You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERETTİR(DELİLLERLE)

BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERETTİR(DELİLLERLE)

Forumcu
BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERETTİR(DELİLLERLE)
Bu yazımızda, inananların bir kısmı tarafından henüz doğru düzgün anlaşılamayan, veya anlaşıldığı zannedildiğinden dolayı bir çok kimsenin yerli yersiz suçlandığı tekfir konusu üzerinde durmaya çalışacağız.

Değerli Müslümanlar ! tekfir konusu bu ümmete bulaşan en çirkin hastalıklardan birisidir, desek mubalağa etmiş olmayız.

Cehaletin meyvesi olan bu çirkin hastalık, bu gün bir çok inananın birbirlerine sırt çevirmesine, birbirlerini terk etmesine ve birbirlerini hak etmedikleri bir takım çirkin vasıflarla itham etmelerine vesile olmuştur.

Hatta bu akıntıya kendilerini kaptıranlar, içerisine düştükleri bu çirkin musibet ve bela yüzünden, kendi aralarındaki kısa bir sohbet neticesinde dahi, birbirlerini rahatlıkla tekfir edecek bir aşırılığa sahip olmuşlardır.

Temeli asırlar öncesine dayanan bu çirkin fitne, unutmayınız ki cahilliğin, aceleciliğin, insafsızlığın ve hissi, nefsi davranışların ta kendisidir.

Nasıl öyle olmasın ki ?

Çünkü Kur’anın ve sünnetin tertemiz sayfalarında bu insafsız ve kuralsız mantığın tam tersine yığınlarla deliller mevcuttur.

Öyleyse biz sözü daha fazla uzatmadan, bu konudaki cahil kalınmış ve acilen bilinmesi gereken kaide ve kuralları Kitap ve Sünnet çizgisinde ele alıp onları anlatmaya çalışalım.

Rabbimden niyazım, bu kısa ve özlü çalışmamı bütün ben müslümanım diyen inanan kardeşlerime faideli kılsın.

Değerli kardeşlerim ! Her şeyden önce benim bu hususta - Rabbimin yardımı ile - gerek kendilerini dinlediğim ilim ehli insanlardan ve gerekse kitaplarını okuduğum ilim ehli insanlardan - delilleri ile beraber - öğrendiğim en özlü kaide, - muaheze ilimden sonradır - kaidesidir.

Öyleyse bu konudaki hastalığın izalesi için sanırım ilk önce anlatılması ve anlaşılması gereken şey ; bu kaidenin anlamı ve mahiyeti olmalıdır.

Muaheze ilimden sonradır, kaidesinden kasıt nedir ? Bu kaideyi nasıl anlamamız gerekir ? isterseniz bu ibarenin üzerinde biraz duralım.

Değerli kardeşlerim ! Muaheze ilimden sonradır’dan kasıt ; İnsanın hesaba çekilmesi veya ceza ve mukafat görmesi için ancak, ilmin kendisine ulaşmasından sonradır.

Başka bir ifadeyle ; Kendisine hüccetin ikame edilmediği bir kimse hesaba çekilmez.

Zikretmiş olduğumuz bu şer’i kaideyi hükme bağlayan delillere gelince, onlar da şunlardır :

وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولاً

“ …….. Biz resul göndermedikçe azab edici değiliz ………….. ”

İSRA : 15.AY.

Adaletinde zerre kadar şüphe bulunmayan Rabbimiz, resullerini gönderip hüccet ikamesi yapılmadan hiç kimseye azab etmeyeceğini bu Ayet’i celilesinde açıkça beyan etmektedir.

Rabbimiz yine şöyle buyurur :

رُّسُلاً مُّبَشِّرِينَ وَمُنذِرِينَ لِئَلاَّ يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِ وَكَانَ اللّهُ عَزِيزاً حَكِيماً

“ Bunları müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak gönderdik ki, Peygamberler geldikten sonra insanların Allah’a karşı her hangi bir bahaneleri kalmasın. Allah üstündür, hikmet sahibidir “

NİSA : 165.AY.

İbni Kesir r.h bu Ayet’in tefsirinde şunları söylemektedir : “ Allah’u Teala kitaplarını indirmiş, resullerini müjdeleyici ve uyarıcı olarak göndermiştir. Onların aracılığı ile sevip hoşlandıklarını ve sevmeyip reddettiklerini, hiç kimsenin bir mazereti kalmasın diye beyan edip açıklamıştır.

Başka Ayet’i kerimelerde de Allah’u Teala şöyle buyurur :

وَلَوْ أَنَّا أَهْلَكْنَاهُم بِعَذَابٍ مِّن قَبْلِهِ لَقَالُوا رَبَّنَا لَوْلَا أَرْسَلْتَ إِلَيْنَا رَسُولاً فَنَتَّبِعَ آيَاتِكَ مِن قَبْلِ أَن نَّذِلَّ وَنَخْزَى

“ Eğer onları daha evvel azaba uğratarak yok etseydik ; Rabbimiz,bize bir peygamber gönderseydin de alçak ve rezil olmazdan önce Ayetlerine uysaydık olmaz mıydı ? diyeceklerdi. “

TAHA : 134.AY.

“ Kendi elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir felaket geldiği zaman : “ Ey rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de Ayet’lerine uyup mü’minler-den olsaydık “ diyecek olmasalardı - seni göndermezdik - “

KASAS : 47.AY.

Buhari ve Müslim’de rivayet edilen İbni Mesud hadisinde Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır :

“ ……. Allah’tan daha kıskanç hiç kimse yoktur.Allah bu kıskançlığından dolayı açık kapalı bütün çirkin fiilleri haram kılmıştır. Övülmeyi Allah’tan daha çok seven kimse yoktur.Bunun için Allah’u Teala kendi nefsini övmüştür. Allah’tan daha çok hücceti seven kimse yoktur. İşte bunun için de bir çok müjdeleyici ve korkutucu resuller göndermiştir. “

MÜSLİM : 4.C.1499.N - İBNİ KESİR : 5.C.2044. S

Rabbimiz yine kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :

وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِلَّ قَوْماً بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُم مَّا يَتَّقُونَ إِنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“ Allah bir kavmi doğru yola ilettikten sonra, sakınmaları gereken şeyleri kendilerine açıklamadıkça onları saptıracak değildir. Allah her şeyi bilendir “

TEVBE : 115.AY.

Bu Ayet’i kerimede de ifade edildiği gibi, insanların kafirliğinden, müşrikliğinden ve sapıklığından bahsedilebilmesi için, onlara sakınmaları gereken şeylerin ulaştırılması gerekir.

Bu Ayet’i kerime, Resulullah s.a.v’i ve mü’minleri, müşrik olarak ölen akrabalarına istiğfar ettikleri için onları kınayan Ayet’lerin hemen sonunda zikredilmektedir.

Rabbimiz bu Ayet’lerinde şöyle buyurmaktadır :

مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُواْ أَن يَسْتَغْفِرُواْ لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُواْ أُوْلِي قُرْبَى مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ وَمَا كَانَ اسْتِغْفَارُ إِبْرَاهِيمَ لِأَبِيهِ إِلاَّ عَن مَّوْعِدَةٍ وَعَدَهَا إِيَّاهُ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُ أَنَّهُ عَدُوٌّ لِلّهِ تَبَرَّأَ مِنْهُ إِنَّ إِبْرَاهِيمَ لأوَّاهٌ حَلِيمٌ وَمَا كَانَ اللّهُ لِيُضِلَّ قَوْماً بَعْدَ إِذْ هَدَاهُمْ حَتَّى يُبَيِّنَ لَهُم مَّا يَتَّقُونَ إِنَّ اللّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ

“ Akraba bile olsa, cehennem ahalisi oldukları belli olduktan sonra, müşrikler için mağfiret dilemek ; ne bir Peygamberin ve ne de mü’minlerin yapacağı bir iş değildir. İbrahimin babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi.Fakat onun,bir Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca ondan uzak durdu.Gerçekten İbrahim çok içli ve yumuşak huylu idi. Allah bir kavmi doğru yola ilettikten sonra, sakınmaları gereken şeyleri kendilerine açıklamadıkça onları saptıracak değildir. Allah her şeyi bilendir “

TEVBE : 113.114.115.AY.

İşte zikredilen bu Ayet’i kerimelerde Allah’u Azze ve Celle, konumuzun başlığı olan muaheze ilimden sonradır şer’i kaidesini açıkça hükme bağlamıştır. O’na hamdu senalar olsun.

Öyleyse şu gerçek açıkça ortaya çıkmaktadır ki ; bir insanın Allah indinde sorumlu olabilmesi için, kendisine Rabbisinin mesajı ulaşması lazım.

SORUMLULUK TEBLİĞİN ULAŞMASINDAN SONRADIR

Meselenin daha güzel anlaşılması açısından, başka bir ifadeyle şöyle de diyebiliriz ; Kulun sorumluluğu, tebliğin kendisine ulaşmasından sonradır. Yani Mükellefin her hangi bir meseleden dolayı sorumlu tutulabilmesi için, kendisine o mesele ile alakalı bilginin ulaşması gerekir.

