You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Buyrun Cenâze Namazına! Ama Bu Namaz, Kılınacak Cinsten Değil…

Buyrun Cenâze Namazına! Ama Bu Namaz, Kılınacak Cinsten Değil…

General
Buyrun Cenâze Namazına! Ama Bu Namaz, Kılınacak Cinsten Değil…
Buyrun Cenâze Namazına! Ama Bu Namaz, Kılınacak Cinsten Değil…




“İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Biz Allah için yaşıyoruz, O’nun için varız ve O’na döndürüleceğiz.” (2/Bakara, 156)



Evet, uzun bir hastalık döneminden sonra öldü. Gıyâbi cenaze namazı kılmak câizdir, kılınır; ama bu, namazını kılamayacağımız bir cenaze. Çünkü cenaze namazı, ölü Müslümanlar için diri/canlı mü’minler tarafından edâ edilen beden diliyle yapılan bir duâdır. Cenâze biz isek, kendi cenaze namazımızı kılmamız mümkün değildir; ölüler böyle bir görevi yerine getiremez çünkü.



Başınız sağolsun, içinde bizim de bulunduğumuz ümmet öldü. “Başımız sağolsun” da, yok ki başımız, nasıl sağ olsun? Olmayan baş sağ olamaz ki… Ümmetin idamının başlangıcı 3 Mart 1924’e dayanır. Önce ümmetin başını kopardılar. Halkın “gâvur” dediği kimseler eliyle değil; Müslüman gözüken bir zâlim eliyle. Ve modern çağda kendi halkıyla savaşan, bugünkü Sisi’lerin ve Esed’lerin usûl ve akıl hocası da ondan başkası olamazdı. Kurtarıcı, memleketi İslâm devletinden, hilâfetten kurtarmıştı; Batıdan, bâtıldan değil. Kurtarıcı denilen baş tâğut, kurtarmak şöyle dursun, ümmeti darmadağın etti. Gençken mensubu olduğu Osmanlı Devletini, Müslümanları temsil eden devlet olmaktan çıkarttı. Dinle bağını koparıp laikleştirirken, 40’ın üzerinde ülkeye bölünerek yamalı bohça bile değil; yamadan bohçaya dönüşmesinin en büyük müsebbibi oldu. Halkın İslâm’la bağını “baş”tan kopardı, hilâfeti kaldırdı. Başın emir veremediği, vücut organlarının da emri uygulayamadığı bir hastalığı tedavi etmek yerine, başı kesip atma cinayeti… Tümüyle işlevsizleştirilmiş olsa da, adı bile ümmeti ayakta tutmaya yeten hilâfetin kaldırıldığı 3 Mart 1924’de başı kesilerek ümmet öldürüldü. 1293 sene ömür süren bünyenin ölümü de uzun sürer. 89 senedir can çekişiyor ümmet adlı ölümcül hasta, komada bitkisel hayat sürdürüyor. Ve fişini çekiverdiler Suriye’den, Mısır’dan… Beyin ölümü gerçekleşeli uzun zaman olmuştu; şimdi eldeki ayaktaki, gözdeki kulaktaki, dildeki dudaktaki can da gitti. Ölüm tamamlandı; tümüyle öldü ümmet. Irak’taki, Filistin’deki organlar öl(dürül)müştü dün. Bugün de Suriye’de öldü, Mısır’da öldü. Esed’e destek veren İran’da ölmüştü, şimdi Sisi’ye yardım eden Suud ve yandaş ülkelerinde öldü. Başsız ümmetin cansız organları şeklinde tek ümmetin lime lime doğranmış parçaları oraya buraya saçılmış vaziyette idi. Ümmetin ölüsünden bile korkan zâlim Batı ve işbirlikçi zâlim yöneticiler tarafından ölü mü, diri mi diye teste tâbi tutuluyor tanklarla, bombalarla, şimdi de kimyasal silahlarla. Organlar arasında bir uyum, bir irtibat yoksa, o uzuvlar ölü bir bedenin, kadavranın işe yaramayan parçalarıdır. Katolikleri papa, Ortodoksları patrik, Yahudileri hahambaşı temsil ediyor, topluyor, yönlendiriyor. Bir tek İslâm âlemi başsız…



Kıyâmeti bekleyenlere (kıyâmeti bekleyen yoksa bile Mehdi’yi bekleyen çok) sesleniyorum: Kıyâmet, kıyâmetimiz koptu beyler! Yoksa siz de mi kıyâmetin hâlâ kopmadığını sanıyorsunuz? Nedir Kıyâmet? Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, kıyâm etmek, doğrulmak ve dirilmek anlamında olan Kıyâmet; İslâmî literatürde, evrenin düzeninin bozulması, her şeyin altüst olarak yok olması ile, ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa kalkması olayına verilen addır. Kıyâmet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Bir kaostur, yıkımdır Kıyâmet. Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi, tek yönlü maddî ihtiyaçlarının hizmetinde bir insan, Kıyâmeti yaşıyor demektir. İnsanın Kıyâmeti, inancın Kıyâmeti, hakikatin Kıyâmeti... Hem namazda kıyâmı, hem de namaz gibi görev olan küfre ve şirke karşı kıyâmı gerektiği gibi yerine getirmeyenlerin âkıbetidir Kıyâmet. “Kıyâm et” emrini uygulamayanların dünyevî cezâsıdır “Kıyâmet”.



Ayrıca, kendi aramızda şu değerlendirmeyi yapmak mecburiyetindeyiz: Öyle bir acayip dünyada yaşıyoruz ki, söz fayda etmiyor; meşhur tabirle sözün bittiği yerdeyiz. Söz bitince silah konuşsun diyorsunuz, o da fayda sağlamıyor. Yani, söylemesi zor, ama söylenmeli; canla cihadın bile yeterli olmadığı bir fitnenin içindeyiz. Nasıl mı?



Kurtuluş Savaşı denilen savaşta bu ülke topraklarında nice insan canlarını verdi. Sonuç mu? Onların kanları, antlaşma masalarında çok ucuza satıldı. Sanki düşman olan kâfirler gâlip gelseydi Türkiye’de nasıl bir yönetim uygulayacak ve nasıl halkı kanun zoruyla Batılılaştıracaksa aynısı uygulandı. Dünyevî açıdan bedavaya ölmüş oldular savaş yapan ve zafer kazananlar.



