetecektir. Tabii ki temsilcisi olduğu siyasal doktrine göre yönetmesi lazımdır aklen
ve mantıken. Böylesi bir mantıkla bu sonuca gelmek yanlış kabul ediliyor, yasak kabul
ediliyor. Kim tarafından? O da belli artık, her şey ortada…
Siyasal parti kuruluyor, temsilcileri vasıtasıyla halka gidiyor ve halktan yetki istiyor.
Halk da bu siyasî doktrinlerden birini beğeniyor ve seçiyor. Ama iktidardaki siyasal doktrin:
Hayır, bu memlekette benden başkası iktidar olamaz, diyor. Hatta gerekirse iktidardaki
ideoloji, kendi dışındaki başka ideolojilere de, kendilerini takdim ve temsil yasağı koyuyor.
Seni kapattım, diyebiliyor. İşte bu demokrasiye akıl erdiremeyenler çıkacak olursa çok
görmeyiniz. Eğer resmî ideoloji ile iyi geçinmek istiyorsanız, onların kendilerine mahsus
demokrasi anlayışlarının, laiklik anlayışlarının ve parti anlayışlarının dışında bir anlayış
aramayın.
Yeni dönemde partilerin en çok üzerinde duracakları meselelerin başında, her zaman
olduğu gibi laiklik gelecektir. Laikliği sevdirmeye, laikliğe saygınlık ve itibar kazandırmaya
büyük bir önem vereceklerdir. Laikliği dinsizlik olarak almadıklarını ve hiçbir zaman da öyle
almamak ve anlamamak gerektiğini, laikliği din düşmanlığı olarak görmediklerini ve hiçbir
zaman da öyle görmemek gerektiğini anlatmaya büyük bir ağırlık vereceklerdir. Öyleyse,
laikliğin anayasada nasıl ifade edildiğine bakmak gerekecektir. Kısaca söyleyecek olursak:
“Devletin sosyal, ekonomik, siyasî ve hukukî temel düzeni kısmen de olsa, din kurallarına
dayandırmaya kalkışılamaz.” Anayasaya göre laikliğin özü budur. Laikliğin tanımlandığı
anayasa maddesine bakılırsa, burada devletin dinden korktuğu, çekindiği ve kendisini dine
karşı garantiye alma, yada dinden gelebilecek herhangi bir tehlike karşısında kendisini
koruma gayretine düştüğü sezilecektir. Ancak, devlet kendi bekasını garanti altına alırken,
dinin bekasını da garanti altına almakla yükümlü değil midir acaba? En azından böyle bir
mecburiyet hissetmiyor mu? Devlet dinin kendisine karışmamasını istemekte ve önüne
anayasal önlemlerle set çekmektedir. Ama devletin kendisi dine karıştığı, dini kontrol altında
tutmasına gelince, anayasada buna bir cevap aramamıştır. Herhangi bir madde koymamıştır.
Devletin benimsediği anayasa, konuyu ancak bireysel planda ele almış görünmektedir.
Anayasa, herkesin “vicdan, dini inanç ve kanaat” sahibi olabileceğini belirtmekte, bireyin sahip
2
olduğu “dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetleri” arasında böyle bir
hürriyetin de bulunduğunu teyit etmektedir. Bu durumda karşımıza şöyle bir soru çıkmaktadır:
Türkiye Cumhuriyeti, benimsediği anayasada öngörüldüğü anlamda laik olabilmekte midir acaba?
Bu noktada başka bir durum tespiti daha yapmak gerekmektedir. Laik sistemlerde anayasalar,
devletin dine karışmasını, dini kendi güdümü altına almamasını istemektedir. Buna bir çok
devletler de uyar da. Ama Türkiye’de din, anayasal metinlerle çekişmeye düşme pahasına da olsa
devletin güdümü ve kontrolü altında bulunur öteden beri. Bunun anayasadan kaynaklanmamakta
olduğu ortadadır. Ayrıca devletin dini ibadetlerden sık sık rahatsız ve huzursuz olması, dindarların
dinlerini konuşmalarında, dinlerini yazılı ve sözlü olarak, tek başlarına yada topluca anlatmaya
çalışmalarında “devletin temel düzenini din kurallarına dayandırma” tehlikesi vehmetmesi de
anayasadan kaynaklanmamaktadır. Öyleyse, mevcut demokratik düzen kendi anayasasında
öngörüldüğü anlamda gerçekten laik olabilmekte midir? Üzerinde mutlaka durulması gereken
noktalardan bir tanesi de, anayasal metinlerdeki “din” kavramına verilen anlamdır. Dinden murad
nedir, yada “din” denildiğinde ne tür bir din kastedilmektedir acaba? “Din” denildiğinde, sırf
Hıristiyanî anlayışlar kastedilirse, bu anlayışlarla mevcut anayasanın din anlayışı arasında bir
çelişki meydana gelmez. Çünkü mevcut anayasa dini, vicdanî meseleler arasında saymaktadır ve
dinî bakışını bu yaklaşımla ortaya koymaktadır. Ancak her din kendisinin bir “vicdan meselesi”
olarak görülmesini ve gösterilmesini kabul eder mi bakalım?