Rabbimiz bu konu da kerim kitabında şöyle buyurmaktadır :

وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لأُنذِرَكُم بِهِ وَمَن بَلَغَ

“… Bu Kur’an bana,sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu… “

EN’AM : 19.AY.

Yani, kime Allah’u Teala’nın kitabı ulaşmış veya ulaştırılmış ise, bu kimse uyarılmış demektir.

“ … Abdurrezzak’ın Mamer’den,onun da Katade’den rivayetine göre : “ …. Bu Kur’an bana,sizi ve ulaştığı kimseleri uyarmam için vahyolundu …” Ayeti hakkında Allah resulü s.a.v şöyle buyurmuşlardır : Allah’ın emirlerini tebliğ edin, kime Allah’ın kitabından bir Ayet ulaşmış ise, muhakkakki ona Allah’ın emri ulaşmış demektir. “

ABDURREZZAK : - İBNİ KESİR : 6.C.2581.S

Yalnız, burada anlaşılması gereken hassas bir noktaya işaret etmek gerekir ki o da ; Allah’n kitabının anlaşılır bir şekilde o kimseye ulaşması gerekir.

Yani, dilini bilmediği bir kitabı birilerinin eline tutuşturmak, ona kitap ulaşmıştır veya ona tebliğ edilmiştir manasına gelmez. O kimsenin sorumluluğu, Allah’u Azze ve Celle’nin o Ayet’i kerime de neyi kastedmiş, onunla mükelleften neyi taleb ediyor, bunları anlayıp kavramasıyla başlar. Veya başka bir ifadeyle ; Kur’an’ı Peygamber s.a.v’in anladığı ve yaşadığı bir şekilde o insana ulaştırmakla o insanın sorumluluğu başlar.

Şeyhu’l İslam İbni Teymiye şöyle demiştir : Kişi için mükellefiyet, tebliğin kendisine ulaşmasıyla sabitleşir. Bunun sebebi ise Allah’u Teala’nın şu Ayet’i kerimeleridir :

“ …. Onunla sizi ve onun ulaştığı herkesi uyarayım diye bu Kur’an bana vahyolundu …. ”
EN’AM : 19.AY.

“ …. Biz resul göndermedikçe hiç bir kavme azab edici değiliz ….”

İSRA : 15.AY.

“ …. Bu peygamberleri gönderdik ki, Resuller geldikten sonra insanların Allah’a karşı hiç bir mazeretleri kalmasın …. “

NİSA : 165.AY.

Kur’an’da bunun benzeri bir çok Ayet’ler mevcuttur. Bu deliller, Resulullah s.a.v’in getirdiği islamı - şeriatı - tebliğ edinceye kadar Allah’ın hiç kimseyi cezalandırmayacağını ve ulaşılmayan şer’i meselelerden dolayı da hiç kimseye bu yüzden azab edilmeyeceğini beyan etmektedir.

Allah’u Teala bir kişiye tebliğ ulaşmadan önce imanı terk ettiği için eğer azab etmezse, imanın bazı şartlarını - bilmeden - terk eden kişiye asla azab etmez. Ancak tebliğ ona ulaşırsa bu müstesnadır.

Zaten bilinen bir kaidedir ki, Hüccetin kıyamından sonra onu kabul etmek imanın usüllerindendir.

İMANIN DA KÜFRÜN DE BİLİNÇLİ OLMASI GEREKİR

Değerli kardeşlerim ! Bu hususta bilinmesi gereken kurallardan birisi de ; Ceza ve mukafat için imanın da küfrün de bilinçli olması gerekir, kuralıdır.

Rabbimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır :

لِّيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَن بَيِّنَةٍ وَيَحْيَى مَنْ حَيَّ عَن بَيِّنَةٍ “………….

“ ……. - Bunu böyle yaptık ki - Helak olan da apaçık deliller neticesinde helak olsun, yaşayan da apaçık deliller neticesinde yaşasın ………”

ENFAL : 42.AY.

Yani, iman edenin de küfredenin de, imanı ve küfrü açık delillere dayalı olması gerekir. Başka bir ifadeyle : Bir insanın kafir olabilmesi için, kendisinden sudur eden küfrün, - bu ister sözlü olsun ister ameli olsun - bilinçli olması gerekir.

Yine aynı şekilde, iman edenin de inancı, sözü ve ameli bilinçli ve basiretli olması gerekir.

Zaten Kur’an’a ve Sünnet’e baktığınızda da şunu açıkça göreceksinizdir ki ; Allah’u Azze ve Celle’nin tehdit edip cezalandıracağını zikrettiği kimseler, kendilerine tebliğ edildiği halde ondan yüz çeviren kimseler olduğu gibi, yine aynı şekilde, kurtulacak olan kimselerin de, kendilerine hakkın anlatıldığı ve onların da bu anlatılanlara bilinçli bir şekilde tabi olduğu kimselerdir.

Allah’u Azze ve Celle, kendilerini tehdit edip cezalandıracağını zikrettiği kimselerden şöyle bahsetmektedir :

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّن ذُكِّرَ بِآيَاتِ رَبِّهِ ثُمَّ أَعْرَضَ عَنْهَا”………..

“ Kendilerine Rablerinin Ayet’leri hatırlatıldıktan sonra onlardan yüz çevirenden daha zalim kim olabilir ? ………”

SECDE : 22.AY.

“ Kendilerine hidayet apaçık belli olduktan sonra inkar edenler var ya ..… Allah onların bütün işlerini boşa çıkaracaktır “

MUHAMMED : 32.AY.

“ Ey Adem oğulları ! kendi içinizden elçiler gelip de size Ayet’lerimi anlattıkları zaman …… Ayetlerimizi yalanlayıp onları kabule tenezzül etmeyenlere gelince, onlar da ateş halkıdır ; onlar orada ebedi kalacaklardır “

A’RAF : 35.36.AY.

وَمَا كَانَ رَبُّكَ مُهْلِكَ الْقُرَى حَتَّى يَبْعَثَ فِي أُمِّهَا رَسُولاً يَتْلُو عَلَيْهِمْ آيَاتِنَا وَمَا كُنَّا مُهْلِكِي الْقُرَى إِلَّا وَأَهْلُهَا ظَالِمُونَ

“ Senin Rabbin, ana yerleşim merkezlerine “ onlara Ayetlerimizi okuyan bir elçi göndermedikçe şehirleri yıkıma uğratıcı değildir. Ve yine biz, halkı zulmeden şehirlerden başkasını da helak etmeyiz “

KASAS : 59.AY.

وَمَا أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنذِرُونَ

“ Bizim helak ettiğimiz her ülkenin mutlaka uyarıcıları vardı “

ŞUARA : 208

Görüldüğü gibi azabla tehdit edilip onu hak eden kimselerin, bilinçli bir şekilde davetten yan çizen kimseler olduğu anlatılmaktadır.

Ve şunu da unutmamak gerekir ki ; Allah’u Teala her hususta adil olduğu gibi, ceza hususunda da adildir. Karşılığı dehşetli ve ebedi bir ateş olarak zikredilen bir suçlunun küfrü, şüphesiz ki bilinçli bir küfür olması gerekir.

Yani, Allah indinde cahilliği ve te’vilinden dolayı hataya düşen birisi ile , inadından ve facirliğinden dolayı küfreden birisi asla bir değildir. Çünkü cehalet ayrı bir şeydir, küfür ayrı bir şeydir.

Rabbimizin Fravn kavmi ve ehli kitap hakkındaki zikrettiği şu Ayet’i kerimeler, bir kavmin veya bir kimsenin kafir olması için, kendilerinden sudur eden küfrün şuurunda ve bilincinde olmaları gerektiğini anlatmaktadır :

“ Gönülleri kesin olarak kanaat getirip kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onları bile bile inkar ettiler …….. “

NEML : 14.AY.

“ Kendilerine kitap verdiklerimiz, o peygamberi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Ama yine de onlardan bir grup, bile bile gerçeği gizlerler “

BAKARA : 146.AY.

Bu kural imanda da aynıdır. Yani, ilim ayrı bir şeydir, iman da ayrı bir şeydir.

Allah’u Azze ve Celle’nin kurtulacaklarını zikrettiği iman ehli kimseler de yine aynen, kendilerine hakkın anlatıldığı ve onlarında bu anlatılanlara bilinçli bir şekilde tabi olduğu kimselerdir.

Rabbimiz bu hususta da şöyle buyurmaktadır :

يَا بَنِي آدَمَ إِمَّا يَأْتِيَنَّكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي فَمَنِ اتَّقَى وَأَصْلَحَ فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

“ Ey Adem oğulları ! kendi içinizden elçiler gelip de size Ayet’lerimi anlattıkları zaman kim korunup halini düzeltirse, onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de “

A’RAF : 35.AY.

“ …. Allah’a ve resulüne çağrıldıkları zaman iman edenlerin sözü : “ işittik ve itaat ettik “ sözüdür. İşte umduklarına erenler bunlardır. “

NUR : 51.AY.