Bosna Hersek’te cephelerde öldürülen kardeşlerimiz… İnşaAllah hepsi şehid derecesine ermiştir. Ama, dünyevî sonuç ortada: Ne İslâm devleti kuruldu, ne problemler çözüldü. Çeçenistan için de benzer şeyler söylenebilir. Afganistan için daha göze batacak şekilde şehidlerin kanlarının neticeyi tayin etmede yeterli olmadığı ifade edilebilir. Irak’sa tam bir fâcia. İşgalci Amerika’yla mücadele yerine; mezhep savaşlarını başlatmışlardı. Suriye ondan da beter. Kimi dini için, kimi devlet(i) için, kimi mezhebi, kimi vatanı için, kimi kral için, kimi demokrasi için savaşıyor. Amerika ve T.C. uğruna savaşanlar yanında, İran için, Hizbullah için, el-Kaide için savaşanlar… Bütün Ortadoğu ülkelerini kapsayacak mezhep savaşlarının tüm işaretleri gözüküyor. Mısır’da hatlar ve saflar daha da karışık: İhvan başta olmak üzere Müslümanlar, demokrasiyi savunuyor, Sisi taraftarları demokrasiye karşı. Kime şehid denecek, kime ölü; tam net değil. Ve tabii akan kanlar zulmü boğamıyor, kan silaha gâlip gelemiyor. Şehid sayılanların kanları İlâhî rahmetin ve zaferin sebebi olamıyor…



“Beşşar Esed kimyasal silah kullanırsa, o zaman Suriye devletine savaş ilan ederiz” diyen Amerika’nın bugün dut yutmuş bülbül (daha doğrusu “leş kargası”) rolü oynaması ne ile izah edilecek? Aman savaş ilan etmesin, öyle bir şey istemeyiz; ama kimyasal gaz vahşetine, bu insanlık suçuna karşı bir tavır alması gerekmez mi? Müslümanlar ABD’ye ve Batılılara göre insan sayılmadığı için onların ne kadar ve ne şekilde öldürüldüğüne bakılıp tavır alınması gerekmez tabii. Bir“leş”miş milletlerden toplu kıyımlara sebep olan insanlık dışı uygulama olan kimyasal silah kullanımına bir kınama bile çıkmadı, Avrupa üç maymunu oynuyor. Bunlara kızmaya bile değmez; görevlerini yapıyorlar. Şeytanın cinayetlere, kötülüklere destek olmasından daha doğal ne olabilir ki… İyi de, Müslümanlara ne oluyor? Dünyadaki Müslümanlardan, olmadığını, öldüğünü söylediğimiz ümmetten hiç mi hiç ses çıkmıyor.



Ciddî bir usûl yanlışlığı mı yapılıyor acaba? Hiçbir peygamberin devlet kurmadan hiçbir küfür gücüne karşı silahla savaştığını bilmiyoruz. Onlar; zulmün, şirkin, bâtıl ve hurâfelerin kaynağı olan düzene düşmanlıklarını, onu temelden yok edecek tevhidi, hakkı, vahyi insanlara tebliğ ederek toplumun kendilerini İslâmî anlamda değiştirmelerini önceliklemişlerdi. Devlet kurabilen, Allah’ın indirdiğiyle hükmetme imkânına kavuşabilen peygamberler, ancak devlet gücüne eriştikten sonra küfürle silahlı mücadeleye girişmişlerdi. Hatırlayalım, Peygamberimiz de ancak devlet olduktan, Medine’ye hicret ettikten sonra savaş iznine sahip olmuş ve daha sonra da çevredeki İslâm’a saldıran rejimlere karşı savaşla emrolunmuştu. Kur’an’ın “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı (yönetimi ve nimetleri) değiştirmez.” (13/Ra’d, 11) hükmünü unutuyor insanımız. Sosyal değişim sonucu siyasal değişim yerine; siyasal rejimi öncelikle hedefliyor.



Öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, kimin eli kimin cephesinde belli değil. Kim kimin uğrunda, niçin cihad ettiğini bilmiyor. Hangi teşkilat, hangi grup neyi amaçlıyor; çok net değil. Net kabul edilenlerin de yarın nasıl bir pazarlık ve hesaplar içinde olacağını, şehid kanlarını satıp satmayacağını, ya da kandırılıp kandırılmayacağını kimse bilmiyor. Suriye’yi ele alalım. Beşşar Esed’i Rusya destekliyor, iyi yakışır; ikisi de İslâm ve Müslüman düşmanı. Muhâlifleri Amerika ve Batı destekliyor. Rusya ile Amerika, birbirlerine benzemeyecekler, birinin yaptığını diğeri bozacak; tamam anlaşılıyor, ama Suriye rejimine karşı savaşan İslâmî muhalefeti Amerika’nın ve Batı devletlerinin desteklemesi akılları karıştırmıyor mu? Yine, İran’ın Beşşar Esed’i desteklemesi dünya Müslümanları nezdinde şiddetli tepkiye ve düşmanlığa sebep olmuyor mu? İslâm düşmanı şaha karşı devrim yapmış bir ülkenin aynı özelliklere sahip modern şaha (Esed’e) karşı İslâmî devrim için ayaklanan halka düşman olması ne ile izah edilecek? Yok, İslâm devrimi için ayaklanma yoksa, bunca Selefî ve el-Kaideci başta olmak üzere oraya yardım eden Müslümanların durumunu kim izah edecek? Peki, laik T.C. devletinin muhâlifleri desteklemesi… Hiç, Batı taraftarı, Nato üyesi, Avrupa Birliğine aday, demokrat, laik ve Kemalist T.C. rejimi, hemen yanı başında bir İslâm devleti kurulmasını ister mi? “İsteyebilir” derseniz, komşusunda bunu isteyen kendi ülkesinde niye istemez? İstiyorsa niye gerçekleştirmek için en küçük adım atmaz? İslâm düşmanı Esed’i destekleyen İran’ı İsrail’den daha zararlı düşman gören Suud yanlısı Selefîler, şimdi ciddi şekilde samimiyet testine tâbi tutuluyorlar. Suud İslâm düşmanı Sisi’yi destekliyor. Bu grup, İran’a gösterdikleri tavrı aynen Suud’a da gösterecekler mi? Göstermeyeceklerse, Suriye’deki muhaliflere dostluk ve İran’a düşmanlık konusundaki argümanları da, samimiyetleri de tartışılmayı hak etmiyor mu?



