2. KISIM
Ve gündeme bomba gibi düşen açıklamalarınız. Fatih Altaylı programı ve sonrasında yaşananlar…
Bu konuda öncelikle, internet medyasının içerisinden birisi olarak halkın yorumlarını takip ettiğimde İslami camianın kafasında dönen şu soruyu sormak isterim ilk olarak; Neden acaba Fatih Altaylı? Yani bu soru daha önce Emine Şenlikoğlu hanımefendiye de çok kez soruldu.
Neden İslami camiadan kardeşlerimiz, büyüklerimiz ya da arkadaşlarımız Kartel dediğimiz medyanın programlarında boy gösteriyor? Sorusu…
Bildiğimiz kadarı ile öncesinde de Mehmet Ali Birand’ın da programına katıldınız.
Fatih Altaylı isminin idaresindeki bir programa çıkma fikrini kafanızda olumlu yönde geliştiren ne oldu?
Nuray Canan Bezirgan : Başörtüsü yasağı ezici çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu bir ülkede on yılı aşkın bir süredir alanı genişletilerek sürdürülen bir yasak. Aslında on yıl demek yanlış, zira bu yasak Cumhuriyet kurulduğundan beri memur bayanlara ve ilk-orta öğretim öğrencilerine uygulanıyor. Bu bağlamda bu yasağın misyonerleri başörtüsünü ve tesettürü tanımlarken yasağı gerekçelendirirken ve kendilerini ifade ederken yine bu ezici çoğunluk tarafından takip edilen medya organlarını kullanıyor.
Günümüzde medya özellikle televizyon kanalları kitle iletişimini sağlamada birincil güç. Dolayısıyla bu yasağın niteliğini, bu yasaktan kaynaklanan problemleri ve toplumun bu yasaklamalar neticesinde çektiği acıyı yok sayarak bize yok muamelesi yapan kitleye “Hayır” diyebilmenin en etkili yollarından biri de yine bu kitle tarafından takip edilen medya.
Bu sebeple ben; kriterleri bana uygun, koşullarımı kabul eden programcıların tekliflerini kabul ettim hep. Bizlere karşı objektif yaklaşan TV kanallarındaki bazı programlara da katıldım. Bahsi geçen 32.gün programına da ve diğerlerine de. Benim ya da başka arkadaşların, katıldığımız bu programlar biz katılsak da katılmasak da yapılacak. Bu programlarda dillendirilen alt konular; başörtüsünün Kuran’ın bir emri olmadığı, bu yasakla beraber aile ya da erkek baskısı sebebiyle örtünmek zorunda kalan kızların seve seve başörtülerini açtıkları, yasak başladı ve halk tarafından hemen kabul gördüğü gibi konular.
Bizlere reva görülen haksızlıklara, mağduriyetlere karşı ezber bozan bir yapıya sahip olduğumu söyler hep arkadaşlarım. Binlerce başörtülü arkadaş bu yasak karşısında başörtülerinden vazgeçmeyerek yurt dışında okumak gibi oldukça meşakkatli bir yola girmiştir. Ben de onlardan biri olarak yaşatılan mağduriyetler karşısında Allah’ın izniyle pes etmemiş, birçok büyüğüm ve kardeşim gibi mücadele ederek yasakçıların karşısına çıkıp hesap sorabilmek ve bir kamuoyu oluşturabilmek için bu kanallardaki bazı programlara katıldım.
Bu, her gelen program teklifini kabul ediyorum anlamında değil. Çünkü şimdiye kadar birçok program ya da röportaj teklifine formatı ya da zamanlaması bana uygun olmadığı için kabul etmedim. Ben prensip sahibi bir insanım. Birincisi program tekliflerini yakın dostlarımla istişare etmeden kabul etmiyorum ve genelde gönüllüsü olduğum derneklerin ricası üzerine programlara katılıyorum. İkincisi gelenekselleşmiş kadın programlarına ve söyleşinin yanısıra eğlence içerikli ortamlara da katılmıyorum.
Neden Fatih Altaylı sorusuna gelince; teklifin bana Fatih Altaylı tarafından değil Özgür-Der tarafından yapıldığını hemen hatırlatmakta fayda var. Yani program yapımcısı Özgür-Der’i arayarak iki mağdur öğrenci istiyor, arkadaşlarımızda yaptıkları istişare sonucunda Kevser Çakır ve beni uygun görüyorlar. Bana teklif getirdiler, kabul ettim ve programa katıldık. Sonuçta formatı prensiplerime uyan ve benim katılmam gerekiyor diye düşündüğüm programlara arkadaşlarımızla yaptığımız istişareler neticesinde katıldım hep.
