Click here to download latest version
Bunu yazmak için ne kadar yorgun olmak gerekir? Bunu böyle söylemek için kaç yorgunluktan geçilmiştir? Kaç umudun kesilmesi, kaç haberin yalan, kaç habercinin kâzib çıkması lâzım gelmiştir? Ümit nasıl kesilmiş, bütünüyle iptal edilmiştir gelecek? Geçmiş zaten geçmiştir. Onca yangınlı şikâyet nasıl böyle dingin bir akşam suyuna evrilmiştir? Ve bir şarkıyı böylesi dinleyebilmek böylesi anlayabilmek için ne kadar yorgun olmak gerekir?
Bir yorgunluk kaç kişide tekrarlanır, katmerlenir, katlanır? Bir yorgunluk ruhtan ruha, bedenden bedene çarpa çarpa nasıl yankılanır? Öznesini değiştire değiştire nasıl çoğalır? Ve dahi ben’den sen’e geçse de hükmü aynı kalır. Yorgunum. Yorgunsun.
Şimdi sen çok yorgunsun. Her gün daha az şaşıracak daha az sarsılacak kadar. Bütün eski defterleri kapatacak ama yeni bir sayfa da açamayacak kadar. Bir ömür boyu can taşır gibi saklanmış sayfaları bulup çıkaramayacak, emanet cümlelere sığacak kadar. Anlatmaktan değil susmaktan. Yaşamaktan değil yaşamamaktan. O kadar yorgunsun.
Henüz açılmamış defterlere bir harf düşmeyecek denli garanti o harflerin tekmilini umuma aşikâr edecek denli de garanticisin oysa. O kadar yorgunsun. Şiirlerin de şarkıların da yaza yaza biteceklerine inanıyorsun hâlâ. Hal böyleyken yazacak tek yazın kaldığını bilsen. Bütün yazdıklarının hâsılası, bütün yazmadıklarının hülâsası bir yazı olsa bu. Kalem oynatamayacak denli yorgunsun. Fıtrata uymayanı hale yola sokup bir parça estetize edemiyorsun artık. Tahammül edilmez gerçeği fıtrata uygun hale getirip de katlanılır kılamıyorsun. Yorgunluk artık yüzünden bile okunmuyor senin, anla, o kadar yorgunsun.
Komutanı olmadığı bir savaşın ağır yenilgisini paylaşmak zorunda kalan kâtip misin sen? Kırk hadis tamamdır da kırk birincisi bir türlü gelmemekte midir? Öyle olmasa bir köşesine iliştiğin ne varsa onda kendin küçülürken gayri büyütür müydün hiç? Dokunduğu her şeyi yüceltmeye kalkışan ama kendi mükemmeliyetçiliğinden olsa gerek (ya da beceriksizliğinden) sonra da yıkan, üstelik yıktığının altında en evvel kendisi kalanlara özgü bir yorgunlukla yorulur muydun? Camı ancak elmas keser, elması kesen de yine elmastır biliyorsun. Taş ise camı kesmiyor, kırıyor. Cam kırıkları ellerinde, ortalığı temizlemek de sana kalıyor, öyle yorgunsun.
Her şeyin tuzla buz olması an meselesi. O zaman ne kadar çok şeyi unuttuğunu anlıyorsun. Ama senin unuttuklarını bir başkası hatırlıyor. Onun unuttuklarını sen. Çok yorucu olmalı. Neticede dokunduğu her şeyi küle çeviren bu arada kendisi de küle dönen sonra küllerinden doğmakla yazgılananlara mahsus yorgunlukla yorgunsun. Oysa yeniden doğmak filân istemiyorsun.
Herkese yetecek kadar gözyaşı, herkese yetecek kadar tebessüm, der dururdun. Yapma! Fıtratında göç yazmadığı halde göçe kalkışan gafil bir kuşsun, o kadar. Beyaz mermer şehrin kalbindeki kan lekesi üzerine düşen kül rengi küçük kuş kadar yol yorgunusun. Yol yürür. Yoldan da yolcudan da daha yorgunsun. Hiçbir şehre dokunmaya kalkışmayacak ve hiçbir şehrin sana dokunmasına izin vermeyecek kadar yorgun.
Her defasında yanılacak, kırılırcasına dövülen kapıyı duymayacak, yanından geçip giden ezel tanışını tanımayacak, omuzlarından tutup sarsanı yalanlayacak kadar yorgunsun. Ya Rabbi! Yarattıklarının arasında benim dostluğuma dayanabilecek biri yok mu, diyen Şems’in yorgunluğuyla yorgun. Mevlânâ’yı görmeyecek, işitmeyecek denli. Benim ben, dendiğinde, sen değilsin sen, diyecek denli.
Cebindeki akçeler geçmez olsa da, mağarada uyutulan, sonra döndürülen çevrilen gençlerden biri değilsin sen. Üzerinden gelip geçen onca yıldırımın yorgunluğuyla, toprağını bulamamış bir paratoner gibi yorgunsun. Dikkatin dağınık. Son’un da yorgun’un da nûn ile bittiğini fark etmiyorsun. Yorgunluğuma verin, diyorsun, ben bu soruları tam sökemedim, sadece yorgunum. İçinde hep aynı cümle: Siz gidin, ben çok yorgunum. Konuşacak çok şey, yürünecek çok yol var. Oysa sen çok yorgunsun.
Dilerim derdim affıma vesile olur..
Yürüyorsam düşe kalka, bil ki ısrarımdan..