“Öyle bir fitneden sakının ki, o sadece sizden zâlim olanlara isâbet etmekle kalmaz (herkese sirâyet ve tüm halkı perişan eder). Bilin ki Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25) Fitne, imtihan, ya da belâ... İçindeki bir grubun ne şekilde olursa olsun, zulüm, hatta zulmün en büyüğü şirk işlemesine hoşgörü ile bakan, zâlimlerin karşısına dikilmeyen, bozguncuların yoluna engel olmayan bir toplum, zâlimlerin ve bozguncuların cezasını hak eden bir toplumdur. Zulüm, bozgunculuk ve kötülük yaygınlık kazanırken, insanların hiçbir şey yapmadan yerlerinde oturmalarını İslâm asla hoş görmez. Zira İslâm, birtakım pratik yükümlülükler gerektiren bir hayat sistemidir. Kaldı ki, Allah’ın dinine uyulmadığını ve Allah’ın ilâhlığının rededilip yerine kulların tanrılığının yerleştirildiğini gördüklerinde müslümanların sessiz kalmaları, bununla beraber Allah’ın, onları belâdan kurtarmasını istemeleri, sünnetullaha ters bir arzu ve kabul olmayacak bir tavırdır. “Sakın, zulmedenlere az da olsa meyletmeyin. Yoksa size ateş (Cehennem) dokunur. Sizin Allah'tan başka velîniz yoktur, sonra yardım göremezsiniz.” (11/Hûd, 113)



Dinimiz bütün Müslümanların kardeş olduğunu bildiriyor. Tefrikayı yasaklayarak Allah’ın ipi olan Kur’an’a tüm Müslümanlar olarak hep birlikte sarılmamızı istiyor. Müslümanlar olarak Kur’an’ın istediği gibi birleşip dayanışma ve vahdet içinde olsaydık çok büyük güç olurduk ve emperyalist zâlimler, Afganistan’ı yakıp yıkamaz, Irak’ta bir milyondan fazla insanı öldüremez, İsrail Filistinli kardeşlerimize böyle vahşice saldırıp zulümler yapamazdı. Suriye kitle imha silahlarını dünyanın gözüne baka baka rahatça kullanamaz; Mısır zindanları Müslüman kardeşlerle dolduramaz, ülkeyi hapishane ve morga döndüremezdi. Problemin teşhisi, çözümü de veriyor: Tevhid ve vahdet; Allah’ın ipine, Kur’an’a hep birlikte sımsıkı yapışmak…



Bugün müslümanların kâfirler arasında bir selin içindeki köpük gibi, çer-çöp gibi olmasının temel sebebi, düşman edinmeleri gereken kâfirleri dost kabul etmeleridir. Dünyada izzetin, onurun, devletin; âhirette cennetin bedeli, Allah’ı ve Allah taraftarlarını dost; şeytanı ve şeytanın askerlerini düşman kabul etmek ve dostluk ve düşmanlığını ispatlayacak davranışlarda bulunmaktır.



Batılı kâfirlere, hıristiyan ve özellikle de yahudilere ait Kur'an'da beyan edilen nice olumsuz özellik, bugün "müslümanım" diyenlerde hiç eksiksiz bulunmaktadır. Dolayısıyla hıristiyan ve yahudilere verilecek dünyevî ve uhrevî cezalar, mü'minlerden onları örnek alan taklitçilere de verilecektir. Bu, İlâhî adâletin gereğidir. Lânete, gazaba uğrama ve dalâlet/sapıklık hükümleri/damgaları da. Bu değerlendirmeler, fertler için olduğu kadar; toplum için de geçerlidir. Toplumların, devlet ve rejimlerin, lânetli ve sapık yolu izledikleri zaman, helâkleri ve cezaları, tarihtekinden farklı olmayacaktır. Sünnetullah'ta (Allah'ın toplumsal kanunlarında) bir değişiklik olmaz. Saâdeti asra taşımak ve sahâbeleşmek mümkün olduğu gibi, Firavunlaşmak, hayvanlaşıp Esedleşmek (Esed bir hayvan cinsidir), İsrâil'leşmek de mümkündür. Bu tercih; mutluluk veya felâketi, cennet veya kıyâmeti seçmektir. Dışımızdaki kâfirden daha tehlikeli olan, içimizdeki kâfirdir, gâvurluktur; inanç, ahlâk ve yaşayış tarzı olarak gâvurlaşmadır. "Ey iman edenler! Siz (önce) kendinize bakın. Siz hidâyet üzere/doğru yolda olunca, dalâlette olan kimseler size zarar veremez." (4/Nisâ, 105).



“Ey iman edenler! Eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz, Allah da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar.” (47/Muhammed, 7) “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer gerçekten iman etmişseniz, üstün gelecek olan sizsiniz.” (3/Âl-i İmrân, 139) "Ey iman edenler, iman edin!" (4/Nisâ, 136).



Mü’minlerin, her şeyden önce yeniden imanını, sosyal, ekonomik ve siyasal yapısını gözden geçirmesi gerekmekte, köklü değişikliklere aday olması icap etmektedir. Bunun için de başlanacak yer: Tevhiddir, şirkin izâlesidir.



Sonra canlı Kur’an adayları yetiştirmek, iman-amel bütünlüğüne, takvâ ve ahlâkî erdemlerle örnekliğe önem vermektir. İşte bu özelliklere sahip olan ümmetin içinde tüm ümmeti ve İslâm’ı temsil edebilecek öncü insanların, nasıl cihad edilmesini bilen ilim sahibi, muttakî ve ahlâklı mücâhidlerin cihadı, kapıları açacak ve Allah’ın yardımına muhatap olunacaktır. Allah, ancak bu aşamalardan geçmiş, kendi dinine yardım edenlere yardım edecektir. Ve Allah’ın yardımına lâyık olmadan böylesi büyük işleri başarmak ve hatta girişmek mümkün değildir.