Fatih Altaylı tiplemesinin soracağı sorulara cevap verebileceğime inandığım için o programa da katıldım. Tabi bunu yaparken bu ülkede henüz düşünceyi ifade etme özgürlüğümüzün ne durumda olduğunu da test etmiş oldum bir bakıma. Programda da fikirlerimi özgürce ifade edemedim zaten. Neyse ki bu vesileyle insanlar düşünce özgürlüğünün önündeki engellerin kişinin kendini ifadesine olanak vermeyecek kadar katı olduğunu tecrübe etmiş oldu. Ertesi gün ise tüm Türkiye’nin gündemine ifade ve düşünce özgürlüğünün önündeki engeller ve özel yasalarla bir takım şahısları korumanın bir fayda sağlamadığı gözler önüne serilmiş oldu. Kaldı ki, ben başörtüsünü özgürlüğünün bayrağı yapmış ve bu uğurda mücadele veren, bedel ödeyenlerden bir bireyim ve kendimi de ifade etme hakkımı dilediğim zaman, dilediğim yerde ve dilediğim şekilde kullanma özgürlüğüne sahibim. Neyi, nerede ve nasıl konuşacağımı ve ağzımdan çıkanın nereye gittiğinin de bilincinde olan biriyim.
Fatih Altaylı hakkında programdan önceki ve programdan sonraki düşünceleriniz aynı mı oldu? Sizce bir provoke ve zihinsel tahrik politikası mı izledi? Ya da şöyle sormalı; siz gerçekten kimilerinin düşündüğü gibi tuzağa düşürülüldüğünüzü düşündünüz mü program sonunda… Çünkü programda size az sonra konuşacağız ama malum konu hakkında ‘BUNA HAKKIN VAR’ şeklinde bir destekçi profili çizen Altaylı ertesi günkü yazısını hakkınızda adeta bir suç duyurusu gibi yazmıştı…
Nuray Canan Bezirgan: Ben tuzağa düşecek kadar ham bir insan değilim. O tuzak kurduğunu düşünebilir. Ancak ben bana tuzak kuran kişinin tuzağa düşmesini sağladığıma inanıyorum. Şöyle ki, Altaylı’nın program esnasında bana ve diğer konuklarına siz yerine sen diye hitab ediyor olmasından büyük rahatsızlık duyuyordum ve sonrasında konukların birbirleriyle atışırcasına polemiklere girilmesinden de. Neticede laf İmam Humeyni’ye geldi. Belki de o anda bir mail gelmedi de kendisi önceden ismimizi araştırıp Kevser ile ilgili böylesi bir bilgiye ulaşmış olabilir ve buradan yola çıkarak bana da M. Kemal’i sorup beklediği cevabı alıp rahatlayacaktı.
Yani ben, sevmediğim halde “Seviyorum tabii, bizi kurtardı” falan edebiyatı yapacaktım, o da bu durumdan mutluluk damıtacaktı. Benden “Humeyni’yi seviyor musun?” sorusuna “Evet” cevabını alıp M. Kemal için eveti alamayınca çok heyecanlandığını fark ettim. Aslında her iki durumda da polemik üretilecekti. Ancak “la” duruşu yani net reddediş karşı saftaki insanların hazmedemediği bir şey.
Sevmeme gibi bir hakkım var mı ki dediğimde, “Evet, tabi bunu bir sürü insan söylüyor” diyerek beni teşvik ettiği doğru. Ancak ben, onun beni teşvik ettiği için değil “Hakkı söylemekte bir beis görmediğim” için bunu dile getirdim.
Altaylı’nın takındığı ikiyüzlü tavır kendi kişiliğiyle alakalı. Çünkü bir yandan bu kişi katıldığı canlı yayınlarda “Oh ne iyi yaptım, maskelerini düşürdüm” falan derken diğer yandan benim ev ve cep telefonlarım susmuyordu. Soru şu, “Nuray Hanım özür dilemeyecek misiniz?”, “Sözleriniz halkta büyük bir infiale sebep oldu ve 4,5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanma süreciniz başlayacak”. Bir hafta boyunca özür dilemem konusunda tehditvari, emrivaki telefonlar aldım. Kapıma dayanan kameralar ve kapı önünde bekleşen medya mensuplarının sorduğu ilk soruydu bu. İşte bu gerçekleşmeyince Altaylı ne yaparsa yapsın kendi kalesine gol atan başarısız bir orta saha oyuncusu gibi üzülmeli.
Çünkü önce fikirlerimi ifade etmeme zemin hazırlayıp sonrada halkı bana karşı kışkırtmasının ve medyanın takındığı tavrın hukukun üzerine geçmemiş olması ve soruşturmanın takipsizlikle sonuçlanması şu anlama geliyor. “Kimse M.Kemal’i sevmek zorunda değildir”. İşte bu olayla tescillenen bu gerçek Altaylı ve temsil ettiği zihniyete bir tokat oldu Allah’tan. Çünkü ben sevmediğimi dile getirmenin bedeli olarak en cani insana bile yapılmayacak hakaretlere, iftiralara maruz bırakıldım.
