Bunun sonucu olarak insan asıl amacından uzaklaşır ve manevi değerlerini yitirir. Yaptığı iyilik veya kötülüğün çetelesini tutmaz olur. 'Ahiret kaygısı' yok olmuştur çünkü.
Başlarda hedonizm, özgür yaşam gibi kavramlar cazip ve sürükleyici iken zamanla 'boşluk', varlığını şedid düşünce sancılarıyla gösterir ve çöküntü başlar. Her ne kadar benim kalbim temiz, daha yaşım genç, bir de namaz kılsam cennetliğim, gibi çöküntüyü kabul edilebilir seviyeye getirmeye yönelik çabalar devreye girse de bunun pek bir faydası olmaz. Ta ki fert artık boşluğun varlığını kabullenir ve onu en güzel ne ile doldurabileceğini araştırmaya başlar; işte o zaman boşluk sancıları, yerini tatlı bir huzura bırakıverir.
İşte burada mana iklimini 'tatlı bir huzur' ile kuşatan sadece okunmak değil anlaşılmak ve yaşanmak için bize gönderilen hayat kitabımız Kur'an-ı Kerim’den bahsetmek istiyorum. Kökenimin ilahiyat, mesleğimin de Kur'an Kursu Hocalığı olması hasebiyle günümüzde Müslümanların içine düştüğü başıboşluk ve çöküntünün Kur'andan uzaklaşmaktan kaynaklandığını düşünüyorum.
Etrafımıza şöyle bir baktığımızda aslında Kur'an'a saygıda kusur etmeyen, her vesile ile Kur'an okumaları, mevlidler gibi dini ritüeller düzenleyen dindar bir toplum görürüz. Fakat hal ve gidişata İslam’ın penceresinden bakarsak, dindar kavramının toplum olarak yeniden tarifini yapmak zorundayız. Zira İslam’ın dindarlık anlayışı cuma ve bayram namazlarını kaçırmamak, zaman bana uymuyorsa ben ona uyarım, deyip tavizler vermek, Kur'anı anlayıp yaşamak yerine onu tozlu ve yüksek raflara hapsetmek, dünyayı ebedi yurt sanıp hırsla bağlanmak, dini konularda pasif ve korkak olmak değildir.
İslam’ın öngördüğü dindarlık, toplum ve fertle bir bütündür. Kur'an sadece dini törenlerde değil hayatın her alanında söz sahibidir. Bir insan doğumunda kulağına okunan ezandan ölümünde minareden verilen salaya kadar hayatının her safhasında 'Kur'an' ile iç içedir ve de öyle olmalıdır. Bunun mümkün olduğunu bize göstermek için de Rabbimiz bizim gibi bir beşer olan 'yürüyen Kur'an' sıfatına haiz bir peygamber göndermiştir. Onun hayatı Kur'anın ete kemiğe bürünmüş halidir. Rabbimiz bize, O bir melek biz onun gibi olamayız, demeyelim diye peygamber olarak bir beşer gönderdiği halde hala onun gibi olamayız demek nefsimizin kolaycılığında başka bir şey değildir. (Bu konuyla alakalı Mustafa İslamoğlu'nun Üç Muhammed adlı eserini şiddetle tavsiye ederim.)
Eğer Allahu Teâlâ sadece günlük ibadetlerimizi yapıp kendi yağımızda kavrulmamızı isteseydi Peygamberine böyle yaşamayı öğütlerdi. Ama öyle olmadı. Kutlu Nebi (s.a.v.) nübüvvetinin her dakikasını, her gününü hem ibadette, hem ilimde, hem sosyalleşme ve siyasette bir adım daha önde olmak için bir adım daha ilerlemek için harcamıştır. Mekke'de münzevi bir surette suya sabuna dokunmayan bir hayatı elinin tersiyle itmiş, Medine'de de bir İslam devletini şaha kaldırmıştır. Bütün bunları yaparken de elbette maksadı ümmetine örnek olsun diye Kur'anı yaşamaktı. Sahabe de onu en güzel şekilde örnek almıştır öyle ki "Sahabeden hiç kimse, Kur'an'dan 10 ayet ezberleyince, onların manalarını iyice anlamadan ve anladıklarını hayatında uygulamadan diğerlerine geçmemiştir." (el-İtkan)
İslam tarihimiz böyle iken günümüzde dindarlık olarak algılanan şekil ve kavramların içi ne kadar da boşalıyor değil mi?
O halde ne yapmalıyız dersek öncelikle değişmeye ve de değiştirmeye kendimizden başlamalıyız. Kendisini düzeltmeyen insan başkasını düzeltemez. Kendi sorumluluklarımızı tam olarak yapmazsak başkalarını yapmadığı işler için eleştiremeyiz. O yüzden önce Kur'an aynasında dönüp kendimize bakmalıyız ki Kur'an bize turnusol kâğıdı vazifesi yapsın. Kendimizle olan derdimizi çözdükten sonrası her zaman daha kolaydır. Çünkü insanın en büyük düşmanı kendisidir.
Yapılabilecekler arasında şunları sayabiliriz:
*Okuma denilen Kur'an toplantılarında etkin olup halkın meal ve tefsire ağırlık vermesini sağlamak,
*İslam’la uzaktan yakından alakası olmamasına karşın dini bir hava estirilerek nesilden nesile aktarılan hurafelere ket vurmak,
*Abartılı, gerçek dışı peygamber ve evliya menkıbeleri ile halkın gözünde İslam’ı zorlaştıran biz kimiz ki İslam’ı yaşayalım dedirten aklı evvellere fırsat vermemek,
*Kur'an kurslarında Mustafa İslamoğlu'nun tabiriyle tecvid eksenli değil tertil eksenli Kur'an öğretimine geçmek,
*Kur'anın korkutan kaçıran, yakan bir kitap değil; müjdeleyen, sevdiren, Rabbe yaklaştıran bir kitap olduğunu her şekilde ifade etmek
*Boşluğa düşmüş gençliğimizi damla damla büyüyen topluluklar halinde bilinçlendirmek,
*Kur'anı anlamadan ve yaşamadan sadece okumanın Rabbimizin asıl muradı olmadığını insanlara anlatmak...
Naçizane tavsiyelerim bunlardır. Çoğunu kendi imkanlarım dahilinde uygulamaya çalıştım. Bir ben ile ne olur demeden hepinizi bilhassa ilahiyat eğitimi almış meslektaşlarımı bu ulvi çalışmaya davet ediyorum. Huzurla kalın.
alıntı
İnançla geril ve saygı duy..
kalmasın el uzatmadığın ve alaka duymadığın
mahzun bir gönül... "
M.F.G
BİR HİCRET YALNIZLIĞA BÜRÜNÜR...