İnsanımız, dostunu düşmanını tanımıyor, işgalin ne olduğunu bilmiyor. Gardiyanına âşık oluyor, celladını ölesiye (öldürülesiye) seviyor. Aman Allah’ım, nasıl olur, şehid kanları bile bu durumu değiştiremiyor. Dünyasını yok etmekten daha büyük zulüm, insanın âhiretini mahvetmektir. Kur’an öyle diyor: “…Allah'a şirk koşma! Şüphesiz şirk, gerçekten en büyük zulümdür.” (31/Lokman, 13). Filistin’den, Mısır’dan, hatta Suriye’den daha feci bu ülkenin insanlarının durumu. Onlar hiç olmazsa düşmanlarını tanıyorlar onlara tavır alıyorlar. Ölüyorlar (ölümsüzleşiyorlar) ve mümkün ki kurtuluyorlar. Buradaki işgal sonucu ölenlerinse âhireti mahvoluyor. Biz, insanların suçsuz yere ölmemesi için mi öncelikle mücadele etmeliyiz, yoksa âhiretlerinin mahvolmaması için mi? Önceliğimiz insanların bedenleri mi, ruhları mı? Dünyaları mı, âhiretleri mi? İnsanların öncelikle karınlarını mı doyurmalıyız, gönüllerini mi?



İnsanımız o hale gelmiş ki, belâ kendi evinin kapısına dayanıncaya kadar suya-sabuna dokunmamayı tedbir sayabiliyor. Para-pul, araç-gereç, sayı-nüfus hesabı yaptığı kadar bile Allah'ı hesaba katmıyor ve korkularının esiri olabiliyor. Okumakla adam olacağına, namazla sadece Allah’a kulluk bilincine ulaşacağına, duayla aktifleşeceğine, sabırla direnişe geçeceğine; kitapla eşekleşebiliyor, namazla ürkekleşebiliyor, duayla pasifleşebiliyor ve sabırla zilleti kuşanabiliyor. Elini taşın altına koyacağına, yüke omuz verip yük alacağına; yük olabiliyor. Bir yol bulacağına, yol açacağına, yola düşeceğine; yolda düşüyor, düştüğü yerden kalkmıyor, yoldan çekilmiyor. Yangını söndürmek için eline bir kova su alıp göreve koşmak yerine; itfaiyecileri eleştiriyor, yürüyenin önüne taş, üretenin önüne set olabiliyor. Zihni düşünce, gönlü huzur, eli iş üreteceğine, sadece dili laf üretiyor.



Eskiden ülkücü gençlerde görüldüğü gibi, insanları gaza getirip dâvâ filan diyerek canlarını feda ettirmek çok zor değil. PKK bile bunu beceriyor. Önemli olan ölmesini bilmek değil; müslümanca yaşamanın yolunu bulmak. Müslümanın kanı o kadar ucuz olmamalı. Delicesine, heyecana kapılarak, hastalıklı bir ruh haliyle, öleyim de kurtulayım diyerek, kendisi ilim sahibi olsa isabetli karar verebilecek, ama öyle olmadığından, ilim ve takvâ sahiplerinin fetvâsını da almadan; mutlaka ölünmesi gerekip gerekmediğini bilmeden, aceleci bir kararla (dilim varmıyor, ama söylemeliyim: İntihar eder gibi) ölmek... Bu anlayış mı kurtaracak ümmeti? Delikanlı, doğru dürüst iman etmeden mücâhid kesiliyor. Canlı Kur’an değil; ama mücahid, kahraman! Niye öldüğünü, dininin kendisinden bu ortamda böyle bir şeyi kesin şekilde isteyip istemediğini bilmeden ölmek. Şehidlik bu demek mi gerçekten? Bu, militanca yaklaşıma, intihar bombacılığına, dünyevî kahramanlığa, fedâkârlığa, yiğitliğe daha yakın bir anlayış, ama İslâm’ın cihad ve şehâdet anlayışına ne kadar uzakta, tartışılmalı. İslâm, insanları kurtarmak ister. Canla cihad, yani Allah için savaş, başkalarını öldürüp cehenneme göndermek için değil; nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır.



Cihad, yanmaktan kurtulan merhametli insanların başkalarının imdadına koşmasının, insan kurtarma savaşının adıdır. O yüzden kurtulmayan kurtaramaz. Canla cihadda, yani Allah için savaşta hedef, öldürmek değil; diriltmektir. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek. İnsanları yurtlarından etmek değil; onlara ebediyet yurdunu kazandırma gayretidir cihad. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar.



Çokların hayat bulması için, belli bir azgın azınlığın ölmesi gerekiyorsa, işte buna "cihad" deriz ve buna koşarız. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz. Bunun şartlarını da ümmetin ulemâsı belirler, birkaç gencin heyecanlı ama cahilce tavrı değil.



Önemini abartılı şekilde anlatan, dinin esası, özü ve her şeyi olarak takdim eden nice samimi olduğuna inandığımız cihad taraftarı gençlerin bile yanlış değerlendirdiği “cihad”ı kısaca tahlil edelim:



Cihad farzdır. Cihad, sadece silahla veya can alıp canını vermekle sınırlandırılamaz. Kur’an’da cihadı emreden hemen bütün âyetler, “malınızla ve canınızla cihad edin” der. Önce malla, yani, can dışında Allah ne tür imkân verdiyse onlarla Allah yolunda cihad… Cihad emri, Kur’an’ın tedricî olarak topluma yüklediği görevlerdendir. Cihad emri, öncesinde başka çalışmaları icap ettiriyorsa oradan başlamayı gerekli kılar. Namaz için önce abdestin gerekli olduğu gibi.



Türkiye topraklarında yaşayan kimselerin en önemli cihadı bu topraklarda olmalıdır. Çünkü bizim yaşadığımız yerlerde cihada daha büyük ihtiyaç vardır. Şirkin izale edilmesi için yapılacak ciddi çabalar için uğraş vermek, can vermekten daha zor, daha sabır isteyen, daha ilim ve olgunluk isteyen bir tavırdır.



