Düşünün doğmadan evvel babanızı, 6 yaşına kavuştuktan 4-5 ay sonra annenizi kaybetmiş olsanız, bir ömür nasıl hissederdiniz kendinizi?
Ayrıca neredeyse bütün çocuklarınızı mezara siz koysanız; en sevdiğiniz hayat arkadaşınızı, ona en çok ihtiyacınız olduğu anda kaybetseniz ve toprağını siz örtseniz…
Sizi en çok sevip koruyan amcanız, şehâdet cümleleriyle ölememiş olsa, nasıl bir mâtemin içine gömülürdünüz?
En yakın arkadaşınız, bir trafik kazasında yanınızda ölse Efendimizin Musab’ın şehâdetine sabrettiği gibi sabredebilir misiniz?
Ya da amcanızın ciğerini dişleyen bir insana, “Bugün sana af var.”diyebilir miydiniz merhametle?
Dahası bunların hepsini birden yaşadığınızı düşünün!..
Bizim için bu imtihanlardan sadece biri bile neredeyse bir kâbus hâlini alıyor. Hâlbuki Efendimiz tebessümünü yitirmeden, sadece gözünden dökülen yaşlarla Rabbine bir yol yaparak karşılardı.
Bu hâlde, “Habibim” iltifâtı ne kadar da yakışıyor değil mi ALLAH’ın Rasûlüne! Evinize her gün misafir gelse, adım adım izlenseniz her ân, ne kadar rahat olabilirdiniz ki!.. Ama O, hiç rahatsız olmadı kendisini bir gölge sadâkatiyle izleyen ashabından, hiç rahatsız olmadı mübârek varlığıyla, her ân birlikte olmak isteyen dostlarından! Bir gün de “Dinleneyim!..” demedi.
Fedâ etti her ânını, en güzel ve lâtif şekilde yaşanmış bir hayatı hediye etti biz ümmetine!.
Ve bugün birtakım gâfiller, bu fedakârlığı göz ardı edip -hâşâ-:
“-O bir postacıydı, sıradan bir insandı; yaşadıkları bizi bağlamaz!..” diyebiliyorlar