Altaylı vasat laik bir zihin haritasına sahip. Kendisinin ve kendisi gibi düşünenlerin özgürlüğünü bir başka gurubun baskılanmasına borçlu sayan bir yapıdan geliyor. Bu zihniyetteki kişiler, sahip oldukları hak ve özgürlüklerin bizim özgürleşmemizle son bulacağı gibi tamamen paranoyak bir yapıya sahip. Bu yüzden kişilerin ütopik vehimleri üzerinden konuşmak ve üst güçler tarafından kullanılan bu topluluk yerine, direk demokratik- laik olduğu iddiası taşıyan sisteme karşı bir kavga yürütüyorum. Çünkü ben Müslüman bir kadın olarak, tesettürlü olduğum için bu ülkede diğer vatandaşlarla aynı haklara sahip değilim. Ve sistem bana karşı yaptığı bu ayrımcılıkla toplumun bir kesimine, bana ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapma yetkisi vererek halk arasında bir ayrışma ve bölücülüğe sebep oluyor. Bu adaletten uzak, zulümlerle neticelenen uygulamalar bir bir ortadan kalkmalı. Ali’nin “Laiklik elden gidiyor” tantanasına, Veli’nin “Şeriat geliyor” diye debelenmesine bakılmaksızın bu ayrımcılıklara son verilmesi gerekmektedir. İşte bu ve bunun gibi kişiler sırtını sistemin zalim duvarına dayayarak, inancımızı sorgulamaya kalkıp, bizi aşağılayarak mevcut sermayeden nemalanan ortalama insan tipolojileri. Bana fikirlerimden dolayı hakaretler ederek beni değil kendisini küçülten sözüm ona jakobenlerin gerçek yüzünü gösteren olaylardan biriydi bu.
Programdan ve yaşananlardan sonra Altaylı ile bir daha görüşme fırsatı bulabildiniz mi? Eğer görüştüyseniz kendisi ile neler konuştunuz?
Nuray Canan Bezirgan: Yazdığı yazıya ve program öncesi ve sonrasında takındığı anlamsız tavra binaen program asistanıyla görüştüm ve tepkimi dile getirdim. Kendisi “Üzerlerinde ciddi bir kamuoyu baskısı oluşturulduğunu, dolayısıyla kendilerinin de zor durumda kaldıklarını” ifade etti. Söylediklerimi Altaylı’ya ilettiğini teyit eder bir görüşme daha yaptık ve Altaylı ertesi gün “Anlamasız Soruşturma” başlığıyla hakkımda soruşturma açılmasını yanlış bulduğunu dile getirdigi bir yazı yazdı.
Atatürk konusuna gelecek olursak. Benim sizin sözleriniz ve yazılarınızdan anladığım kadarı ile Atatürk’ün sevilmesi ya da sevilmemesi sizin meseleniz değil… Atatürkü sevdiğini söyleyenlerin onun adı üzerinden “O bunu da yapardı, şunu istemezdi, bunları bunları memleketten kovardı” gibi daha örneklendirilebilecek düşüncelerle izledikleri yol…
Özetle sorun Atatürk’te değil Atatürkçülükte mi demeliyiz? Ya da bizim çıkarımlarımız yanlış ise sizce bu, günlerce uzatılan ve halen yazılarınız üzerinden polemik oluşturmaya çalışılan mevzunun özeti nedir?
Nuray Canan Bezirgan : Öncelikle M.Kemal hakkında mevcut koruma kanunları sebebiyle bilimsel de olsa eleştirel anlamda özgürce konuşmak mümkün olmuyor.
M. Kemal herhangi bir şahsiyetin ismi değil. Dolayısıyla sıradan bir isimden bahsediyormuş gibi davranamayız ya da onu es geçip ismi üzerinden oluşturulmuş bir ideoloji olarak Atatürkçülük üzerine konuşamayız. Bu isim İslam aleminin son asırda gidişatına damgasını vurmuş bir şahsiyet. Bu yüzden yurtdışındaki Müslümanlarca da oldukça iyi tanınan biri.
Öncelikle M. Kemal kimdir? Nasıl bir kişiliğe ve kimliğe sahiptir? Bunu övmek ya da sövmek taassubundan uzak objektif bir şekilde araştırıp öğrenmek ve anlamak lazım. Sonrasında bu kişiliğin ve kimliğin tarihe yansıması olarak oynadığı rol ve icraatlara değinmek lazım. Yani M. Kemal’in nasıl bir zihin haritasına sahip olduğu ona göre hakikatın kaynağı ve ölçüsünün ne olduğu ya da yaşam felsefesi, ideolojisi, ideallerine nasıl yön verdiğini her kesimden aydının kaleme aldığı eserlere bakarak anlamaya çalışmak lazım. Ve hala baskıcı totaliter tutumlarıyla özgürlüklerimizin önüne bir set olarak çıkartılan “Kemalizm” ya da “Atatürkçülük” nedir? Ve günümüzdeki uygulamasıyla, teoriğiyle pratiği arasında bir paralellik var mıdır? Yoksa belli bir zümre, jakobenliklerini tescilleme adına bu kimliğin ardına gizlenerek halka rağmen halkçılık mı yapmaktadırlar. Bütün bunlar ciltler dolusu ansiklopedik konular ancak ben ana hatlarıyla fikirlerimi özetlemeye gayret edeyim.