Hulasa, insanlardan sudur eden imanın da küfrün de bilinçli olması gerekir ki cezayı da mukafatı da hak etsinler.

Yine aynı bab’tan olmak üzere ; cehenneme atılanlara sorulan sorular ve onların da verdiği cevaplardan anlaşılıyor ki, ateşi hak eden bu kimseler, kendilerine tebliğin ulaştığı ve onlarında bu davetten yan çizip, onu yalanlayan kimselerdir.

Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :

وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى جَهَنَّمَ زُمَراً حَتَّى إِذَا جَاؤُوهَا فُتِحَتْ أَبْوَابُهَا وَقَالَ لَهُمْ خَزَنَتُهَا أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَتْلُونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِ رَبِّكُمْ وَيُنذِرُونَكُمْ لِقَاء يَوْمِكُمْ هَذَا قَالُوا بَلَى وَلَكِنْ حَقَّتْ كَلِمَةُ الْعَذَابِ عَلَى الْكَافِرِينَ

“ İnkar edenler, bölük bölük cehenneme sürüldüler. Oraya geldikleri zaman, cehennemin kapıları açıldı, cehennemin bekçileri onlara şöyle dedi : Kendi aranızdan, Rabbinizin Ayet’lerini size okuyan ve sizi bu gününüzle karşılaşacağınız hakkında uyaran elçiler gelmedi mi ? Onlar da, - evet geldi - dediler, ama kafirlere azap sözü hak oldu “

ZÜMER : 71.AY.

وَهُمْ يَصْطَرِخُونَ فِيهَا رَبَّنَا أَخْرِجْنَا نَعْمَلْ صَالِحاً غَيْرَ الَّذِي كُنَّا نَعْمَلُ أَوَلَمْ نُعَمِّرْكُم مَّا يَتَذَكَّرُ فِيهِ مَن تَذَكَّرَ وَجَاءكُمُ النَّذِيرُ فَذُوقُوا فَمَا لِلظَّالِمِينَ مِن نَّصِيرٍ

“ Onlar orada - yani cehennemde - “ Rabbimiz bizi buradan çıkar yaptığımızdan başkasını yapalım “ diye feryad ederler. Onlara denir ki ; Sizi, öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar bir süre yaşatmadık mı ? size uyarıcı da geldi. Öyle ise tadın artık azabı. Zalimlerin yardımcısı yoktur. “

FATIR : 37.AY.

“ Suçlular ise cehennem azabında ebedidirler. Üzerlerindeki azaba hiç ara verilmez ; orada ümitsizdirler. Böyle olmakla biz onlara zulmetmiş değiliz ; fakat asıl zalim olan kendileridir. Onlar cehennemin bekçisine şöyle seslenirler : “ Ey Malik ! söylede Rabbin işimizi bitirsin “ O da der ki : Siz burada kalacaksınız. Şurası bir gerçek ki, biz size hakkı getirmiştik ; fakat çoğunuz haktan hoşlanmadınız “

ZUHRUF : 74.75.76.77.78.AY.

“ Cehennem az daha öfkeden çatlayacak. Her topluluk onun içerisine atıldıkça onun bekçileri onlara sordu : Size bir uyarıcı gelmedi mi ? Dediler ki : Evet geldi, ama biz onu yalanladık ………“

MÜLK : 8.9.AY.

İşte bu Ayeti kerimelerde de görüldüğü gibi cehennemi hak edenler, kendilerine delillerin ulaştığı ve hakkın anlatıldığı kimselerdir.

FİİL İLE FAİLİN ARASINI AYIRMAK

Bu meselede - yani insanların sorumlu tutulmaları veya tutulmamaları meselesinde - bilinmesi gereken önemli kurallardan birisi de ; islam’daki fail’in hükmü ile fiil’in hükmü hususudur.

Çünkü bu konuda İslam, failden sudur eden fiilin hükmü ile, failin hükmünü şartlara bağlı olarak ayırmıştır.

Dolayısiyle, eğer bu kuralı iyi anlayıp kavrayamaz isek, tenkitlerimizde de tasviplerimizde de ölçüsüz, dengesiz yargılamalar yapıp, adaletsizce kararlar vereceyizdir.

Şeyhu’l İslam İbni Teymiye r.h bu konuda fetevasın’da şunları zikreder : Bir söz küfür olup onu söyleyen de alel ıtlak tekfir edilebilir. Mesela : ” Kim şunları, şunları söylerse - veya yaparsa - kafirdir ” demek gibi. Fakat o sözleri söyleyen muşahhas bir kişi olduğunda, hüccet ona ikame edilinceye kadar küfrüne hükmedilmez. Muşahhas kişiyi tekfir ettirici şey, hüccetin ikamesidir.
Kötü akibet ve cehennem azabı ile korkutan delillerde de kaide böyledir. Zira Allah’u Teala :

إِنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَالَ الْيَتَامَى ظُلْماً إِنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونِهِمْ نَاراً وَسَيَصْلَوْنَ سَعِيراً

“ Öksüzlerin mallarını zulümle yiyenler, karınlarına sadece ateş doldurmaktadırlar. Onlar çılgın bir ateşe gireceklerdir “

NİSA : 10.AY.

buyurmaktadır. Bu ve benzeri vaid ifade eden deliller haktır. Ancak muşahhas bir kişi aleyhine vaid’le şahitlik edilmediği gibi, ehli kıbleden muayyen bir şahsın aleyhine de ateşle şahitlik edilmez. Zira o şahsa vaid’in tahakkuk etmesine, şartların bir arada bulunmaması veya başka bir engelin sabitliği mani olabilir.

Yani, haram ona ulaşmamış olabileceği gibi, ulaşmışta olabilir. O kimse haramdan tevbe etmiş olabileceği gibi, çok fazla hasenatı olup, irtikab ettiği haramı onunla bertaraf da edebilir. Veya Allah’u Teala onu büyük bir imtihana tabi tutar, o da buna sabrederek, bunun günahlarına kefaret olmasını da sağlayabilir. Hatta o kimsenin, Allah’ın şefaat etmeleri için izin verdiği kimselerin şefaatine mahzar olması da mümkündür.

İşte sahibini tekfir ettiren sözlerin durumu da böyledir. Hakkı bilmeyi gerektiren naslar bir kimseye ulaşmamış olabilir. Yahut naslar ulaşmış ama, o naslar bu kimsenin yanında sabitlik derecesinde olmayabilir. Veya nasları anlamak onun için mümkün olmamış olacağı gibi, Allah’ın mazur göreceği başka şüpheler de olabilir. İşte bu kaide, Resulullah s.a.v’in, onun ashabının ve imamların üzerinde olduğu kaidedir.

MECMAU FETEVA : 3.345


Şeyhu’l İslam yine şöyle buyurmaktadır : Ben muayyen bir şahsın küfre, fıska ve isyana alel ıtlak nisbet edilmesine karşı olanların en şiddetlisiyimdir. Fakat - bilinçli bir şekilde - muhalefet ettiğinde ; kafir, fasık veya asi duruma düşecek Nebevi hüccet, kişiye tebliğ edildikten sonra o kişinin mezkur fiilleri yaptığı bilinirse bu müstesnadır…….”

MECMAU FETEVA : 3.229

İbni Kayyım r.h şöyle der : Azab iki sebepten dolayı tahakkuk eder :

Birincisi : Delilden yüz çevirmek,onu istememek ve gereyi ile amel etmemektir.
İkincisi : Delil getirildikten sonra ona karşı inatlaşmak ve gereğini istememektir. Birincisi yüz çevirme küfrü, ikincisi ise inat küfrüdür. Fakat delil ulaşmadan ve delili öğrenme imkanı olmaksızın bir kimseden sudur eden cehalet küfrüne gelince, Allah’u Azze ve Celle, resullerinin hücceti o kimseye ulaşıncaya kadar, onun sahibinden azabı kaldırmıştır……”

TARİKUL HİCRETEYN : 412

Muhammed İbni Abdulvahhab şöyle der : “ …. Biz Abdulkadir Geylani’nin türbesine koşup ona tapan kimseleri cehaletleri ve onlara bu fiillerinin yanlışlığını anlatacak kişilerin olmadığı için onları tekfir etmez isek, bizi tekfir etmediği ve bizimle savaşmadığı halde Allah’a şirk koşmayan kimseleri bize hicret etmedi diye nasıl tekfir ederiz ? Subhanallah ! bu bize büyük bir iftiradır. ”

ED-DÜRERÜ’S SENİYYE : 1.C.56.S - DAHLAN.SİYANETÜL İNSAN :449

İmam Şafii r.h şöyle der : “ …. Allah’ın isim ve sıfatları vardır. Onları hiç kimse reddedemez. Buna rağmen bir kimse hüccetin ulaşmasından evvel onlardan bir şeye muhalefet ederse,cehaleti yüzünden mazur görülür. Çünkü isim ve sıfatların bilgisi akıl,görüş ve fikirle idrak edilemez….. ”

FETHU’L BARİ : 13.407

İmam Zehebi r.h şöyle der : “….. Hiç kimse öğreninceye ve kendisine hüccet ikame oluncaya kadar günahkar olmaz. Allah’u Teala çok merhametli ve çok lutufkardır. Çünkü :

“ Biz hiçbir kavme resul göndermeden azab edici değiliz “ buyurmaktadır. Sahabenin seçkinleri Habeşistan’da iken farz ve haram hükümler Nebi s.a.v’e geliyordu. Bu hükümler onlara ancak birkaç ay sonra ulaşıyordu. Onlar bu hükümleri bilmedikleri için, kendilerine ulaşıncaya kadar bundan mazur idiler. Delil kendisine ulaşıncaya kadar her bilmeyenin durumu işte böyledir ……”

K.KEBAİR :

İbni Hazm r.h şöyle der : “…. Bir kimseye Nebi s.a.v’in emri ulaşana kadar tekfir edilmemesi gerekir. Bir kimse Resulullah s.a.v’e iman ettikten sonra, hangi itikat ve amel üzerinde olursa olsun, kendisine bir şey ulaşana kadar ona hiçbir sorumluluk yoktur…………….”

