You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Bu Oyunu Beğenmedik

Bu Oyunu Beğenmedik

Acemi Üye
Bu Oyunu Beğenmedik
BU OYUNU BEĞENMEDİK
Gözlerimi kapıyorum ve acıyla prangalaşan zorlu bir yolculuğa çıkıyorum… 
Gönüllere korku salan bir sağanak patlak veriyor. Korkunç yıldırımlar dehşet saçarcasına vicdanıma düşüyor… 
Sağanakla, her bir yer buram buram sise bürünüyor. Adeta göz gözü göremiyor… 
Korkuyla zamanı algılamak istiyorum ama burada gün ve gece kaybolmuş.
Göğe kaldırıyorum gayri ihtiyari bir hüzünle gözlerimi; kara bulutların kapladığı anlamını yitirmiş; mavilikle karşılaşıyorum… 
“Martılar! Hani Kuşlar! “
Diye haykırıyorum karanlığa… 
Tek bir canlı dahi kalmamış semada… 
Kâbe’nin örtüsünün rengine bürünmüş tek tek nazlı bulutlar…
Göğün ve arzın canlıları… 
Her biri başka âlemlerde kendine yer edinmiş olmalı…
Hayal kırıklığıyla dolan gözlerime hâkim olamıyorum. Son bir takatle, zoraki adımlar atıyorum. 
Nereye gidiyorum? 
Niçin gidiyorum? 
Bilemiyorum…
Aslında her şey tanıdık gelmeliydi… 
Gözlerimi kapatmadan saniyeler öncesi haberleri izlerken görmüştüm onları. Şu köşede yavrusunun üzerine kapanmış bir baba vardı. Yaylım ateşlerinin altındaydılar. Evladını korumaya çalışırken döktüğü gözyaşları dahi yansımıştı ekrana…
Peki… 
Şimdi neredeydiler? 
Bu keskin barut kokusu da nereden geliyordu?
Ya bu ciğerlerimi dağlayan kanlı duvarlar, hasretlere perçemlenmiş bomboş kovanlar, müşterileri ölüm olan boş dükkânlar, virane ve yetim kalmış camsız yuvalar, kurşun namına yerden tırnaklarla sökülen kaldırımlar. 
Neden televizyonda da yoktu bunlar? 
Bir şeyler daha eksikti aslında…
İstanbul ‘un cıvıl cıvıl çocuk haykırışlarına sahne olan sokakları düştü hatırıma… 
Burada da eminim, işte o cıvıl cıvıl çocuklar eksikti. Tek bir çocuk gölgesi dahi vurmuyordu kaldırımlara ve yollara. Aslında; onları oyunlarından hayallerinden alıkoyan neydi diye düşünemiyorum da!
Belki onlar hiç oyun oynamayı öğrenememişlerdi. Maniler öğretememişti nineleri. Şarkılar söyleyememişti gelinleri. Ne kına yakabilmişlerdi; ne de tef çalıp oynayabilmişlerdi. Hiç düğünleri de olmamıştı belli ki…
Toplara vurabilecekleri sokakları, ip atlayabilecekleri bahçeleri, hatta salıncaklarını asabilecekleri ağaçları dahi kalmamıştı ki…
Biliyorum…
Görmezden geldiklerimden sebepti tüm bu acılar. 
Vasıfsız, üniformalı dört ayaklılar dolaşıyor bir yanda da etrafımda… 
Kuytu köşelerden böcek misali geliyorlar meydanlara…
Tanık oldukları hatta sebep oldukları onca acıya rağmen; tepkisiz vicdanlarıyla gülümsemekteler hayata.
Bir anda tüm düşüncelerimi ve umutlarımı kesen ve boşlukları dolduran bir feryat işitiyorum. Başımın üstüne ve yerlere akan gözyaşı yağmurlarını arasında bir annenin feryadını duyuyorum. Kanlar içinde bir gonca kucağında figan ediyordu ama sanki feryadı yalnız benim vicdanıma işliyor. 
Bir anda donup kalıyorum ve bütün benliğimi yakan acı kayboluyor. Ölümün ağırlığı ve soğukluğu çökmüş sanıyorum üzerime… 
Kımıldayamıyorum... 
Ağlayamıyorum… 
Çığlık dahi atamıyorum…
Onun ise; ilk kaybedişi ve hasreti değil belli ki… 
Kim bilir kaç şehit geçecekti bir annenin yüreğinden; kim bilir kaç kanlı yağmur içecekti mahkûm topraklar.
Her bir ah; gözyaşlarına karışıp dağıldı kâinata. Bilinçsizce dolaşan gözyaşlarından habersizlerin yakasına kondu sonra. 
O anne… 
Umutsuz kara gözlerini dikti bana ve gözlerinin karasında kayboldum adeta. Dizlerimin bağı çözüldü, yerde buldum kendimi…
“Ne zaman özgürlük” diye soruyordu!
“Bir mücahit bir zafer demek değil mi”?
“Kaç ayrılık kaç hasret daha lazım kanlı topraklar üzerinde özgür ve ayakta kalmaya?”
Sorular beynimin ince duvarlarında hapsoldu. Bomboş odalar yankılarla doldu. Verebileceğim hiçbir cevabım yoktu. Gökyüzünün derinliklerine acziyet gözyaşlarımı yolladım. Ben oyunlarını düşünürken çocukların; onlar ruhlarını siper etmekteydi diyarlarına.
Hangi oyun bu kadar gerçek ki bilemedim…
Sorsanız onlarda “biz bu oyunu beğenmedik” diyeceklerdir aslında… 
Oyuncak tabancalardan dahi korkan çocukların hayalleri dahi kaybolmuştu. Her bir çocuğun renkli hayallerini kırmızıya boyayan gri kurşunlar önce hayalleri vurmuştu… 
Elbette onlarda ninnilere hasret kaldılar; Ama en çokta şehit olan annelerinin kokusuna… 
Masallara da hasret kaldılar; Ama en çok ta acılardan konuşamayacak hale gelen ninelerinin anlattıklarına… 
Bu gün Televizyonun başında oturup 2-3 dakikalık izlediğimiz haber gerçekti.
O çocuk ve baba gerçekti. 
Ölüm gerçekti. 
Çığlıklı sessizlikler gerçekti…
O çocuk ne ölümden ne sessizlikten ne kurşunlardan korkuyordu belli ki…
Tek korkusu babasını bu oyunda kaybetmekti… 
Feryat ediyordu sessizliğiyle onu duyan tüm ruhlara…
“Söylesene baba;
Neden hep çocuklar incinen?
Neden hep ağlayan kadınlar?
Bu oyun hep böyle mi sürecek?
Uçurtmasız gökyüzümüzden kurşunlar mı süzülecek?
Bana sakın masal anlatma baba…
Kurşunları bedenime hapsedecek kadar büyüdüm ben…
Gerçekleri duymak istiyorum.
Ölüm, sessizlik ve hasret o kadar gerçek ki!
Masallarımı şahadetime saklıyorum.
Söylesene baba,
Ne yaptık bu yağmur olup üzerimize yağan kurşunlara…
Ben bu oyunu hiç beğenmedim baba…
Okşama saçlarımı da utanıyorum…

Hatice Kübra İpek
Bunu ilk beğenen sen ol.
-İKRA-
RE: Bu Oyunu Beğenmedik
@Hatice Kübra
sen mi yazdın bunları? sana maaşallah,çok güzel yazı. gülücük
Allahümme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed
Bunu ilk beğenen sen ol.

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren İslami Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.