Mevzu şudur ki; ben M. Kemal’i ilköğretimde bize öğretilen övgü edebiyatının dışına çıkarak araştırdım. Amacım kuru kuruya tek taraflı anlatılan ve tüm övgülerin kendisine atfedildiği bu şahsiyeti gerçek kimliğiyle tanımaktı. Bu bağlamda birçok eser okudum. Bunlardan bir kaçı;
Taha Akyol’un “Hangi Atatürk” kitabı daha yeni çıktı. Bence bu olumlu bir adımdı. Polemikten kurtulmak için benim ve benim gibi düşünenlerin “Neden sevmediği” merak ediliyorsa Atatürk’ün manevi kızı Afet İnan’ın derlediği bir kitap var. İşe bu kitabın değerlendirilmesiyle başlanabilir. M. Kemal’in kendi el yazısıyla yazılmış din ve inanç hakkındaki düşüncelerini içeriyor bu kitap. Hatta bu eser 30’lu yıllarda Liselerde vatandaşlık bilgisi ders kitabı olarak ta okutuldu. Bu kitapta Atatürk kendisini Darwinizmle tanımlıyor, yaratılışa inanmıyor, Kur’an’a tamamen materyalist bir bakış geliştiriyor. Bugün Önder Sav’ın ağzından kaçırdığı ifadeleri Atatürk açıkça ifade ediyor. Yanılmıyorsam bu kitabı Kaynak yayınları tekrar basmıştı, Cumhuriyet gazetesi de okurlarına hediye olarak vermişti.
Uğur Mumcu’nun “Kazım Karabekir Anlatıyor” ismiyle neşrettigi kitabıdır.
Karabekir 14 Ağustos 1923 tarihinde Türk Ocağı’nda verilen bir çay ziyafetine gitmeden önce şu bilgileri işittiğini bildiriyor:
“Gazi Kur’an-ı Kerimi bazı İslamlık aleyhdarı züppelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’anın Arapça okunmasını namazda bile yasaklayarak bu tercümeyi okutacak! Ve o züppelerle işi alaya boğarak, güya Kur’anı da, İslamlığı da kaldıracaktır!” ( s.15)
Akşam M. Kemal’e bu konudaki itirazlarını bildirince olanları şöyle anlatıyor:
“M. Kemal Paşa beyanatıma karşı hiddetle bütün içini ortaya döktü:
Evet Karabekir; Arapoğlunun yavelerini Türkoğullarına öğretmek için Kur’anı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutacağım. Ta ki budalalık edip aldanmakda devam etmesinler!…
Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kur’anı ve Peygamberi her yerde medh ve sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri beklemek herkese eza veriyordu.” (s.159)
Kazım Karabekir’in hatıralarında şu satırlar da dikkat çekiyor:
“19 Ağustos Pazar akşamı, Mustafa Kemal ve İsmet Paşalar-Latife Hanım ile birlikte bana akşam yemeğine geldiler. Keçiören’e giderken sağ tarafta kubbeli köşk denen mevkide, bol suyu ve büyücek havuzu olan bir köşkte kira ile oturuyordum. İsmet Paşa Lozan’da iken Mustafa Kemal Paşa, Latife Hanım’la birlikte, bir kere daha bana akşam yemeğine gelmişlerdi. Münakaşayı İsmet Paşa ile ben yaptım. Mustafa Kemal Paşa sükunetle bizi dinledi. Mustafa Kemal Paşa, Lozan’dan da aldığı hızla, ne İktisat Kongresi’nin ve ne de Heyet-i ilmiye’nin hazırladığı programlara ilgi göstermeyerek müthiş bir inkilap hamlesi teklif etti:
“Hocaları toptan kaldırmadıkça hiç bir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılabı yapmazsak, başka hiçbir zaman yapamayız.”
İlk Fethi Bey Grubundan sonra da Mustafa Kemal Paşa’dan işittiğim bu yeni inkilap zihniyetini İsmet Paşa bir çırpıda tamamlıyordu. Aradaki zaman fasılaları kendiliğinden ortadan kalkarak, bu üç şahsiyetin üç maddelik programları kulaklarımda tekrarlandı.
1- İslamlık terakkiye manidir
2-Arapoğlu’nun yavelerini Türklere öğretmeli
3- Hocaları toptan kaldırmalı ! ” (s.165)
Bir başka kitapta da yine M.Kemal’in yakın silah arkadaşı Kazım Karabekir’in hatıratlarından benzer alıntılar yapılıyor:
Kazım Karabekir şöyle anlatıyor: 10 Temmuz 1923 Ankara istasyonundaki kalem-i mahsus binasında Fırka nizamnamesini müzakereden sonra, Gazi
ile yalnız kalarak hasbihallere başlamıştık.
“Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkumdurlar” dediler. Kendisini hilafet ve saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde de bulunan, din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla latife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce, şu izahatı verdi:
“Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar! Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz!”
Kazım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Yayına hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, Aralık 1991, s.143.
Üstad Bediüzzaman Saidi Nursi’ninde bu konuyla alakalı görüşlerini yorumsuz olarak aktarmakta fayda mulahaza ediyorum.