EL-FASLU FİL-MİLEL : 4.24.25

İmam Şevkani r.h şöyle der : “….. Sahibi fiiliyle İslam milletinden küfür milletine geçmeyi istemediği halde, kendisinden küfri bir fiilin meydana gelmesine itibar edilmez. Aynı zamanda manasını kabul etmediği halde müslümanın küfre delalet eden bir sözü söylemesine de itibar edilmez. Bilmeden Allah’tan başkasına secde eden de tekfir edilmez …”

NEYLUL-EVTAR : 6.210.S - ES-SEYLUL CERAR : 4.578.S

İmam Şatıbi r.h şöyle der : “ …. Resullerin uyarmasından önce muahezenin olmaması da aynı usullerdendir. Buna Allah’u Teala’nın şu Ayeti kerimesi delalet etmektedir :

“ Biz resul göndermedikçe hiçbir kavme azab edici değiliz “
İSRA : 15.AY.

Allah’ın kulları arasındaki cari olan sünneti, muahezenin sadece resulleri gönderdikten sonra ve hüccetin ikamesinden sonra olacağı şeklindedir. Hüccetin tebliğinden sonra da, “… Artık dileyen iman etsin dileyen de küfretsin “ KEHF:29.AY.

EL-MUVAFAKAT : 3.377.S

Gerek isimlerini zikretmiş olduğumuz bu ilim ehli insanlar ve gerekse isimlerini zikretmediğimiz daha bir çok ilim ehli insan, muahezenin ilimden sonra olacağını, dolayısıyla cahaletin de bu deliller çerçevisinde özür olduğunu açıkça ifade etmişlerdir.

Şimdi ise tarihdeki bir takım vakalara ve o vakalar karşısında islam’ın - bu kaidesini oluşturan - ifadelerine şöyle bir göz atalım.

İbrahim a.s kıssası :

Kur’anı kerim, İbrahim a.s’ın kendisine vahy gelmeden önce fıtratının gereği rabbını arayışını şöyle dile getirmektedir :

فَلَمَّا جَنَّ عَلَيْهِ اللَّيْلُ رَأَى كَوْكَباً قَالَ هَـذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لا أُحِبُّ الآفِلِينَ فَلَمَّا رَأَى الْقَمَرَ بَازِغاً قَالَ هَـذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِن لَّمْ يَهْدِنِي رَبِّي لأكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّالِّين فَلَمَّا رَأَى الشَّمْسَ بَازِغَةً قَالَ هَـذَا رَبِّي هَـذَا أَكْبَرُ فَلَمَّا أَفَلَتْ قَالَ يَا قَوْمِ إِنِّي بَرِيءٌ مِّمَّا تُشْرِكُونَ

“ Üzerine gece bastırınca, - İbrahim - bir yıldız görmüş ve “ bu benim rabbim “ demişti. Fakat yıldız batınca da “ ben batanları sevmem “ demişti. Ayı doğarken görünce, “ bu benim rabbim “ demişti. Fakat o da batınca :

لَئِن لَّمْ يَهْدِنِي رَبِّي لأكُونَنَّ مِنَ الْقَوْمِ الضَّالِّينَ

“ Şayet rabbim beni doğru yola iletmezse, muhakkak ki sapıklığa düşmüş kimselerden olacağım “ dedi. “

“ Sonra güneşi doğarken görünce dedi ki : “ bu benim rabbim, bu daha büyük “ O da batınca, “ ey kavmim ! Ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım “ dedi. “

EN’AM : 76.77.78.AY.

Zikredilen bu Ayeti kerimeler bize, İbrahim a.s’ın kendisine henüz vahy gelmeden önce bir rabb arayışı içinde olduğunu anlatmaktadır. Yani fıtratının gereği bir rabbin varlığını bilen, ama o rabbin ney ve kim olduğunu bilmeyen İbrahim a.s, kendisini bu yönlü bir araştırmaya itmiştir. Ve bu araştırma seyrinde de - kullanmış olduğu ifadelerden anlaşılıyor ki -, henüz rabbisi ona vahy’le doğruları bildirmemişti. Çünkü kullanmış olduğu İfade şuydu : “ … şayet rabbim beni doğru yola iletmez ise sapıklığa düşenlerden olurum. “

Bazıları bu Ayeti kerimelere farklı anlamlar yükleyerek, İbrahim a.s’ın Yıldıza, Aya ve Güneşe rabbim demesini, kavmiyle aralarında geçen bir davet esnasında kullandığını zikretmektedirler. Halbuki bu birkaç yönden batıldır ve yanlıştır. Çünkü ;

Birincisi : Ayet’lerin mantukunda - yani lafızlarında - böyle bir ifade yoktur. Yani onların idia ettiği gibi ; “ ne yani şimdi sizin rabb dediğiniz bu şeyler mi benim rabbim ? “ şeklinde bir ifade yoktur.

İkincisi : Unutmayınız ki hiç bir peygamber, şirk ve küfür ifade eden kelimeleri tebliğinde vesile olarak kullanmaz. Hele hele İbrahim a.s gibi tevhid dininin atası olan bir peygamber kavmine tebliğ için böyle çirkin ifadeler asla kullanmaz. Yani Ay’a, yıldız’a ve güneş’e ; “ bu benim rabbim “ sözünü asla kullanmaz.

İbni Cerir et-Taberi : “ ….. Eğer rabbim beni hidayete erdirmezse …..” Ayetini delil getirerek, bu makamın ; Bakış ve araştırma makamı, olduğunu kabul eder.

Hatta İbni Abbas’tan da bir rivayet nakleder. O rivayet te şunlar anlatılır :

“ İbrahim a.s Nemrut’un erkek çocukları öldürmesi sebebiyle bir mağaraya saklanır. Büyüdükten sonra dışarı çıkınca, yıldızı, ayı ve güneşi rabbi zannederek bu ifadeleri kullanmıştır “

TABERİ.TEFSİR : 3.C.514.S

Hulasa bu makam, munazara makamı değil bakış ve araştırma makamıdır. Dolayısiyle, buradan da açıkça şu anlaşılıyor ki ; kendisine vahyin ulaştığı insanların sorumluluğu ile, ulaşmayan kimselerin sorumluluğu bir değildir.

Kendisini yaktıran adamın kıssası :

“ … Ebu Hureyre r.a’dan. Resulullah s.a.v şöyle buyurmuştur : Asla hiçbir hasenesi olmayan bir adam kendi ailesine hitaben : Öldüğüm zaman beni yakın. Sonra külümün yarısını kara tarafına savurup uçurun,yarısını da denize savurun. Allah’a yemin ederim ki, eğer Allah o külleri toparlayıp diriltmeye kadir olursa alemde hiç kimseye azab etmediği bir şekilde bana azab eder dedi. Bu kimse öldüğü zaman emrettiği işi yaptılar. Neticede Allah karaya emretti kara bütün kül zerrelerini topladı. Allah denize emretti, o da bütün kül zerrelerini topladı. Sonra Allah o kimseye : Bunu niçin yaptın ? diye sordu. O zat : Senden korktuğumdan dolayı ey rabbim. Halbuki sen bunu en iyi bilensin ! dedi. Bunun üzerine Allah o kimseyi bağışladı. “

BUHARİ : 16.C.7364.S - MÜSLİM : 8.C. 2756.N

Şeyhul İslam diyor ki : “…. Bu adam, kemikleri üğütülüp toz duman olduktan sonra Allah’ın kendisini diriltemiyeceğini sanıyordu. Halbuki Allah’ın kudretinin buna yatmeyeceğini sanmak küfürdür. Fakat o kimse Allah’a iman etmesi, emirlerini tasdik etmesi, azabından korkmasına rağmen Allah’ın kudretindeki bu bilgisizliği yüzünden hataya düştü. Dolayısiyle Allah onu bağışladı…”

FETEVA :11.409

İbni Hazm diyor ki : “… Bu kimse Allah’ın, küllerini toplamaya ve kendisini tekrar diriltmeye muktedir olduğunu ölene kadar bilmiyordu. Allah’u Teala onu ; ikrarı, korkusu ve bilgisizliğinden dolayı bağışladı…..”

