Yazıma darül harb'ın en genel tanımı ile başlıyorum.
Darül Harp; İslâm'ın siyasî otoritesinin dışında kalmış olup, yönetim tarzı ve yürürlükteki hukuku İslâmî olmayan bölgeler. Genel olarak İslâm hukukunda kâfir ve İslâm düşmanı yöneticilerin hâkimiyet ve yönetimleri altındaki toprakları anlatmada kullanılır.
Darul harbci denilen çevre denildiğinde ise, -genellikle- yukarıdaki tanıma uygun şekilde davranılan ülkede yaşadığını düşünen kişiler kastediliyor.
Ben kendi literatürümde darul harbcilere "cihatçı" diyorum. Çünkü aslında böyle olduğunu düşünen kişilerin, cihat farzından yola çıkarak cihat etmeleri gerekir. Bu nedenle böyle düşünüyorum.
Bu kısa tanımlamalardan sonra, esas konumuza girmek istiyorum. Bu gecenin anlam ve önemine binayen, gerçek bir yazı yazmak istedim. Bu yazıyı bu nedenle hazırladım. Umuyorum ki, bu amelime karşılık Allah yaptığım/yapacağım amelleri / ibadetleri bu amelin hatırına kabul eder, ben de nefsini cehennem ateşinden koruyan kardeşlerimizden olurum. İnşallah duamız bu yazıyı yazan ve okuyan ve okunmasına vesile olan ve okunmasına mani olmayan herkes için olsun.
Biraz yarı muallak bir yazı olacak. Anlayabilecek durumda olanların anlaması, anlamayacak durumda olanların sakınması için böyle olacak. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmiyor. İnşallah Cenabı Hakk, düşüncelerimizde de haddimizi aşmamayı nasip etsin. Amin.
Biz bunlarla aynı yerdeydik, aynı görüşteydik. Ne zaman aynı görüşteydik. o zamana kadar aynı görüşteydik. ne zamana kadar, kazadan az öncesine kadar. ne kazası.

Bir yerden başlayıp Oraya gelelim.
Ben hep bunları sevmiştim, bunlara kalbimi de vermiştim. neden vermiştim. ben korkuyordum, neden korkuyordum. çünkü dünyada herkes bir değil. herkes eşit ama bazıları daha fazla eşit. onlar peygamberleri de öldürebiliyor. Bu, insanın yanlız bırakıldığı bir olay değildir, ancak fiziken imkansız bir olay var ortada. Bu yüzden. bu yapılamıyor. ama onlar bunu yapmayı denediler.
ben rüyasını görmüştüm. O kişi, her şeyini feda ederek bu işe koyuldu, ben de dedim ki "ben gelmeden evvel onu tanıyarak geldim, bu odur" dedim o zaman. Ben "bu odur" dediğim için, ve duam da makbul olduğunu düşündüğümden, kendi dünyamda, " Bu gerçekten de O'na dönüştü. Kendi nefsimden daha ileride olduğunu kendime kabullendim.". O zamana kadar, başıma gelen hadiselerden %99.99 kurtulacağıma emindim, ve hep öyle oldu. Ama o gün öyle olmadı. neden öyle olmadı. çünkü şudan dolayı:
O artık fiziken cihat etmiyordu. Yahudileri durduramadı. Filistinli çocuğun resmini gösterdiler , elinde pankart vardı, ve diyordu ki. : "hani söz vermiştin". O orda bayıldı kaldı. Fiziken yaptığı cihat, zamanla değişerek manaya dönüştü.