“Bütün mekteplerde ve dairelerde ve halkta, o ölmüş dehşetli adamın muhabbeti telkin ediliyor. Bu hâl ise, âlem-i İslâma ve istikbale pek elîm ve acı bir tesiri olacaktı. Şimdi ihtiyarımızın haricinde, onun mâhiyeti ne olduğunu, en başta ve en ziyade alâkadar ve en son ondan vazgeçecek adamların ellerine kat’î hüccetler gösteren ve ispat eden Risâle-i Nur geçmesi, kemâl-i merak ve dikkatle okunması öyle bir hadisedir ki, bizler gibi binler adam hapse girse, hattâ idam olsalar, din-i İslâm cihetiyle yine ucuzdur.” Şuâlar, s. (298-299)
Bu kitaplar okunursa bizim neden hangi düşünceleri sevip sevmediğimiz daha net anlaşılır. Bu düşüncelere katılıp katılmamakta herkes özgürdür ancak fikirlerini masaya yatırmak lazım.
İsminiz üzerinden yürütülen bu tartışmaların had safhada olduğu bir dönem oldu biliyorsunuz. Yazarlar günlerce yazdı. Muhabirler günlerce sözlerinizden bir haber çıkarmanın derdine düştü vs… Tam da bu süreçte Müslümanları derinden yaralayan bazı olaylar da gerçekleşti. Son yazınızda da değindiğiniz gibi İSLAMİ dediğimiz bazı yayın organlarında hakkınızda ağza alınmayacak ithamlar, iftiralar ve yakıştırmalar yapıldı. Hatta öteki mahalle dediğimiz medyanın konuyu unuttuğu günlerde bile görsel ve yazılı yayınları ile Provokatör olduğunuz yönünde haberler yapmaya devam edip videolarınızı servis ettiler. Bunlara ne diyeceksiniz?
Nuray Canan Bezirgan : Hürriyet gazetesi “Aşağılık” gibi hakaret içeren yayınlarla beni hedef gösterirken, Star TV den Uğur Dündar “Yazıklar olsun” diye haykırıyordu. Uğur Dündar’a konuk olan Yaşar Nuri Öztürk ise “Bunlar rahibe kıyafetinin misyonerleri” gibisinden saçma sapan laflar ederek seviyesizliğini birkez daha gözler önüne seriyordu. Yine de Samanyolu Haber’in attığı iftira yanında bunlar küçük kalıyordu. Öncelikle özetle, İslami kesimden birçok yazar ve hatta farklı kalemler Samanyolu’nun bu kadar seviyesizce bir yakıştırmada bulunmasının habercilikle uzaktan yakından bir alakası olamayacağını olaydan hemen sonra bana bizzat ulaşarak ya da yazarak dile getirdiler. Birçok Sivil Toplum Kuruluşu lehimde Basın Açıklamaları yaparak Samanyolu’nun pragmatik yapısını gözler önüne serdi.
Kardeşlerimizden bazıları kartel medyasına rahmet okutturacak derecede alçaklaşabilen ve mümine bir insana Fadime Şahin gibi en çirkin yakıştırmayı yaparak bunu destekleyen haberleri sitesinden kaldırmayanların acaba sizinle şahsi bir sorunları mı var gibisinden sorular sordular.
Aslında paylaşmak için biraz daha bekleyeceğim son derece ciddi bazı meseleler var bu grupla aramda. Ancak anahatlarıyla özetlemek gerekirse bana karşı kızgınlıklarının iki önemli sebebi var.
Birincisi başörtüsünü ve diğer farzları bu grup gibi değerlendirmediğim için mücadele eşittir provokatörlük olmuş oluyor.
İkincisi ve olayın en önemli ayağı Kanada’ya dayanıyor. Şöyleki, inancından ve kıyafetinden dolayı ayrımcılığa tabi tutulduğu gerekçesiyle sığınma talebinde bulunan ve bu talebi ivedilikle kabul edilen ilk Türkiyeli kişi olarak bana o günden sonra aynı sebepten dolayı başvuran kişilerin dürüstlüklerine veya hikâyelerine dilersem kefil olma hakkı verilmişti. Yani ben bu kişinin söyledikleri doğrudur, bu kişiye inanıyorum diye bir yazı verdiğimde mahkeme bunu da sorgulama esnasında lehte bir puan olarak göz önünde bulunduruyordu. Bu sayede kefil olduğum birçok kişi oturum alarak orada eğitimlerine devam ettiler.
Sorun cemaatten bana gelen kefillik teklifini reddetmemle başladı. Çünkü benden avukatım vasıtasıyla ve de bizzat gelerek başörtüsü yasağından dolayı mağdur oldukarına dair yazı almak istediler. Ben de böylesi bir haksızlığı yaşamamış, vermiş olduğum mücadeleyi saçma bulan, başörtsü eylemlerinde ki çarşaflı hanımların provokatör erkekler olduğunu iddia edenlere bunu yapamayacağımı söyledim. Zira bu konuda ısrarlı olanlardan sadece iki kızı araştırdığımda bu kızlar bana “zaten Türkiye’de başlarını açtıklarını ve açılmasının bir mahsuru olmadığını, Hoacaefendi’nin bu konuda eğitimi tercih etmeleri yönünde görüşü bulunduğunu, aslına bakarsanız bu konu için bu kadar direnip kıyameti koparmanın gereğinin olmadığını” samimiyetle ilettiler. Bu gerçekleri zaten biliyordum bir de ağızları ile tekrar etmiş oldular. Çok uzatmayayım. Onları reddedmem sonucunda aynı bugün saldırdıkları gibi o günlerde de mahalle kadını ağzıyla ürettikleri dedikodularla Kanada’yı burnumdan getirdiler.