EL FASLU FİL MİLEL : 69.S

Zat’u envad kıssası :

“ … Ebi Vakıt-el Leysi’den. Dedi ki : Resulullah s.a.v ile birlikte Huneyn seferine çıktık. Biz şirk ve küfür aleminden yeni ayrılmıştık. Müşriklerin Zatu Envat dedikleri ve kutsal saydıkları bir ağaçları vardı. Savaştan önce - galibiyet getirmesi düşüncesiyle - silahlarını bu ağaca asarlardı. Yolda, böyle ulu bir ağacın altından geçerken dedik ki :
- Ya rasulallah ! bize de bir zatu envat edinsene. Resulullah s.a.v buyurdular ki :
- Allah’u ekber ! Yine aynı yol. Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, İsrail oğullarının Musa’ya :
يَا مُوسَى اجْعَل لَّنَا إِلَـهاً كَمَا لَهُمْ آلِهَةٌ

“ Ya Musa ! onların ilahları gibi bize de bir ilah edinsene, dediğinin aynısını diyorsunuz. Siz gerçekten cahillik yapan bir kavimsiniz. “

AHMED : 5.218.21390.N - İBNİ HİBBAN : 8.6667. N - EBU YALA : 2 .1437.N - TİRMİZİ : 4 . 2271

Bu kıssada da görüldüğü gibi Allah resulü s.a.v’e tabi olan ve tevhidi daha yeni anlayan Müslümanlar, Mekke’li müşriklerin kılıçlarını dallarına asarak kendisinden fayda bekledikleri zatu envat gibi bir ağacın, kendileri için de edinilmesini Peygamber s.a.v’den istiyorlar.

Halbuki galibiyet şüphesiz Allah’ın elinde ve O’nun dilemesiyledir. Galibiyetin ağaca silah asmakla olmayacağı ve bu inancın da şirk olduğu gayet açık ortadadır.

Ama buna rağmen Allah resulü s.a.v bu kimselere, Allah’a şirk koşup müşrik oldunuz, küfre girdiniz veya dininizi iptal ettiniz, dolayısıyla sizin yeniden iman etmeniz gerekir Şeklinde tekfiri ifadeler kullanmayıp, onlara bu şekildeki bir inancın ve amelin şirk olduğunu, dolayısiyle bundan uzak durulması gerektiğini anlatmıştır.

Aişe annemizle alakalı iki kıssa :

“ … Aişe r.a’dan, o şöyle dedi : Size resulullah s.a.v’den ve kendimden bahsedeyim mi ? Biz, evet dedik. Aişe : Nebi s.a.v benim yanımda bulunduğu gece olunca geldi. Müteakiben ridasını yere koydu, ayakkablarını çıkarıp onları da ayaklarının yanına koydu. İzarının bir tarafını döşeğinin üzerine yayıp uzandı. Ancak benim uyuduğumu zannedinceye kadar bekledi. Müteakiben yavaşça ridasını aldı. Kapıyı yavaşça açtı, evden çıktı ve kapıyı yavaşça kapadı. Elbisemi başımdan geçirip büründüm, izarımı da giyindim, sonra arkasından gittim. Nihayet Resulullah s.a.v Baki mezarlığına vardı, ayakta durdu ve duruşunu uzattı. Sonra üç defa elini kaldırdı. Sonra geri döndü, ben de geri döndüm. O, süratle yürüdü, ben de süratle yürüdüm. O koştu ben de koştum. Neticede ben onun önüne geçtim ve eve ondan önce girdim. Ben yatar yatmaz o da eve girdi ve :
- Ya Aişe, neyin var soluk soluğasın, buyurdu. Ben : Bir şey yok dedim. Bana :
- Ya bana haber verirsin, yahut da Latifu’l Habir olan Allah bana haber verir, buyurdu. Ben : Ya rasulallah, babam anam sana feda olsun dedim ve olanı kendisine anlattım. Resulullah s.a.v buyurdu ki :
- Önümde gördüğüm insan karaltısı sen miydin ? Evet, dedim. Bunun üzerine beni göğsümden bir defa itti ve bu itişle beni sarstı. Sonra dedi ki :
- Allah ve resulünün sana zulmedeceğini mi sandın ? Ben dedim ki : Ya Rasulallah ! İnsanlar her ne kadar gizlese de Allah onu bilir mi ? Resulullah :
- Evet, buyurdu . “

MÜSLİM : 3.C.974/103.N - AHMED : 6.221.20327.N

Bu olayda da görüldüğü gibi, Aişe validemizden sudur eden Allah’ın ilmi ile alakalı bilgisizliği mazur görülmüştür. Çünkü, Allah resulü s.a.v bunu ona anlatana kadar Aişe validemiz, Allah’ın kalplerden geçeni dahi bildiğini, bilmiyordu.

“ … Aişe r.anha şöyle demiştir : Benim yanıma Medine Yahudilerinden iki yaşlı kadın girdiler de konuşma arasında bana :
- Şüphesiz, kabir ehli kendi kabirlerinde azab olunurlar ! dediler. Ben o kadınların bu sözünü kabul etmedim, onları tasdik etmem bana güzel gelmedi. Sonra çıkıp gittiler. Bu sırada Peygamber s.a.v de benim yanıma girdi. Ben kendisine :
- Ya rasulallah ! İki koca karı benim yanıma geldiler de kabirdekiler kabirlerinde azab olunurlar dediler, diye zikrettim. Resulullah s.a.v de :
- Onlar doğru söylemişler. Kabir ehli, öyle bir azabla azab edilirler ki, onların azaplarını hayvanların hepsi de işitir, buyurdu.
Bundan sonra Resulullah’ı, kıldığı her namaz’da muhakkak kabir azabından Allah’a sığınırken görmüşümdür. “

BUHARİ : 14.C.6311.S

Bu olayda da aynen, cehaletin mazeret olduğuna açık bir delil vardır. Çünkü itikadi bir mevzu olmasına rağmen Aişe validemiz kabir azabını bilgisizce reddetmiştir. Ama ne zaman ki Allah resulü s.a.v bunu kendisine anlattı, Aişe validemiz o zaman kabir azabını kabul etmiştir.

İşte bu kural çerçevesinde fail ile fiili değerlendirmek gerekir. Bu anlatılanlarda görüldüğü gibi söz ve fiiller, şirk ve küfür ifade eden şeylerdir. Ama Allah resulü s.a.v bu fiilleri işleyen hiç kimseyi bu cürümlerinden dolayı tekfir etmemiştir.

Muaz r.a’nun Allah resulü s.a.v’e secde etme olayı :

“ … Abdullah bin Ebi Evfa r.a’dan.Şöyle demiştir : Muaz Şam’dan dönünce Peygamber s.a.v’e secde etti. Resulullah s.a.v :
- Bu ne ya Muaz ? buyurdu. Muaz :
- Ben Şam’a vardım, onların reislerine ve emirlerine secde ettiklerini gördüm. Ben bu işin size yapılmasını arzuladım, diye cevap verdi. Resulullah s.a.v :
- Sakın böyle yapmayın ! Eğer ben Allah’tan başkasına secde etmesini her hangi bir kimseye emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim … “

İBNİ MACE : 5.C.1853.N - AHMED : 4.381.18913.N

Bu olayda da görüldüğü gibi bilmeden Allah’tan başkasına secde edenin tekfir edilmeyeceğine açık delil vardır.

İmam Şevkani r.h der ki : Bilmeden Allah’tan başkasına secde eden bir kimse tekfir edilmez.

NEYLUL EFTAR : 6.210

CAHİLİYE DÖNEMİNDE ÖLEN KAFİR VE MÜŞRİKLER

Meseleyi anlayamayan insanların şüpheye düştükleri hususlardan birisi de şudur ; Eğer cehalet mazeret olmuş olsaydı, Resulullah s.a.v’den önce ölen birtakım insanlar kafir ve müşrik olarak adlandırılmazdı. Çünkü onlara resul gelmemiş ve islam’la alakalı bir şeyler onlara anlatılmamıştır. Örneğin Resulullah s.a.v’in anne ve babasının durumu gibi.

Cevap veriyoruz ve diyoruz ki : durum sizin zannettiği gibi değildir. Onların kafir ve müşrik olarak ölmelerinin sebebi, bilinçli olarak işledikleri şirk ve küfürleridir.

Kendilerine illa da Muhammed s.a.v’in tebliğ etmesine gerek yoktu. Çünkü bu insanlar döneminde de bir önceki peygamberin getirdiği bir takım tevhidi kalıntılar ve gerçekler vardı. Bu kimseler, mevcut olan bu tevhidi kalıntılara dahi ters düşmüşler ve mevcut bir takım gerçekleri de ya bilinçli olarak inkar ediyorlardı ya da, uygulamıyorlardı. Bu böyle anlaşılır. Çünkü Allah’u Azze ve Celle :

“….. Biz resul göndermeden hiçbir kavme azab edici değiliz “

Buyurmaktadır. Ve bu da Allah’u Azze ve Celle’nin kulları üzerindeki cari kanunudur.