Şeytan, yapamayacağımız büyük işleri, idealleri, boyumuzun ve gücümüzün yetmeyeceği şeyleri güya yaptırmak için, yapacağımız görevleri aksattırmayı pek sever. Şeytanın sağdan yaklaşmasıdır bu.



Çözüm, kısa vadede ve heyecanla, kendini feda etmekle çözülecek basitlikte değil. Ve kendini kurtaramayan başkalarını kurtaramaz. Eteği tutuşan itfaiyecinin yangını söndürmesi beklenemez. Yamuk ağacın gölgesi de yamuk olacaktır. Gencin biri “ben Halep’te 30 arşın (metre) atladım” diye övünür durur; bununla orada burada kahramanlık taslar. Onun yalanını ispatlamak için biri der ki: “Halep oradaysa, arşın burada. Orada atladıysan burada da atlarsın, haydi!” Ve delikanlı ondan sonra sus-pus olup oturur. Oralarda cihad edecek kahramanımız burada hangi cihad sınıflarından geçti, değerlendirilmez. Aynen, Almanya’daki cemaatlerin kendi çocukları tümüyle küfür ortamında eriyip kaybolurken, buna çözüm bulacak yatırımlar yerine, bütün infaklarını Türkiye’ye gönderdiği gibi. Yine, eve lâzım olan eşyanın camiye bağışlanmasındaki yanlışlık gibi bir durum. Cihad mekânları; mânen hastalıklı, ülkelerinde ciddi bir şey yapamayan insanların sığınağı, ucuz ve kolay yoldan cennete gitmek için kaçılacak, sığınılacak mekânlar değildir; ya da Vehhâbîleştirme kursu…



Ben bunları yazmak zorunda mı kalacaktım Allah’ım? Ben ki, şehid çocuğu değilim, ama Şehâdet benim çocuğum. Keşke, bilgisayarım olmasaydı, cihad ortamlarını ve şehid (zannedilenlerin) kanlarının sonucunu (sonuçsuzluğunu) eleştirmeseydi tuşlar! Ve bunları gönlüm kanayarak, ruhum ağlayarak yazmak zorunda kalmasaydım…



Ne mi yapmak lâzım? Önce durum ve konum tahlili… Akıllıca, çekinmeden. Sonra uzun vadeli programlar. Ümmetin ihyâsı, tevhidi anlayan muvahhidlerin vahdeti. Sonra öncülerin şûrâsı ve önderliği. Ulemânın beraberliği, kolektif dayanışma ve güçbirliği ruhu. İlim-takva-cihad bütünlüğü. Allah’a (O’nun dinine) yardım. İlâhî rahmete paratonerlik ve liyâkatlik. Ümmet içinde öncü bir kadro, ümmet içinde ümmet. Ve, onların İslâmî değişim ve dönüşüm için planlı programlı faaliyetleri. Cihadsa, her çeşidiyle cihad; Ama niyetlerin, inançların, amellerin/eylemlerin, safların, önderliğin netliği.



Asılla ilgili ciddi usûl hataları mı yapıyoruz? İslâm adına da olsa; fıtratımıza, Sünnetullaha ve vahye ters uygulamalar mı yapıyoruz da dünyevî netice için hiçbir ilerleme kat edemiyoruz? Tedrîce mi riâyet etmiyoruz? Tevhidî hayat görüşü yerine, klasik veya modern hurafelerden örülü yanlış din anlayışı mı bizi kuşatıyor? Cihadın zahmeti yerine dünyevî rahatı mı tercih ediyoruz? Dindarlıkla dini darlığı mı karıştırıyoruz? Öncelikleri, önem sırasını yanlış mı tespit ediyoruz? İnandığımız esaslar Kur’an’ın iman esasları değil mi yoksa? İmanımız yakîniyet, kemal ve samimiyet testlerinden geçebilir mi acaba? Amelimiz ihlâslı mı değil? Fedâkârlık bilincimiz mi yetersiz? Adama bilincimiz hiç mi yok? İnfak gayretimiz, verme hassâsiyetimiz köreldi mi iyice? Cemaatleşme ile gruplaşmayı karıştırarak fırka fırka mı olduk? Mezheplerimiz, cemaatlerimiz dinin yerini mi aldı yoksa? Hocalarımızın, ağabeylerimizin görüşleri, nassların önüne mi geçiyor? Zengin olmayı sevip istediğimiz kadar cenneti istemiyor muyuz acaba? Aç kalmaktan korktuğumuz kadar cehennem korkumuz mu yok? Üniversite sınavını ve benzeri dünyevî sınavları, Allah’ın dünyada bizi tâbî tuttuğu imtihanlardan daha önemli mi görüyoruz? Şükür yerine nankörlük ve şikâyeti, sabır yerine pasiflik veya isyanı mı tercih eder olduk? İslâm devleti yerine demokratik düzenleri mi savunur hale geldik? Devlete tâlip olmamız gerektiği halde, gayri İslâmî yasalarla yönetilen düzenin hükümetine tâlip olmayı mı seçtik? Yeryüzünde adâleti sağlayacak İlâhî hükümleri hâkim kılma gayreti yerine, zâlimlere az da olsa meyletmeyi mi tercih ettik? Dost olmamız gerekenleri düşman, düşman olmamız gerekenleri dost mu kabul ettik yoksa? Tersi olması gerektiği halde, mü’minlere sert, kâfirlere hoşgörülü mü davrandık? Yalnız kalmaktansa yanlış yapmayı, marjinal kalmaktansa çoğunluğun yanında yer almayı mı yeğledik? Sürüden ayrılıp saflarımızı belirlemek yerine, “uydum kalabalığa” diyenlerden mi olduk? Dâvâ adamı dâvetçi olmayı geri plana atıp dünyevileşen tiplere mi dönüştük? Yoksa, bütün bu cinayetlerin hepsini ve ilave edilebilecek nice benzerlerini yapmaktan mı çekinmedik? Öyleyse… Öyleyse Rabbimizin rahmetinin, yardımının gelmesini beklemeye ne kadar hakkımız vardır?