Eeee peki bu insanlar orada nasıl oturum aldılar derseniz o da ayrı bir hikâye. Benim “M. Kemal'i sevmiyor olmamı deklare etmem Fadime Şahinle birebir örtüştü hitabını hak ediyorsa bunların yaptıklarını anlatırsam yer yerinden oynar. Ancak ben biraz daha bekleyecegim, sabredeceğim. Gerçek Fadime’yi uzaklarda aramalarının içlerindeki Fadimeleri örtbas etmek telaşından başka bir şey olmadığını iftiralarında ısrar ederlerse herkes görecek. Hani Ergenekonculardan bile çok sevdikleri Atatürk için bana “Fadime Şahin” yaftası yapıştırıp hala da videoları kaldırmayıp, tekziplerimi okumuyorlar. Ben onlar gibi alçalarak yalana iftiraya başvurarak öc alma hırsıyla değil sadece gerçekleri anlatırsam kamuoyunun yüzüne nasıl bakarlar bilemem. Zaten olay mahkemeye intikal etmiş durumda.
Bir de “İngilizler olsaydı benim haklarım daha geniş olacaktı” sözünüzü biraz açar mısınız?
Nuray Canan Bezirgan: Altaylı bana “M. Kemal olmasaydı şimdi burada İngilizler olacaktı” gibi bir savunmada bulunca ben de bu varsayıma karşılık bir varsayımla, teşbihle cevap verdim. “İngilizler olsaydı –dikkat! keşke, manda, sömürge kelimeleri yok- benim haklarım daha geniş olacaktı”. Bu birkaç kelime bir gerçeğin özeti. Birincisi aklı başında hiçbir Müslüman topraklarının gayri müslimler tarafından işgal edilmesini istemez. Bana inancımdan dolayı eğitim-öğretim ve çalışma hakkından mahrum ederek ikinci sınıf vatandaş muamelesini reva gören bir Türk, beni diğer insanlarla eşit olarak değerlendiren bir İngilizden ya da Japondan daha üstün değildir.
Yalanlar üzerine kurguladığınız ve “En iyi İslam bu ülkede yaşanıyor” gibi masallar da iletişim çağında son buldu. Sistemin yaptığı zulümler ortada ve biz bu çarpıklıkların farkındayız, giderilmesi içinde mücadele veriyoruz. Dünyanın çeşitli yerlerinde emperyalistlerin İslam topraklarını kana bulamış olmaları ayrı bir tartışma konusu.
Toplumların milliyetine bakarak değil kurdukları sistemde kendi vatandaşlarına ve içlerinde yaşayan azınlıklara yaklaşımlarına, huzur ve barış ortamını tesis edip edemediklerine bakarak bir değer biçilir. Bu noktada Türkiye sınıfta kalmış bir ülkedir maalesef.
Öncelikle İngiltere ve Kanada gibi Anglosakson gelenekten gelen ülkelerde bir azınlık mensubu olarak yaşama tecrübesini edinmiş ve gerek kendilerinin gerekse diğer azınlıkların bu ülkelerde hayatlarını kendi doğru bildikleri şekilde sürdürebildiklerini görmüş biri olarak manda rejiminde dahi maruz kalmayacağınız türden dayatmalara ve aşağılanmalara uğruyor ve ikinci sınıf vatandaş statüsüne itiliyorsanız, bu durum, söz konusu Kemalist rejim hakkında bir fikir vereceği gibi, o rejimin ezdiği insanların hassasiyetlerini anlamayı da kolaylaştırır.
Kurtuluş Savaşı zamanında bir müddet ABD mandasına girme düşüncesinin son derece popüler olduğu ve bugün Cumhuriyet'in kurucuları arasında kabul edilen pek çok insanın o günlerde ABD mandasını savunmuş olduğu, yakın tarihin gündeme gelinmesini istemediği gerçeklerinden biridir.
Beni mandacılıkla itham eden güruha soruyorum, “Kurtuluş savaşıyla kurtulduysak, ben neden kurtulamamışım, neden özgür değilim, neden kendimi işgal altında gibi hissediyor ve inancımı yaşayabilmek için bir mücadele içindeyim? Babamın dedesi, torunu olan ben bu topraklarda parya muamelesi görsün diye mi şehid olmuş? Veya biraz beyin jimnastiği yapalım. İngilizler ya da Fransızlar başarılı olup bu topraklara hakim olsaydılar Ahkam-ı Şerriye’yi kaldırır, hilafeti ilga eder, Sultan ve ailesini sürer, harflerimizi değiştirir, kıyafetimizi değiştirir, ibadetlerimizi yasaklar ve ahlaki yozlaşmaya önayak olurlar mıydı? Herkesten evet cevabı gelir gibi düşünüyorum. O halde demezler mi adama biz neyden kurtulduk? diye. Yapılanları görünce Yunanlıdan ya da İngilizden farkınız sadece isimleriniz demezler mi adama?