O ana kadar fiziken ve insanlarla mücadele ediyordu, o andan sonra manaya yöneldi, bizlere yöneldi. Ben onun bize karşı sevgi, saygı ve merhamet çerçevesinde olacağını düşünmüştüm. Bir hocamız bu esnada trafik kazasından gittiğinde , bir şeyler ters gidiyor diye düşündüm. Ben arkadaşlarımı uyarma gereği duydum. Sonra, o ikinci olan da oldu. Eğer diğerlerinden birisine olsaydı, mazallah -Allah bilir ama- kurtulamazdı. Her taraf kırmızı. Adeta vücudum boşalmış, kanı çekilmiş gibi kaldı. 2 sene oluyor. o zaman oldu işte. kan kalmadı bende. baktığım her yer kırmızı. Bakıyorum, bu kırmızı şey, aracın rengi değil. "ölmüş olmalıyım" dedim kendi kendime. ama o kişi bana uğramamıştı. o uğramadan ölmüş olamazdım. ayağımdaki tırnak ucumdan, saçımın en üst teline kadar, tüm hücrelerim acı içindeydi. Ben bunu , ölümün acısıyla kıyasladım, sonra, bunun nedeni aklıma geldi: "o bana buğzetmiş ve ölmemi dilemişti". ben de ölmeyi diledim. onun yolunu da açmayı diledim. Ölüme rabıtya yaptım, gerçekten de bu acı daha fazlaydı. Ölmeyi diledim, ölmedim. Çünkü belli bir zamana kadar buna bile izin yoktu. Bunu vaktim gelmeden ne bir başkası, ne de kendim yapabilirdim. Duam reddedildi. Ender reddedilişlerindendir. Ölmeye yakınken ve Azrail'in gelmesini beklerken, o gelsin artık diye onu görmeyi diledim, gelmedi o zaman. Sonra işler değişmeye başladı.
Herşey çok hızlı gelişti. Hem fiziken, hem manen bir çok şey değişti. Şunu gördüm ki , fiziki sahada kafirlere karşı ne kadar sert idiyse, mana aleminde de bize karşı sertti ve acımasız davranıyordu.
Siz onu cihat eder görmüyorsunuz, oysa o cihat ediyr, bize karşı ediyor. Bizim gibi, kendini fizikten ziyade manaya yakın hisseden kişilere karşı... cihat ediyor. Biz bununla o zaman ayrışmaya başladık. Sonra, bu ayrışmaya başka dostlar taraf oldu. Onların da dostları taraf oldu.
Başka zaman olsaydı, biz onları görünce buğzetmezdik, bu yüzden de yollarını sapıtlazlardı. Ancak, biz artık onlara karşı buğzediyoruz, ve onları kısa süre sonra sapıtmış görüyorsunuz. Çünkü biz biliyoruz ki, onların kendi lehlerine istedikleri şey, başkalarının lehine değildir. Tabi olmamızı istedikleri şey, hakkımızda hayırlı olan bir şey değildir; razı olmamızı istedikleri şey, kendi ölümümü, kendi cehennemimiz. Bunun sonunda elde edecekleri şeyse, kendi dünyalarında cennetlerini kazanmış olacaklar. Buna karşılık, sair gerisi ceheneme gitmiş olacaktır. Peki bunun, kendi kardeşinin etini yemekten farkı nedir?
Biz bundan gönlümüzü çektik. Gördüğümüz yerde buğzediyoruz.
Allah kime ne ömür biçmişse, hiç bir güç ve hiç bir dua onu kısaltamaz. Allah, şüphesiz resullerine ne söz vermişse tutmuştur. Bizler de resulullahın izinden elimizden geldiğinde gitmeye, emanetine elimizden geldiğinde sahip çıkmaya çalışıyoruz. Bunların ie bazıları haddi aşarak, -her ne pahasına olursa olsun kazanma- yolunu seçmişe benziyor.
Halbuki bunlar bilmiyor mu ki Allah dileseydi yeryüzünde bir tane kafir kalmazdı.
Her ne pahasına olursa olsun ifadesi, şeytandan gelmedir. Çünkü, şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmiyor.
![[Resim: urjn1.jpg]](http://t1311.hizliresim.com/1h/p/urjn1.jpg)