Değerli okurlarım, Arifan dergimizin bu sayısında siz saygıdeğer kardeşlerimi hürmet ve muhabbetle selamlayarak satırlarıma başlamak istiyorum. Doğrusunu isterseniz size karşı vazifesini yapmamışlık duygusunu doğurmayacağını bilsem, bu sayıdaki yazımı sadece merhum Mehmet Akif’in Çanakkale destanı şiirini kendi satırlarıma koyup bununla iktifa etmek isterdim. Ama ben her ne kadar buraya koymamış olsam bile sizler Çanakkale destanını çoluk çocuk okumayı ihmal etmeyin. Zira milli şairimiz ve kıymetli bir kalem erbabımız merhum Mehmet Akif’in dizeleri kadar, Çanakkale’yi mükemmel bir şekilde bize anlatan bir şiire ben henüz rastlamadım. Sadece bu şiiri bile, merhum Akif’in ecdadına hizmet babında iki dünyada yüzünü ak etmeye yeter zannederim. Çanakkale şehidlerimizin ve gâzilerimizin, Merhum Mehmet Akif’in ve tüm şehidlerimizin mekânı cennet olsun.
Nasıl gitmişlerdi?..
Bilmiyorum, Çanakkale şehitliğimizi ziyarete henüz gitmemiş olanınız var mıdır? Eğer cevabınız evet ise sizden ısrarla istirhamım, en kısa sürede mutlaka o mübarek ecdâdı ziyaret etmeyi planlayınız. Hem de kesinlikle ailece olsun. Çoğunluğu 17-18 inde, bazılarının tüfek kadar boyu bile yokken gelip sessizce toprağa devrilmiş, mübarek anacığının cepheye yol ederken son sözleri: “Aman yavrum gün bugündür, dinin için, vatanın için, anan için, bacın için dayıların, emmilerin, dedelerin gibi canını ortaya koyma günüdür. Eğer bu mukaddes vazifeden kaçarsan analık hakkım haram olsun” diyerek, o güne kadar köyünden bile hiç çıkmamış, oyun çağında yeni gençlerin sessizce yattığı Çanakkale’ye yolunuz düşerse “işte geldik efendim” deyin. “Müsaade ederseniz ellerinizi öpmeye, huzurunuzda rûhunuzu şâd etmek için Kuran’lar okumaya, dualar etmeye geldik.” deyiniz.
Çanakkale bizim için var olma-yok olma imtihanıydı…. Birkaç yıl önce Balkanlarda ağır yaralar almış Osmanlı, zaten yıllardır doğuda Ruslarla savaşmaktan yorgun düşmüş, Ortadoğu ve Hicaz da İngilizlerin kışkırtmasıyla fitnenin fitili çoktan ateşlenmişti. Ve Çanakkale’ye o günün süper güçleri İngiltere, Rusya, Fransa güçlerini birleştirerek gelmişlerdi. Balkanlarda küçücük ülkelere yenilmiş Osmanlı ordusu, bu üçlü çeteye hiç dayanamaz kanaati ortalığa hâkimdi. Ama asıl hâkimler hâkimini unutmuşlardı.
Analar son evlatlarını da cepheye yollarken, başlarına kına yakmaları bile fedakârlığın zirve noktasıydı. Düşünebiliyor musunuz son can yongasını, senin ve benim bugünlerim için “canım vatanım, al senin olsun” diyebilen ana yürekler ne haldedir? Yüzbinlerce anaların yüreği can yeridir o günlerde. Köydeki –afedersiniz- iki öküzünün birini satıp oğluna yollayan ve o öküzün boşalttığı yere kendini koşan bu aziz millet, âdeta canını dişine takmış “bu vatan bizimdir” diyorlardı.
Batının tarihsel karakteridir güzel şeyleri yazmak-çizmek, ama hep kirli işleri kendisi mübah görmek, kin ve nefretle önyargılı hareket etmek, taa uzaklardan gelip başkalarının ülkesini işgal etmek, sömürmek ve insanlıktan hiç özür dilememek. Anzakları İngilizler, Afrikalıları Fransız’lar Çanakkale’ye getirdiler, yüzbinlerce askerleri öldü. Ne gariptir her yıl Nisan ayında şafak âyini dedikleri törenler için hâlâ gelirler. Kimse demez ki; siz hâlâ şafak ayini mi planlıyorsunuz ki bunu yapıyorsunuz. Ölülerinizi ziyaret edin ve gidin. Değil mi?
Hem sahi sizin ne işiniz vardı, taa Yeni Zelanda’dan, Avustralya’dan gelip benim ülkemi kana buladınız. Hadi diğerlerinin kuyruk acısını anlayabiliriz belki ama, biz size ne yapmıştık ki? Tarihte sizinle hiç savaşmadık ve o günden beri hiç özür dilemediniz.
Yaralı düşman askerini sırtında taşıyan Mehmetçiğin ahlâkı İslâm ahlâkıdır….
Bir Fransız subay anlatıyor: “Savaşın en kızıştığı günlerdi, bir baktık ki, bir Türk askeri kucağında bizim askerlerden birini taşıyor. Ateş etmeyin diye talimat verdim ve bizim siperlerin yakınına kadar geldi, sırtındaki bizim askeri indirdi. Tercüman vasıtasıyla sorduk ‘Niçin az önce öldürmeye çalıştığın bu düşman askerini kurtarmak istedin.’ Türk askeri dedi ki: ‘Bu sizin asker yaralanınca yanına gittiğimde ağlıyordu. Boynundan bir resimlik çıkardı kapağını açtı ve bana gösterdi. Yaşlı bir kadın resmi vardı, anladım ki annesinin resmidir. İşte o an düşündüm bunun bir anası var ve yolunu bekliyor oysa benim bir annem bile yok ne bekleyenim var ne de bir kimsem var. Bari bu yaşasın dedim ve onu size getirdim.’ dedi. Bir de baktık ki o Türk’te yaralı idi. Ve karnındaki yarasına toprak basmıştı. İşte o an Türk milletinin bu yüksek ahlakı karşısında mahcub olmuştum” diyor.
Aziz dostlar bu duygu ve düşüncelerle hepinizi Rabbime emanet ederken tüm şehid ve gazilerimize rahmetler ve şifalar dilerim. Madem bu ay Çanakkale destanının ayıdır, bu ay konuyla ilgili mutlaka kitaplar okuyalım. Hadi size benden bir kardeşlik daha, birkaç eser ismi vereyim.
* Şu Boğaz Harbi: Ekrem Şama
* Bir Destandır Çanakkale: Vehbi Vakkasoğlu
* Çanakkale Mahşeri: Mehmet Niyazi Özdemir
Ömer DÖNGELOĞLU