Hatta bazılarımız şöyle de cevap verebilir. “Hayır, İngiliz ya da Fransızlar kıyafetimize karışmaz, Şeriat’ı ilga etmez, harflerimize de ilişmez ve hatta Hilafeti de kaldırmazdı.” Nedeni ise sömürmek istedikleri o toplumun, değerleri ile barışık bir hava estirirmek isterlerdi emellerine tam manasıyla ulaşabilmek için. Onların ne giydikleri onları ilgilendiriyor ne de harfleri. Onların derdi o bölgede söz sahibi olabilmek, ülkenin dışişlerinde sözlerinden çıkmayan bir sultan, kral, başbakan, halife ya da önder herşey için yeterlidir. Çünkü sömürgelerini daha fazla sürdürebilmeleri için halkın kutsallarına ilişmemeleri birinci faktördür. Bunu uzun yıllar sömürge altında yaşamış Pakistan , Hindistan ya da Afrika toplumlarının bazılarında görebiliriz. Hiçbir şekilde kıyafetlerine ya da dini ritüellerine dokunulmamış ancak farkında olmadan fakir bırakılmışlardır.
Yani kısaca bu şu demek oluyor ki; açık sömürgelerde konumunuz bellidir. Ona göre muamele görürsünüz ama Türkiye gibi örtük sömürgelerde size sahte konumlar verip esirken bile alabileceğiniz haklarınızı elinizden alırlar. Bunun için örtük sömürü açık sömürüden bile kötüdür. Bunu kast ettim. Yoksa zaten hedefimiz tam bağımsız bir Türkiye, İsrail’e, ABD’ye, İngiltere’ye ve Avrupa’ya karşı ayakları üzerinde İslam alemiyle birlik olan bir yönetim. Hatırlayın ABD, İsrail ve İngiltere’nin en büyük müttefiki kim? Ben miyim yoksa bu ülkenin en büyük Atatürkçü kurumu olan TSK mı?
Eşinizin ve çocuklarınızın bu olaylar sonrasında tepkileri nasıl oldu? Bir anne ve eş olarak evde yaşadıklarınız, Bir dava arkadaşı olarak bünyesinde bulunduğunuz STK larda yaşadıklarınız, karşınıza nasıl bir tablo çıkardı?
Nuray Canan Bezirgan: Yaşadığım bu süreçte eşim ve on yaşındaki oğlum bana destek oldular. Ciddi anlamda medya baskısıyla karşılaştım. Bunun yanısıra bana fikirlerimi özgürce ifade ettiğim için destek olan çok sayıda ve her kesimden çeşitli dünya görüşüne sahip insanlar, aydınlar oldu. Benim için doğru anlaşılmanın çok zor olduğu bir dönemdi. Zira sözlerimden yorumlar yapılıp yorumları benim söylediğim iddia ediliyordu. Benim samimiyetime inanan insanların varolduğunu bilmek bana güç verdi. Kanada Büyükelçisinin dahi olaya müdahil olup beni arayarak Kanada’ya geri dönmem konusunda veya her türlü hukuki konuda yardım için hazır olduğunu belirtmesine rağmen ben ne ülkeyi terk ettim, ne pişman oldum, ne de özür diledim.
Bizim bildiğimiz kadarı ile mahkeme kararlı uyarılara rağmen hala söz konusu yayınları arşivlerinde bulunduran samanyoluhaber grubunun internet sitelerinde bu haberler ‘ÖRTÜLÜ PROVOKASYON’ başlıkları ile okurlara sunulmakta… Siz bu konuda yayın sorumlusu yetkililerle görüştünüz mü?
Nuray Canan Bezirgan: Evet, bu olayın akabinde malum medyanın gündeme bu olayı oturtup dört bir koldan üzerime geldikleri zamanda bir de baktık ki Samanyolu Haber malum medyaya rahmet okuturcasına iftira ve yalan dolu haberlerle kamuoyunu yanıltmaya çalışıyor.
Kendilerini günlerce ve yüzlerce kez aradım. Ayrıca birçok vakıf ve dernek yetkilisi arkadaşlarında aradıkları hatta bizzat Üsküdardaki Samanyolu tesislerine gittikleri ancak binbir türlü bahaneyle ne haberi yapan şahsa ne de yetkili bir isme ulaşamadıklarını bana ilettiler. Adı sanı belli, bu haberi yapan ve servis edenlerden hiç kimse benimle görüşmedi. Yetkili kişiyim diye telefona çıkan kişilerse bana “Başörtülü biri olarak siz ne hakla Humeyni’yi sevdiğinizi söylersiniz” diye bağrındılar. Sanki Humeyni’yi sevmek suç ya da sevmemek İslam’ın emri. Halbuki ehli kıble kardeştir ve ehli Sünnet itikadına göre Şiiler Müslümandır ve Allah’ın emridir Müslümanın Müslümanı sevmesi.