Bu fesadın sorumlusu bizleriz: “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde (şehirde ve kırsalda) fesat belirdi, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” (30/Rûm, 41) Müslümanlar olarak başımıza gelen belâ ve musibetlerin sebebi bizleriz: “Başınıza gelen her musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir. (Bununla beraber) Allah, çoğunu da affeder.” (42/Şûrâ, 30); “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsinden/kendindendir…” (4/Nisâ, 79)



Kâfirlerin, dalâletteki kimselerin bize pek zararı olmaz; bize esas zarar bizden, içimizden gelecek, kendimizden zannettiğimiz kimselerden sakınmamız gerekecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalâlette olan sapık kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artı O, size yaptıklarınızı haber verecektir.” (5/Mâide, 105). Düşmanlarımıza Allah’ın yardımıyla gücümüz yeter; ama ya dost bildiklerimize? Öyleyse arınıp temizlenmek, yenilenip fıtratımıza dönmek, mağlûp olduğumuz bir-iki raunttan sonra diğer rauntları alıp şeytanın sırtını yere getirmek, yani tevbe edip kendimizi düzeltmek gerekiyor, aynen ana ve babamızın dediği gibi dememiz gerekiyor: “(Âdem’le eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (7/A’râf, 23)



"İnsan, hayır istemekten bıkkınlık duymaz, fakat ona bir şer dokundumu, artık o, ye’se düşen bir ümitsizdir.” (41/Fussılet, 49). “Öldük, bittik, mahvolduk”, “bizden adam olmaz.”, “Dünyamız zillete boyandı; öyleyse âhiretimiz de mahvolursa mahvolsun, ne yapalım?” Böyle mi diyeceğiz? Umutlu olan kimse, mutlu da olabilir. Umutsuzluk ise mutsuzluktur. İnsanlardan umut kesebilirsiniz, hatta kendinizden bile; ama mü’minseniz Allah’tan asla! Unutmayalım; Yoktan var eden Allah, ölüden diri de çıkartır (6/En’âm, 95; 10/Yûnus, 31; 30/Rûm, 19). Kıyâmeti dünyada yaşıyorsak, yeniden dirilişi de önce dünyada gerçekleştirmeliyiz. “Kıyâmet”, yaratılmışların topyekûn ölümünü ifade ettiği gibi, ondan daha çok, ölümden sonra yeniden dirilişi, canlanış ve ayağa kalkışı belirtir. Kıyâmeti dünyadayken yaşayan kimseler olarak yeniden canlanmalı ve diğer insanları canlandırmalıyız. Bak görmüyor, duymuyor musun, kalk borusu öttü; Kur’an bizi uyanmaya ve göreve çağırıyor.



Peki, Rabbimiz bizi niye terk etti? Mü’minlere yardım vaad edip kendi üzerine görev olarak yazdığı (30/Rûm, 47) halde, niçin İlâhî yardım gelmiyor? Bunca cemaatten, bu kadar âlimden birine Rabbimiz rahmetiyle muâmele edip ümmetin oraya yönelmesine işaret etmiyor?



Biz Rabbimizi terk ettik; O da bizi rahmetiyle terk etti. Biz O’nu unuttuk; O da bizi (yardımını göndermeyerek) unuttu (7/A’râf, 51; 45/Câsiye, 34).



Hastalık doğru teşhis edilirse, tedavi için yapılması gerekenler de netleşir.



Bunca nimet ve ihsânını sunan Yüce Allah insanları ancak kendisine ibâdet/kulluk yapsınlar diye yaratmıştır (51/Zâriyât, 56). Kur’an’ın nazarında, hayat bir imtihan, daha doğrusu bir imtihanlar zinciridir. Allah’ın dünya ve âhirette yardımını ve vaad ettiği cenneti kazanabilmesi için, insanın hayatı boyunca tâbi tutulacağı imtihanlarda İlâhî yardıma lâyık olduğunu ispatlaması lâzımdır (2/Bakara, 155; 3/Âl-i İmrân, 186; 23/Mü’minûn, 30; 29/Ankebût, 2-3). Bu imtihanlar, gerçekten iman edenlerle etmeyenleri birbirinden ayırır (3/Âl-i İmrân, 166-167, 169; 9/Tevbe, 16; 29/Ankebût, 3; 47/Muhammed, 31).



Allah’ın Yardımını Bekleyenler, Allah’ın Dinine Yardım Etmek Zorundadır!

İnsandan kendine doğru adım atmasını isteyen Rabbimiz, dünya imtihanını kazanması için insandan gayret ve çaba ister. Tüm âlemlerin rabbi olan Allah Teâlâ, insana verdiği bunca nimete şükür mü, yoksa nankörlük mü edileceğini dener. Onun için kul ile Allah arasındaki ilişkiler, kul öncelikli olmalıdır. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın değişmez kanunlarındaki icraat böyle istemektedir. Kul, Allah’a iman edip Allah ve Rasûlüne itaat edecek, Allah da onları büyük kurtuluş olan, içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır (4/Nisâ, 13). Allah, iman edip sâlih amel işleyen kullara, daha önceki ümmetleri hâkim kıldığı gibi, yeryüzünde halife kılacak, dinlerini yerleştirip koruyacak, yani onlara devlet nimetini de ihsan edecektir. Yeter ki, kullar sadece Allah’a kulluk ve ibâdet edip, hiçbir şeyi O’na şirk koşmasınlar, O’na hiçbir şeyi eş tutmasınlar, yani zafere, devlete lâyık olsunlar (24/Nûr, 55).



“Zahmetsiz rahmet olmaz.” Allah sebeplerin mahkûm değildir, ama dünyayı bir sebepler kanununa bağlı kılmıştır. “Yere eken göğe bakar.” Yere bir şey ekmeyen kimsenin göğe bakıp yağmur ve rahmet bekleme hakkı yoktur. Tarlaya tohum ekmeden, yani fiilî duâ yapmadan, kimsenin Allah’tan ekin istemesi (kavlî duâ) doğru olmaz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın evrendeki değişmez kanunları, hep sebep-sonuç ilişkilerine oturtulmuştur.