Eğer kalkar da bu insanlar uyarılmadı, bunların hiçbir şeyden haberleri yoktu derseniz, haşa Allah’u Azze ve Celle’nin resul göndererek uyarmadığı veya hakkı hakikati bilmeyen kimseleri cezalandırdığını söylemiş olursunuz ki, bu inanç, konunun başından beri zikredilen Ayet ve Hadislerle taban tabana zıt olan bir inançtır.

Allah kendisine rahmet eylesin, Şeyh el-Albani şöyle der :
”… Peygamber s.a.v resul olarak gönderilmeden önce ölen cahiliye dönemi insanları - bilinçli olarak işledikleri - şirkleri ve küfürleri sebebiyle azab olunurlar. Müteahhirinden bazı kimselerin zanlarının hilafına onlar, kendilerine bir nebinin daveti ulaşmamış, fetret ehli kimseler değildirler. Durum onların zannettiği gibi olsaydı Allah’ın : “ Biz resul göndermeden hiçbir kavme azab edici değiliz “
Ayet’i celilesinin gereği azaba müstehak olmazlardı.

Sahihi Müslim’de zikredilen bir hadisi şerifte : ” …. Bir adam resulullah s.a.v’e :
- Ya rasulallah babam nerede ? diye sorar. Resulullah s.a.v :
- Baban ateştedir, buyururlar. Adam arkasını dönüp giderken Allah resulü s.a.v ona :
- Senin baban da ateş’te benim babam da ateş’te, buyururlar. “

MÜSLİM : 1.C.203.N

Nevevi r.h bu hadisi şerhederken şöyle buyurur : ”… Bu hadisi şerife göre ; küfür üzere ölen bir kimse ateştedir. O kimseye mukarreblerin yakınlığı fayda vermez. Fetret zamanı arabların putlara tapınma gibi yaptıkları çirkin fiiller üzere ölen kimseler ateş ehlindendir. Bunun böyle oluşu tebliğ etmeden önce muaheze etmek değildir. Şüphesiz ki Mekke müşriklerine Nebi’lerden İbrahim ve onun haricindeki resullerin daveti ulaşmıştı …”

S. SAHİHA : 1.247-159

ÖĞRENME İMKANI VARSA CEHALET ORTADAN KALKAR MI ?

Bu hususta öne sürülen iddialardan birisi de : “ … Kişinin öğrenebilme imkanı varsa bu, onun cahillik mazaretini ortadan kaldırır …” iddiasıdır.

Bu konuya cevap olarak söylenmesi gereken ilk söz ; Bu, delili olmayan mücerred ve boş bir iddiadır, sözüdür. Neden ?

Çünkü biraz önceki delillerden de anlaşıldığı gibi, sahabelerin hataya düştükleri ortam, Resulullah s.a.v’in aralarında bulunduğu bir ortamdı. Yani, dini en güzel şekilde öğrenme ortamı idi. Ama buna rağmen - yani sorup öğrenme imkanlarının olmasına rağmen - cahaletleri mazeret kabul edilmiş ve tekfir edilmemişlerdir.

Kaldı ki bu hususta anlaşılması gereken bir nokta var ki, o da ; bu insanlar bilmediklerini dahi bilmiyorlar. Yani din adına bildikleri şeylerin gerçekte islam’dan olduğunu zannediyorlar. Ve bu konudaki cahilliklerini de, kendilerine bir şeyler anlattıktan sonra anlıyorlar.

Ama şunu da unutmamamız gerekir ki, Allah resulü s.a.v diğer taraftan da : “ ….. siz hala cahillik eden bir topluluksunuz, sözleriyle de, cahilliğin çirkinliğini onlara açıkça bildirmiştir.

Öyleyse şunu açıkça zikredebiliriz ki, insanları cahilliklerinden dolayı haddi aşmadan kınayabiliriz ama onları alel ıtlak tekfir edemeyiz.

Yani, dininizi neden araştırıp öğrenmiyorsunuz ? Neden cahilce körü körüne hareket ediyorsunuz ? diye bu kimseleri kınayabiliriz, ama onları haddi aşarak kafirlikle, müşriklikle veya munafıklıkla vasıflandıramayız.

Ayrıyeten şunu da bilmek gerekir ki, bu kimseler cahillikleri yüzünden böyle bir şeye ihtiyaçlarının olmadığını zannediyorlar. Yani, iki kelimenin telafuzu ile işin bittiğini dolayısiyle, diğer şeylerin de sadece ufak tefek noksanlıklar olduğunu zannediyorlar. Veya da edindikleri ve öğrendikleri bir çok batıl şeylerin şirk ve küfür olduğunu dahi bilmiyorlar. Biz bu gibi manzaralara çok defa tebliğlerimizde şahid olmuşuzdur.

Bu zavallıların kısmı azamı ; Biz de müslümanız … Biz de Allah’a ve peygamberine iman ediyoruz veya Biz de Kur’an’a sünnete iman ediyoruz, şeklinde ifadeleriyle, iman etmenin bu şekilde olduğunu zannetmektedirler. Halbuki işin aslı öyle değildir ve bunu da bilmiyorlar.

Öyleyse baştan beri anlatmaya çalıştığımız gibi, böyle karmaşık ve girift bir ortamda insanları tekfir etme yerine, onlara ; Bildiklerinin yetersiz olduğunu, Cahilliğin çirkin bir şey olup, İslami ilimlerin üzerlerine farz olduğunu anlatma mecburiyetindeyiz. Çünkü işin güzel ve emredilen tarafı, hakkı tebliğ etme tarafı, çirkin ve tehlikeli olan tarafı ise, insanları tekfir etme tarafıdır.

“ … Allah resulü s.a.v şöyle buyurmaktadır : Hiç kimse başka bir kimseye fasıklık isnad etmesin.Yine hiç kimse bir başkasına kafirlik sıfatı da isnad etmesin. Şayet isnad eder de o kimsede fasıklık veya kafirlik yoksa, bu sıfatlar muhakkak ki söyleyen kimseye döner.”

BUHARİ : 13.C.6028.S

Diğer bir rivayet de ise lafız şöyedir :

“ … Bir Müslüman diğer bir müslümana kafir der de, o kimsede kafirlik bulunmazsa, bu söz söyleyene döner. “

EBU DAVUD : 5.C.4687.N

Hulasa, konu ile alakalı bu ve bununla eş anlamlı deliller oldukça çoktur. Ben sözü daha fazla uzatmadan bu konuyla ilgili dikkat edeceğimiz ve zikredilen delillerden istifede edeceğimiz hassas noktaları tekrar işaret ederek meseleyi sonlandırmak istiyorum. Bunlardan birincisi ;

= Muaheze ilimden sonradır … Yani, insanların hesaba çekilmeleri için mutlaka o ilmin, bilginin kendilerine ulaşması gerekir. İkincisi ;

= Cehalet özürdür … Yani, insanlar bilgisizce yaptıkları şeylerden dolayı hemen tekfir edilmezler. Üçüncüsü ;

= Failin hükmü ile fiil’in hükmü islam’da farklıdır. Dolayısıyla bunun tefrik edilmesi gerekir … Yani, fiil şirk ve küfür olabilir, ama bu fiilin sahibi kafir ve müşrik olmayabilir. Dördüncüsü ;

= Tekfir cahaletin meyvesidir … Onun içindir ki tekfirde acele edilmez. Çünkü tekfirin manileri olduğu gibi şartları da vardır. Bu hususta acele edenler cahil insanlardır. Beşincisi ;

= Ateşi hak eden insanlar, uyarılan insanlardır … Kur’an’ın ve sünnetin ifade ettiği gibi ateşe atılan kimseler, mutlaka ya peygamberler tarafından ya da onların varisleri tarafından uyarılan kimselerdir. Çünkü bu, Allah’u Azze ve Celle’nin kulları üzerindeki cari olan kanunudur. O, kimseyi uyarmadan asla sorumlu tutmaz. Altıncısı ;

= Müslüman tekfirle değil, tebliğle sorumludur … Yani, müslümana düşen insaları tekfir etmek değil, hakkı anlatarak onları uyarmaktır. Çünkü Rabbimizin kitabı ve peygamberimizin sünneti bizlere tebliği emretmekte, tekfirden de nehyetmektedir. Yedincisi ;

= Tekfir, insanın küfre düşmesine sebeptir … Yani, alel ıtlak insanları küfre nisbet edenler, bu aşırılıklarından dolayı kendi ayaklarını kaydırabilirler. Ki hasetsen ben çevremde buna şahid olmuşumdur. Onun içindir ki şuurlu ve basiretli bir Müslümanın tekfirden uzak durması gerekir.

Son söz olarak Rabbimden niyazım ; bizlere önce dinimizi hakkıyla öğrenmeyi, sonra onunla amel etmeyi ve daha sonra da onu başkalarına tebliğ etmeği nasib eylesin.