Ben de bunun bedeli “Fadime Şahin olarak nitelendirilmek mi?” dediğimde, “Bütün başörtülüler Atatürk’ü seviyor, siz çıkıp da onları temsil edemezsiniz, sevmiyorum deyip de ortalığı karıştıramazsınız” tarzı basit, içi boş, hakikati yansıtmayan söylemler kullanıp telefonlar yüzüme kapatıldı. Bu haberin ardından bana cevap hakkı vereceklerine dair görüşmeyi de saptırarak ve yalanlarla süsleyerek verdiler. Ki ben o gün onlarla, yaptıkları hatayı düzelteceklerini taahhüd ettikleri için görüşmeyi kabul ettim. Zira aynı gün Uğur Dündar ve Ali Kırca bana bizzat ulaşarak canlı yayına katılmam için ricada bulunmuşlardı ama ben Samanyolunu kabul etmiştim. Ancak onlar Peygamber Efendimizden bahsederken “Birisi” ifadesini kullandığımı söyleyerek benim aslında Müslüman olmadığım izlenimini vermek istediler haberlerinde.”Önder Sav gibi gülerek, birisiyle (yani Mustafa Kemal ile) alay etmedim” sözümü “Peygamber Efendimizi anarken birisi ifadesini kullandı” şeklinde haber yapıp vermişlerdi. Orada ki virgülü görmezden gelerek benim imanımı hedeflerine almışlardı. Halbuki biraz edebiyat okuyan kişi “oku oku da baban gibi, cahil olma” örneğini bilir. Aslında onlarda biliyorlardı ne anlatmak istediğimi ancak bilerek kamuoyunu yanıltmak ve mücadeleme kara çalmaktı amaçları.
Olay tam kapanmış ve üzerinden bir ay geçmişti ki bir bayan aradı. Kendisinin Hürriyet gazetesinden muhabir Fatma olduğunu söyledi. “Sizin CHP’li Kadıköy Belediyesinden burs aldığınız iddiası var, ne diyorsunuz” diye sordu? Ben de ”Hakkımda yapılacak bütün yalan haberler için mahkemeye gideceğimi ve ispatlayamayacağınız iddialarda bulunamazsınız” dedim. Ertesi gün meğerse bu Hürriyetten diyerek arayan muhabir Fatma Samanyolunun Fadimesiymiş. Çünkü bu yalan haber samanyoluhaber sitesinde Kevser Çakır’a yaftalanarak “Humeyni Polemikçisinin Bursu Chp’den” şeklinde verildi. Olayı haber alan Kevser’in ailesi durumu açığa çıkarttı ve Samanyolu yaptığı hatadan özür dahi dilemeden haberi siteden kaldırdı. Ancak haber internette hem de İslami dediğimiz site ve forumlarda yayılmıştı bile. Demek ki bu somut olay da çamur at izi kalsın felsefesinin sadece kartel medyası için geçerli olmadığının delili oldu. Sahip oldukları cemaat gücünün arkasına sığınarak zulum yapıyorlardı. Atılan bu çamurları şahsımızdan ve kamuoyundan özür dileyerek düzeltmedikleri sürece onların maskeleri de bir bir düşürülecek tabii.
Ayrıca bu konuyla ilgili gerekli cevabı geçen hafta ki "Samanyolu nun viral paranoya ateşi" başlıklı yazımla köşemden verdim.
Peki ilk izlenim olarak nasıl bir reaksiyon aldığınızı düşünüyorsunuz?
Nuray Canan Bezirgan : En son bir yakınımız, hakkımızda çok çirkin bir yazı kaleme alan STV spikerlerinden Abdullah Abdulkadiroğlu Bey’e ulaşabildi ve ben de bu diyaloğu paralelden dinledim. Abdullah Bey bana yaftalanan Fadime Şahin yakıştırmasını hakettigimi çünkü beni 1998 lerden tanıdığını, kendisinin de o dönemde Cerrahpaşa’da muhabirlik yaptığını ve o zamanlar eylemleri organize edenlerden biri olduğum için provokatör olduğumu ağıza alınmayacak hakaretler ederek dile getirdi. Gözaltında kaybettiğim çocuğumun da eyleme gittiğim için katili olduğumu hakaretlerinin arasında dile getirdi. Bu seviyesizlikte yavuz hırsız ahlakıyla olaylara yaklaşan ve mahalle ağzı kullanan insanlarla nasıl diyolog kuracaksınız. Bu haberlerin birinin altına kabul edilip yayınlanan bir yorum şuydu. “Bu kadın tam sır kapısına konu olacak gibi. Provokatörlük yaparken Allah cezasını vermiş çocuğunu almış.”
Evet, altın nesil yetiştirdik dedikleri nesil olaylara bu çerçeveden bakıyordu ne yazık ki.
Ben açık yüreklilikle söylemeliyim ki, bu ve türevleri cemaatlerle benim İslam anlayışım arasında dağlar kadar fark var. Ancak benim gibi inanmıyor, düşünmüyor, yaşamıyor, yaşam felsefesi beninkinin tam zıttı diye onlara karşı ahlaklı, adaletli, seviyeli olmam benim Müslüman kimliğimin gereğidir. Rabbimiz bizlere karşımızdakilere olan kinimizin bizi adaletsizliğe sevk etmemesi konusunda ve iffetli bir insana iftira atmanın karşılığının ebedi âlemde ne olacağı konusunda net bir dille uyarır.
selamhaber