Hıristiyanî bir yaklaşımla din anlayışı, denilebilir ki, tamamıyla vicdanî bir meseledir
ve tamamıyla bireyseldir. Kimsenin etlisine, sütlüsüne karışmamaya, toplumsal gelişmelerin
durumu ve yönü ne olursa olsun bunlara seyirci kalmayı öngören bir anlayışı ifade eden
Hıristiyanî zihniyeti, bütün dinlere kabul ettiremezsin. Hıristiyanî zihniyetle, görüşle, inançla
paralellik arz eden başka dinler bulunabilir elbette. Ancak bu gibilere girip çıkmak o denli
önemli de değildir. İnsan böylesi dinlerden her yıl birkaç tanesine girip çıkabilir. Bu dinlere
inanmak, vicdanî bir hadise olarak insanın içinde cereyan etmektedir ve insan hayatında da
fazla bir değişiklik yapmaz.
İslâm dini vicdanî bir din derecesine indirilebilir mi? Vicdanî bir yaklaşımla izah
edilebilir mi? İslâm dini toplumsal değişiklikler karşısında, hele hele kendi egemenlik
alanlarının herhangi bir fert, topluluk yada devlet tarafından tecavüze uğradığında, ses
çıkarmaksızın oturmaya, kendisine verilmek istenen gözdağlarından yılmaya, tehdit ve
baskılara boyun eğmeye elverişli bir din midir?
Şu var ki, İslâm’ın bu gibi özelliklerini günümüzün “karton” Müslümanlarına bakarak
çıkarmak mümkün değildir. Çünkü günümüzün Müslümanları İslâm’ın izzet ve celali üzere
yaşamıyorlar ki!
Öyleyse, deneme tahtasına çevrilmiş olan Hıristiyanlık üzerinde uygulanan şeylerin
kendi üzerinde de olduğu gibi uygulanmasına rıza göstermeyeceği her şeyinden belli olan
İslâm, suçlu sandalyesine mi oturtulacaktır? Soru oldukça açık. Hıristiyanlığın yaygın olduğu
beldelerde ortaya çıkan laiklik, oralarda devlet veya din tarafından hiçbir sorun olmayabilir.
Çünkü Hıristiyanlık, hayatı tanzimle uğraşan, insanlara herhangi bir hayat tarzı öneren bir din
olmaktan çıkmıştır artık. Zaten bir devlet düzeni de öngörmemektedir hiçbir şekilde. Oysa
İslâm, hayatı tanzim eden bir dindir. Bireysel yükümlülüklerin yanı sıra, İslâmî bir toplum
düzeni kurulması yolunda da yükümlülükler getirmiştir.
Bundan çıkacak sonuç belli. Hıristiyanlığın yaygın olduğu yerlerde Hıristiyanlık, sırf
insanların vicdanlarıyla ve öte dünyalarıyla uğraşırken, laik düzenler de insanların bu
dünyalarıyla ve hayat tarzlarıyla uğraşabilir. Bu durumda Hıristiyanlıkla laiklik yan yana hatta
baş başa çalışabilir. El ele verip insanları maddî ve manevî cepheleriyle yönetebilirler.
Birbirlerinin eksikliklerinin eksiklerini tamamlamış olmaktan, birbirlerine payandalık
etmekten de son derece memnun kalabilirler.
3
DEMOKRATİK OYUN VE LAİKLİK -IIGel
gelelim, bu durumu İslâm için de düşünmeye kalkışacak olursak, iş birden
değişecektir. Zaten öteden beri işlerin temelli karışmasına yol açan da, İslâmiyet’in
Hıristiyanlık yerine konulmak istenmesi olmamış mıdır?
Acaba bu yeni dönemde rejime taze kan pompalamak amacıyla devreye sokulan
siyasal partilerden bu konular üzerinde kafa yoracaklar çıkacak mıdır? Heyhat!…
Onlar düşünüyorlar ki, Müslümanlık da devrini tamamlamış. Öteki dinler gibi hayata
müdahale etmese, hayatın etlisine sütlüsüne karışmasa iyi olacak… Ama öyle değil işte…
Yine onlar düşünüyorlar ki, Müslümanlık da, örneğin Hıristiyanlıkta olduğu gibi,
haftada bir kez yada yılda birkaç kez mabet ziyaretinden ibaret bir din olsa… Ramazan
bayramında şeker yemekten, Kurban bayramında et yemekten ve yılın birkaç kutsal gecesinde
mevlit şöleni yapmaktan ibaret olsa… Hem gönülsüz kafa kağıdı Müslümanlarının işi
kolaylaşacaktı, hem de dünyadaki demokratik ve laik olduklarını iddia eden teokratik
düzenlerin işi kolaylaşacaktı. Her iki taraf da rahat edecekti. Ama ne yapalım ki iş öyle
değil…
Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.