Amin


Vel hamdu lillahi rabbil alemin
Bunu ilk beğenen sen ol.
Yeni Üye
RE: BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERETTİR(DELİLLERLE)
SELAMUN ALEYKÜM.
CEHALET MAZERET DEĞİLDİR DİYENLERE...
Kendilerine davet ulaştığı halde ona aldırış etmeyen davetin doğruluğu veya yanlışlığı hakkında hiçbir çaba harcamayan ve bu uğurda uğraşıp didinmeyen insanlar bunlar cahil olmalarına rağmen mazur görülmezler. Dünyada da ahirette de kafir olduklarına ve ebedi cehennemi hak ettiklerine hükmedilir.

BUGÜN SAATLERCE TELEVİZYON KARŞISINDA, İNTERNET KAFELERDE VEYA KAHVEHANELERDE VAKİTLERİNİ ÖLDÜREREK ALLAH'IN DİNİNDEN YÜZ ÇEVİREN, ELİNE BİNLERCE KEZ FIRSAT GEÇTİĞİ HALDE KUR'AN'I ARAŞTIRMAYAN, PEYGAMBERLERİN SÜNNETİNİ ÖĞRENMEYEN İNSANLARDA AYNI KATEGORİYE TABİDİR. BUNLAR CEHALETLERİNDEN DOLAYI MAZUR SAYILMAZLAR. BUNLARIN DURUMU CEHALETTE ZİYADE İ'RAZ (YÜZ ÇEVİRME) OLARAK DEĞERLENDİRİLİR.

CEHALETİN ÖZÜR SAYILABİLMESİ İÇİN KESİNLİKLE İZALESİ MÜMKÜN OLMAYAN BİR BİLGİSİZLİĞE SAHİP OLMAK GEREKİR. HANGİ VASITAYLA OLURSA OLSUN BİLGİYE ULAŞMA İMKANI OLDUĞU HALDE ULAŞAMAYAN KİMSELER ASLA MAZUR KABUL EDİLMEZLER. İŞLEMİŞ OLDUKLARI KÜFÜR AMELLERİNİ "BİLGİSİZLİK VE CEHALET" YAMASIYLA YAMAMAYA ÇALIŞANLAR BOŞUNA UĞRAŞMAKTADIRLAR. ONLARIN ÖNE SÜRMÜŞ OLDUKLARI BU MAZERET KESİNLİKLE KABUL EDİLMEYECEKTİR. ÇÜNKÜ ONLAR ŞAYET DİLESELERDİ BU CEHALETTEN KURTULABİLİR VE İÇİNE DÜŞMÜŞ OLDUKLARI HATALARDAN UZAKLAŞABİLİRLERDİ. GEVŞEKLİK GÖSTERDİKLERİ İÇİN CEZALARINI ÇEKMEK ZORUNDA KALACAKLARDIR.

BU NOKTADA ŞEYHUL İSLAM İBN-İ TEYMİYYE'NİN NEREDEYSE MESELEYE SON NOKTAYI KOYACAK ŞU MÜTHİŞ SÖZLERİNİ AKTARMADAN GEÇEMEYECEĞİM. O, REFUL MELAM ADLI MÜTHİŞ ESERİNDE DER Kİ:
"CEHALET, ANCAK İZALESİNDEN ACİZ KALINDIĞI ZAMAN ÖZÜR OLUR. İNSAN HER NE ZAMAN HAKKI ÖĞRENME İMKANI BULURDA BU NOKTADA GEVŞEK DAVRANIRSA ASLA MAZUR SAYILMAZ..."

YANİ, KİŞİ İÇİNE DÜŞTÜĞÜ CEHALETİ OKUMAK, ARAŞTIRMAK, SORMAK, FETVA ALMAK VEYA BUNA BENZER HERHANGİ BİR YOLLA ORTADAN KALDIRMAYA İMKAN BULDUĞU HALDE GEVŞEKLİK GÖSTEREREK İHMAL EDERSE ASLA MAZUR SAYILMAZ. MAZERET, YALNIZCA ÖĞRENMEKTEN ACİZ KALINDIĞINDA SÖZ KONUSUDUR. ÖĞRENMEK İÇİN TÜM ÇABASINI ORTAYA KOYDUĞU HALDE BUNU BECEREMEYENLER VAR YA, İŞTE MAZUR OLANLAR ANCAK ONLARDIR.

BUGÜN KENDİ MENFAATLERİ UĞRUNA EN İNCE AYRINTILARINA KADAR HESAP YAPAN, ALACAK VERECEK MESELELERİNDE KURUŞLARIN HESABINI GÖZETEN, SİYASET DENİNCE ERBABINDAN BİLE DAHA İYİ SİYASET YAPAN, SÖZDE CAHİL VATANDAŞLAR! ACABA DİN DENİNCE VEYA İSLAM'IN HAKİKATLERİ DİLE GETİRİLİNCE NEDEN AYNI HASSASİYETİ GÖSTERMEMEKTELER? KAFALARI TİCARETE, SİYASETE, HIYANETE VEYA YORUMCULUĞA HERKESTEN DAHA İYİ ÇALIŞAN BU İNSANLAR NEDEN İSLAMİ MESELELERE GELİNCE HİÇBİR ŞEYDEN ANLAMAZ OLURLAR? DON ALMAYA GİDERKEN ELLİ KAPI GEZEN BU ZAVALLILAR, İŞ DİNE GELİNCE NEDEN HİÇBİR ARAŞTIRMANIN İÇİNE GİREMEZLER? YOKSA DONLARINA VERDİKLERİ DEĞERİ DİNLERİNE VERMEMEKTELER Mİ? EVET, BÖYLELERİNİN KIYAMET GÜNÜNE ALLAH'A SUNACAKLARI HİÇBİR MAZERETLERİ YOKTUR. İÇİNE DÜŞTÜKLERİ CEHALET, KENDİLERİ İÇİN SIRF BİR MAZERET OLMAKTAN ÖTE AĞIR BİR VEBAL OLARAK KARŞILARINA ÇIKACAKTIR.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Yönetici
RE: BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERETTİR(DELİLLERLE)
Allah razı olsun faruk.furkan. Bu gibi nasihatlere insanın sık sık ihtiyacı oluyor. Unutuyoruz.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Yeni Üye
RE: BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERETTİR(DELİLLERLE)
Ben herhangi bir takım tutmuyor ve takımların hepsinden beriyim. Ayrıca sitenizde takımın kısmında takım tutmuyorum şeçeneğinin olmaması çok saçma.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Acemi Üye
RE: BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERETTİR(DELİLLERLE)
Kur'an'da, büyük şirkte cehalet, te'vil ve taklidin mazeret olmadığını açıklayan Allah (c.c)'a hamd olsun.

Sünnetinde cehalet, te'vil ve taklidin mazeret olmadığını açıklayan Rasulullah (a.s)'a salat ve selam olsun.

Yukarıda eşşafii ve faruk.furkan isimli arkadaşlar büyük şirkte cehaletin mazeret olduğuna dair bazı deliller zikretmişler. Öncelikle bu konuda kısır bir bilgiye sahip oldukları ve bu konuda detaylı bir araştırma yapmadıkları çok açık bir şekilde anlaşılıyor. Ayrıca alimlerin sözlerini anlamamaları, getirdikleri delillerden ve alimlerin bu delilleri nasıl açıkladıklarına bakmaksızın, Allah (c.c) ve Rasulünün büyük şirk işleyen kişileri mazeretli saymadığı kişileri mazeretli sayarak ne büyük bir cürüm işlediklerinin farkında değiller. Buda elbetteki cehaletten kaynaklanmaktadır. Arkadaşlara ilk tavsiyem bu konuda detaylı bir araştırmaya girmeleridir. Ve getirdikleri delillere yazacağım yazıları dikkatli okumalarıdır. Çünkü; Rasulullah (a.s)'ın buyurduğu üzere "Din nasihattır."

Büyük şirkte cehaletin mazeret olduğuna dair getirdiğiniz delillerin sizlere asla delil olmayacağını bilin ve aşağıda yazacağım şeyleri ön yargılı bir şekilde okumayın.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 11-10-2015, Saat:03:30 AM, Düzenleyen: Perspective..
Acemi Üye
RE: BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERETTİR(DELİLLERLE)
Allah'ın izniyle bu yazı dizisinde iddialarınıza tek tek cevap yazacağım.

İlk cevabım İsra: 15 ayetini kendinize delil alarak cehaletin mazeret olacağınızı savunmanıza olacaktır.

Öncelikle sizler bu ayeti zerre kadar anlamış değilsiniz. Siz bu ayeti cehaleti sebebiyle şirk işleyen kişiye müşrik hükmü verilmemesine delil getirmişsiniz fakat ayette buna dair zerre kadar işaret yoktur. Bu ayet cehaleti sebebiyle şirk işleyen kişilere azap edilip edilmemesine dairdir. Dikkat ederseniz ayette "Biz rasul göndermedikçe şirk işleyenlere müşrik hükmü vermeyiz" değil, "Biz rasul göndermedikçe azab etmeyiz" geçmektedir.