Aynen böyle; kul, Allah’a, yani O’nun dinine yardım edecektir ki, O da kuluna yardım etsin (47/Muhammed, 7). İman edenler, kendilerinden önceki mü’minlerin sünnetullah gereği başından geçen sıkıntılara göğüs gerecek ve “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye tavırları ve dilleriyle o yardımı bekleyip hak kazanacaklar ki, “Allah’ın yardımı yakın” olsun. Allah’ın yardımı olmadan muvaffakiyet/başarı yoktur (11/Hûd, 88). Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’ındır (3/Âl-i İmrân, 126). Allah dilediğine yardım edip zafer verir (30/Rûm, 5). Allah dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sahipleri için büyük bir ibret vardır (3/Âl-i İmrân, 13). Mü’minlere yardım etmeyi Allah üzerine hak olarak almıştır (30/Rûm, 47). İman edip mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda savaşanların günahlarını bağışladığı ve onları cennetlere koyduğu gibi, Allah, onlara sevecekleri başka bir şey daha vaad eder: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih (61/Saf, 10-13).



Bir kısmının adı “ensâr” olan ashâbın Allah’ın yardımına nâil olup kısa bir zaman içinde maddî ve mânevî her alanda dünyanın en büyük gücüne sahip olması, O’nun yardımıyla zaferden zafere koşmaları işte bu bilinçte yatmaktadır: Onlar öncelikle Allah’ın dinine yardım ettiler, Allah da onlara yardım etti. Onlar öncelikle kendileri Allah’a doğru adım attılar, Allah da onlara yardım etti. Önce İlâhî yardıma, zafer ve devlete liyakat kesbettiler, Allah da onlara kapılarını açtı. Günümüz insanı hazırcılığa, kolaycılığa, görevlerini ihmal edip haklarını öne çıkarmaya, özgürlüğünü savunup sorumluluktan kaçmaya, her şeyi eleştirip kendi nefsini savunmaya, cihad gibi Allah’ın yardımına ulaştıracak vesilelerden uzaklaşmaya, dünyevîleşip ölümden korkmaya meyyâl olduğu için Allah’ın yardımı da gelmemektedir.



Allah’ın yardımı hangi şartlarda gelir, Kur’an bu sünnetullahı birçok âyette belirtir. Bunlardan biri: “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve onlar öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler, nihâyet ‘Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman (onlara): ‘Şüphesiz Allah’ın yardımı yakın’ (denildi).” (2/Bakara, 214). Bu âyette eşsiz bir terbiye örneği vardır. Müslümanlar için dünyada ve dolayısıyla âhirette başarılı olmanın yolu, iman ve cihadla çalışmak, çabalamak, Allah yolunda sıkıntılara katlanmak, güçlüklerden yılmamak, daima tembelliği, zevk ve sefâyı, eğlenceyi tercih eden nefsin hevâsından, şeytandan uzak olmaktır. Ey müslümanlar! Sıkıntı çekmeden, cihad etmeden, kurban vermeden zafere ulaşamazsınız, cennete giremezsiniz. Bu âyet, bir rivâyete göre, Hendek Savaşında müslümanların çektiği sıkıntıları dile getirir. Diğer rivâyete göre, Uhud Savaşı ile ilgilidir. Diğer bir rivâyete göre ise, evlerini, mallarını ve yakınlarını Mekke’de bırakıp bunca sıkıntılara katlanarak Medine’ye göç eden müslümanları teselli için inmiştir.



Hadis-i Şerifte: “Nasılsanız öyle idare olunursunuz” buyrulmuş. “...Bir toplum kendindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledimi, artık onun için geri çevrilme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.” (13/Ra’d, 11). Allah âdildir, zerre kadar zulmetmez. Hak edene hak ettiğini verir. Hatta, hak etmek için, liyakat kesbetmek için gerekli gayreti gösteren kimselere lutfuyla muâmele eder, fazlaca nimetler ihsân eder. Önemli olan, mü’min kulların kulluk bilincidir. İnsan Allah’a doğru adım atar atmaz Allah kapılarını açacak, dünyada izzet ve devlet, âhirette sonsuz nimet ve cennet verecektir.



Bilindiği gibi “ğâlib”; yenen, üstün gelen anlamına gelir. “... Öyle ya, Allah emrine gâliptir. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.” (12/Yûsuf, 21). Bu âyette görüldüğü gibi, Kur’an gâlib sıfatını Allah’a izâfe etmiştir. “Eğer Allah size yardım ederse, artık size gâlip gelecek kimse yoktur. Ve eğer size yardımını keserse, bundan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmeli, sadece O’na güvenip dayanmalıdır.” (3/Âl-i İmrân, 160). Bu âyette gâlibiyetin ancak Allah’ın yardımı ile mümkün olduğu açıklanmış, O’nun yardımını kestiği durumda gâlibiyetin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Görüldüğü gibi, Kur’ân-ı Kerim’de, hem Allah’ı gâlib sıfatıyla tanımak ve hem de gâlibiyeti Allah’tan bilmek gereği açık ifâdelerle yer almıştır.



Gâlibiyet ve mağlûbiyetleri Allah, insanlar arasında döndürüp değiştirir (3/Âl-i İmrân, 140). Oyun ve eğlenceden ibâret bu dünya (6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64) tahteravallidir; yükselenler, bir gün inerler. Ülkeler de insan gibi doğar, büyür ve ölür. Her ümmet için bir ecel vardır (10/Yunus, 49). Allah, kullarını varlıkla da yoklukla da imtihan ettiği gibi; gâlibiyet de mağlûbiyet gibi bir sınavdır. Müslümanların Bedir’leri gibi Uhud’ları da olacaktır. Gâlibiyet sonrası zafer sarhoşluğunun şımarıklığa ve gurura yol açan tehlikeleri yanında, mağlûbiyetin de insanın kendine ve dâvâsına güveni sarsan yıkıcı etkileri söz konusu olabilir. Uhud, ders alındığı müddetçe gâlibiyetin veremediği güzel dersler verir. Gâliptir bu yolda mağlûp. Bâtıl dâvâ için ve nice zulümlerle kazanılan zaferlerin aslında büyük bir mağlûbiyet olduğu gibi...