Nitekim eşşafii isimli arkadaşta aynısını söylemiştir. O diyor ki:

"Adaletinde zerre kadar şüphe bulunmayan Rabbimiz, resullerini gönderip hüccet ikamesi yapılmadan hiç kimseye azab etmeyeceğini bu Ayet’i celilesinde açıkça beyan etmektedir."

Hem ayetin azabla alakalı olduğunu yazıyorsunuz, hemde büyük şirkte cehaletin mazeret olacağına dair İsra: 15 ayetini delil getiriyorsunuz. İşte bu çok açık bir tezattır.


Büyük şirkte cehaleti mazeret sayan kimseler bu meseleyle ilgili olarak Allah (c.c)’ın şu sözünü delil olarak gösterdiler:

“Biz, rasul göndermedikçe asla azap edecek değiliz.” (İsra: 15)

Bu ayeti delil gösterenler şöyle dediler:

“Allah (c.c), bu ayette Rasul göndermeden hiç kimseye azap etmeyeceğini bildirdi. Buna göre bir müşriğe ancak risalet hucceti ve onun ikame edilmesi sonrası şirki sebebiyle azap söz konusu olur.”

Cevaben diyorumki:

Bu ayetten bu manayı anlamanız doğrudur ve bu konuda size katılıyoruz. Ama sizin bize karşı olan itirazınız bu meseleyle alakalı değildir. Zira biz azap meselesi hakkında konuşmuyoruz. Üstelik azap meselesi başka, dünyada şirk hükmü vermek ise daha başkadır. Bu iki mesele arasında fark olduğu çok açıktır. Sizlerin büyük şirkte cehaleti mazeret sayıp büyük şirk işleyene müşrik sıfatı vermemeniz sizin cehaletinizi ve iki meseleyi birbirine karıştırdığınızı apaçık göstermektedir.

Dünyada büyük şirk işleyen kimse, ister kendisine huccet ikame edilsin, ister edilmesin, ister cahil olsun, ister cahil olmasın müşrik sıfatını hak eder. Fakat bundan dolayı azap görür mü görmez mi meselesi ayrıdır. Zira Allah (c.c) rasul göndermedikçe kimseye azap edecek değildir.

Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 11-10-2015, Saat:03:52 AM, Düzenleyen: Perspective..
Acemi Üye
RE: BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERETTİR(DELİLLERLE)
eşşafii isimli arkadaş diyorki:

Alıntı:Muhammed İbni Abdulvahhab şöyle der : “ …. Biz Abdulkadir Geylani’nin türbesine koşup ona tapan kimseleri cehaletleri ve onlara bu fiillerinin yanlışlığını anlatacak kişilerin olmadığı için onları tekfir etmez isek, bizi tekfir etmediği ve bizimle savaşmadığı halde Allah’a şirk koşmayan kimseleri bize hicret etmedi diye nasıl tekfir ederiz ? Subhanallah ! bu bize büyük bir iftiradır. ”

ED-DÜRERÜ’S SENİYYE : 1.C.56.S - DAHLAN.SİYANETÜL İNSAN :449

Cevap: Şeyh Muhammed b. Abdulvehhab’ın Abdulkadir Geylani’nin mezarından yardım isteyenlerle alakası sözü: Burada da kastedilen azabı hakeden tekfirdir. Yani bu kimselerin azabı hak edip, etmemeleriyle alakalıdır. Yoksa şirk işleyene zahire göre müşrik hükmü vermemek değildir. Şeyh bu tür kişilerin zahire göre müşrik olacağını eserlerinde açıkça ifade etmiştir.

İmam Muhammed b. Abdulvehhab (rah.)'ın eserinde böyle bir söz geçmektedir. Her ne kadar bir takım kimseler bu sözün Şeyh'e ait olmadığını söyleseler de hem şeyhin eserinde, hem de diğer necd âlimlerinin eserinde bu söz geçmektedir. Fakat bu söz Şeyhin büyük şirkte cehaleti mazeret saydığına delil değildir. Zira Şeyh dâhil necd âlimleri büyük şirk işleyen kimseye dünya ahkâmında müşrik hükmünü vermektedirler.

Bu sözde kastolunan tekfir; azabı gerektiren tekfirdir. Zira tekfir iki türlüdür.

Birincisi: Azabı hak etmeyen tekfir. Bu, hüccet ikame etmeden önce işlenen küfre verilen hüküm...
İkincisi: Azabı hakeden tekfir. Bu hüccet ikame ettikten sonra işlenen küfre verilen hüküm...

Muhammed b. Abdulvehhab (rah.) herhangi bir şirki ya da puta tapanların durumunu da aynı görmektedir. Bunlar müşrik ama azabı hakedebilmesi için huccet ikame etmek gerekir. Zira Abdulvehhab’a göre azabı hak etmeyen bir küfür var bir de azabı hakeden küfür var. Aynı şekilde azabı hak etmeyen bir şirk var bir de azabı hakeden şirk var. Bu sebeple azabı hakeden, savaş açmayı gerektiren şirk ve küfür olması için mutlaka huccet ikame etmek gerekir. Zira hem dünayada hem de ahirette azap ancak huccet ikame ettikten sonradır.

Bu konuyla ilgili ileri sürülen: “Biz rasul göndermedikçe azap etmeyiz” (İsra: 15) ayeti geneldir.

Bir kimse dünyada şirk işlerse müşrik, küfür işlerse kafir hükmü veriyoruz. Ama bu kimse azabı hak eden bir küfür ya da şirk değildir. Zira azabı haketmesi için hüccet gerekir. Bu görüş ehlisünnetin çoğuna aittir.

Muhammed b. Abdulvahhab şöyle demiştir:

"Bir kimse açık olan küfür sözü söyler, fakat bunun küfür olduğunu bilmezse bu konuda mazeretli olmaz. Çünkü Allah-u teala şöyle buyuruyor:

"Özür beyan etmeyin. Öyle ki siz imanınızdan sonra inkar ettiniz." (Tevbe: 66)

Bu ayette küfür sözü söyleyenler Rasulullah’a, bu sözü küfür kastı ile söylemediklerini söylediler. Fakat buna rağmen tekfir edildiler. (Necd Tarihi s: 452)

İbni Sehman ve Abdurrahman el-Hafid’in iki çocuğu olan Abdullatif ve İshak, İbni Kayyım’dan alimlerin üzerinde icma ettikleri şu meseleyi naklederek dediler ki:

"Fetret döneminde yaşayan ve rasulün haberi kendisine ulaşmayan kimseler müslüman sayılmaz, İslam ismi onlara verilmez. Hatta onları tekfir etmeyenler bile onları müslüman saymamıştır. Bu sebeble bu kimseler için en layık olan sıfat şirk sıfatı olup müşrik ismiyle isimlendirilmeleridir. Zira İslam’ın aslı ve şehadet kelimesi bozulduktan sonra, İslam’dan artık geriye ne kalabilir ki?" (Necd Alimlerinin Fetvaları c: 3 s: 94)

Akıl sahipleri için bu nakiller yeterli olacaktır.
Bunu ilk beğenen sen ol.
Acemi Üye
RE: BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERETTİR(DELİLLERLE)
eşşafii diyorki:

Alıntı:İmam Zehebi r.h şöyle der : “….. Hiç kimse öğreninceye ve kendisine hüccet ikame oluncaya kadar günahkar olmaz. Allah’u Teala çok merhametli ve çok lutufkardır. Çünkü :

“ Biz hiçbir kavme resul göndermeden azab edici değiliz “ buyurmaktadır. Sahabenin seçkinleri Habeşistan’da iken farz ve haram hükümler Nebi s.a.v’e geliyordu. Bu hükümler onlara ancak birkaç ay sonra ulaşıyordu. Onlar bu hükümleri bilmedikleri için, kendilerine ulaşıncaya kadar bundan mazur idiler. Delil kendisine ulaşıncaya kadar her bilmeyenin durumu işte böyledir ……”

K.KEBAİR :

Cevap: Bu nakilde asla size delil olmaz. Zira bizim burada konuştumuz mevzu büyük şirkle alakalıdır. Halbuki sizin yaptığınız nakilde "farzlar ve haramlar" geçmektedir. Baştada belirttiğim gibi sizler birçok nakiller yapıyor fakat manaları üzerinde hiç düşünmüyorsunuz. Hem ortaya batıl bir iddia atıyor hemde bu batıl iddialarınıza alimleri ortak etmeye çalışıyorsunuz.


İnşeAllah diğer nakillerinize de en kısa zamanda cevap yazacağım.

Bunu ilk beğenen sen ol.
Son Düzenleme: 11-10-2015, Saat:04:21 AM, Düzenleyen: Perspective..
Forumcu
RE: BÜYÜK ŞİRKTE CEHALET MAZERETTİR(DELİLLERLE)
Abdulvvehabın sözünü niye tevil ediyorsun? Ayetleri hadisleri tevil yetmedi şahısların sözlerini de mi tevil ediyorsunuz!
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.