Birçok peygamber gelmiş, ömürlerini Allah’ın rızâsı doğrultusunda tebliğ ve cihada harcamışlardır. Fakat bazıları küçük bir ümmet/cemaat bile oluşturamadan gitmişlerdir. Bu, mağlûbiyet ve başarısızlık mıdır? Maddî ve zâhirî yönden “evet!” Hz. Nûh da, dünya ölçeğinde mağlup olduğunu belirtiyordu: “(Nûh) Rabbine; ‘Ben mağlûb oldum, yenik düştüm, bana yardım et!’ diye yalvardı.” (54/Kamer, 10). O Nûh (a.s.) ki, her türlü yöntemi denemiş, gece-gündüz, gizli-açık tebliğ etmiş, tebliğ etmişti: “(Nûhgülücük ‘Rabbim! dedi, doğrusu ben, kavmimi gece gündüz (imana) dâvet ettim; fakat benim dâvetim, ancak kaçmalarını artırdı. Gerçekten de, (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, (beni görmemek için) elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben kendilerine haykırarak dâvette bulundum. Üstelik, onlarla hem açıktan açığa, hem de gizli gizli konuştum.” (71/Nûh, 5-9). Hem de, dile kolay; tam 950 sene... (29/Ankebût, 14)



Ama, hakikatte ve âhiret ölçeğinde onlar başarılıydı, gâlipti, gâyelerine ulaşmışlardı. Onlar, ne yaptılarsa Allah rızâsı için yapmışlar ve o rızâyı da kazanmışlardı. İnsan, sadece kulluk yapmak için (51/Zâriyât, 56), Allah’ın emir ve yasaklarına uyup O’na teslimiyetle itaat için yaratıldığına göre, bu görevlerini yapandan daha başarılı kimse olur mu?



Başarı ve zafer Allah’ın yanındadır. O dilemeden hiç kimse gâlip gelemez. Mağlûbiyet ihtimali var diye savaştan kaçan insan, gâlibiyeti hak etmeyen bir korkak olduğu için, o, hiçbir zaman gâlip gelemeyecektir. İnsan, dâvâsının savaşçısıdır. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler de tâğut yolunda savaşırlar. Öyle ise o şeytanın dostlarıyla savaşın. Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76). Bu hak-bâtıl savaşında savaşçı olarak yer al(a)mayan kimseler, kâfirlerle mü’minlerin arasında tercih yapamayan münâfıklardır ki, onlar da bu tavırlarıyla kâfirlerin cephesinde kabul edilirler.



“Zafer sabra bağlıdır; Müslüman için kaygının sonu sevinç, zorluğun sonu kolaylıktır." Zaferin büyüklüğü, belânın büyüklüğü nispetindedir. Hiç kimse, gâlibiyet ve başarı merdivenine elleri cebinde tırmanmamıştır. Güçlükler, gâlibiyet ve başarının değerini artıran süslerdir. Bazı yıkılışlar, daha parlak kalkışların teşvikçisidir. Bir şeyi yapabileceğinize kendinizi inandırırsanız, ne kadar güç olursa olsun onu başarırsınız. Fakat, dünyada en basit işi yapamayacağınız kuruntusuna kapılırsanız, onu yapmanıza imkân kalmaz. Tepecikleriyle karşınıza aşılmaz dağlar gibi dikilir. Başarmak için tehlikeye atılmadıkça yarışı kazanmak, mücâdeleyi göze almadıkça da zaferi elde etmek mümkün değildir. Büyük başarıların ve gâlibiyetlerin sahipleri, küçük işleri titizlikle yapabilme sabrını gösteren kişilerdir. Ve… Yenileceğinden korkan daima yenilir.”



Zafer, önce gönüllerde ve kafalarda kazanılır. Gönüllerindeki, zihinlerindeki, hayatlarındaki işgallere karşı direnenler, er-geç zafere ulaşacaktır. Kurtulamayan kurtaramaz. Kendini fethedemeyen hiçbir şeyi fethedemez. Gönül kapısını tevhid anahtarıyla açabilen kimsenin önünde ise, nice kapalı kapılar kolayca açılacaktır. Allah nazarında en üstün olan kişi, gönlünü, bileğini ve kafasını birlikte güçlendiren ve bu dengeli gücü Allah yolunda kullanabilen kimsedir.



Uhud Savaşından mağlûp çıkan müslümanlara verilen mesaj, içinde yaşadığımız dünyada uzun zamandır siyasî ve sosyal alanda zâlim kâfirlerin gâlip ve mazlum müslümanların mağlûp kabul edildiği ortamda imtihan edilen kimseler için de geçerlidir: “(Ey mü’minler!) Gevşemeyin, mahzun olmayın. Siz eğer (gerçekten) mü’min iseniz (düşmanlarınıza gâlip ve onlardan) çok üstünsünüzdür.” (3/Âl-i İmrân, 139). İnsan, savaşı önce içinde kazanır ya da kaybeder. Bir amacın başarı ve gâlibiyet limitini, kendi inancımız belirler. Mü’min, Allah’ın, Rasûlünün ve O’nun hizbinin (safını ve nihâî tercihini Allah’tan yana yapanların) gâlip olduğuna hiç şüphe etmeyen insandır. Ve esas gâlibiyet, iç dünyamızdakine paralel olarak ebedî hayatta felâh/kurtuluş olarak ortaya çıkacaktır.



Yakma ve yıkmada birbirleriyle yarışan, koltuklarını korumak için kendi vatandaşlarını vahşice toplu kıyımlara uğratan zâlim tâğut Esed ve Sisi’yi şiddetle kınıyor ve tel’in ediyorum.


Ahmed Kalkan
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
هل أنا حقاً أنا ؟
RE: Buyrun Cenâze Namazına! Ama Bu Namaz, Kılınacak Cinsten Değil…
bir prensibimi ihlal ederek, yazıyı okudum çok güzel mesajlar vermiş, mevcut durumu güzel okumuş..
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Buyrun Cenâze Namazına! Ama Bu Namaz, Kılınacak Cinsten Değil…
uzun yazıları mı okumuyordun akhi? gülücük
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.
General
RE: Buyrun Cenâze Namazına! Ama Bu Namaz, Kılınacak Cinsten Değil…
prensipler ihlal edilmek içindir abi, en önemli islam prensiplerini ihlal etmeyelim de gerisi bizim için gülücük
Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır.(Şehid İnşaAllah Malcolm x-Malik El Şahbaz)

Sizi rahatsız etmeye geldim!
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.